“Gönül gel seninle muhabbet edelim”

Posted On 27 / Nisan / 2006

Filed under Güncel

Comments Dropped 3 responses

tahta kuslar kabristani

Foto: Tahtakuşlar kabristanında su testileri

Büyük sanatçıların değeri ancak öldükten sonra anlaşılır derler. Onca seveni olmasına rağmen Ali Ekber Çiçek Kartal’da sigorta hastanesinde ölmüş. Böyle mi olmalıydı? Artık onun için ne kadar tören yapılsa boş. Onun değerini hayattayken eller kadar bilemedikten, yapıtlarını popüler kültüre meze yapıp, har vurup harman savurduktan sonra.

“İster yağmur yağsın isterse dolu/Nidem ben ummana daldıktan sonra.”

Haydar Haydar Amerikan müzik akademilerinde inceleme konusu yapılmış. Hangimiz farkındaydık? Kaç kişi şu bizim halk müziğinde ne var bir de ben bakayım deyip başını başka ülkelerin halk müziklerinden kaldırabildi?

Müziğinde babasız çocukluğunun acısını duyarsınız. Her tezene vuruşu sanki bağrınıza batar.

“Ölsem de derdime derman istemem/Ok vurup sinemi deldikten sonra”

O artık zor rastlanan Anadolu çınarlarındandı. Adam gibi adamdı. Halden bilmeyene halin bildirme diyen bir dervişti. Yalan dolan ile sofuluk olmaz diye vurdu sazının tellerine ve her zaman doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. ‘Ayna ayna söyle bana benden iyisi var mı dünyada,’ diyenlerle dolu bu dünyada o alçakgönüllülüğün adamıydı.

Hazırcılığa, cep doldurmacılığa karşıydı. Tilkiler dünyasında bir aslandı.

Turnalara tutundu, kırklara karıştı gitti. Edremit körfezine bakan Türkmen köyü Tahta Kuşlar’da toprağa veriliyor bugün. Yattığı yerler onu incitmesin… Ağlama gözlerim Mevla kerimdir…

Ersin Kalkan’ın Ali Ekber Çiçek röportajı için tıklayınız.

Çernobil’i anımsıyor musunuz?

Posted On 24 / Nisan / 2006

Filed under Güncel

Comments Dropped leave a response

chernobil cocuklari

 

Turistik Sinop Radyoaktif Sinop’a karşı!

Rüzgar kuzeyden mi esiyor, bulutlar nereden gelip nereye yağış bırakıyor, herkes dikkat kesilmişti. Bahar yağmurlarına yakalanmamaya çalışıyorduk. Oysa aynı günlerde kaza Rus halkından bir kaç gün gizlendiği için Kievliler sokakta rahatça dolaşıyordu. Patlamadan sonra günlerce Çernobil’deki sızıntıyı durduramadılar. Birçoğumuz o günlerde çocuk sahibi olmaktan vazgeçmiş, ya da planlarımızı birkaç yıl ertelemiştik.
Şimdi aradan 20 yıl geçti. Kazanın dehşeti unutuldu elbette ama hiç olmazsa çıkarılan dersler unutulmamış olsaydı!

Çernobil nükleer santrali 26 Nisan 1986’da patladı. Radyoaktif maddeler Türkiye’nin Karadeniz kıyılarına kadar geldi. Şimdi BM rakamları bölgedeki kanser oranlarında çok yüksek artış olduğunu söylüyor. Oysa, 20 yıl önceki halefi nükleer bulaşığı olabilecek çayları kameralar karşısında içer gibi yapan Cahit Aral gibi bugünün Enerji Bakanı Hilmi Güler de bir Karadenizli olmasına karşın Karadeniz’i yeni bir nükleer tehditle yüz yüze getirmeyi iş biliyor. Anlaşılan çok gözü kara insanlar bunlar ve ikisinin adı da unutulmayacak elbet.

Enerji bakanlarımızın dünyanın enerji sorununu çözmek için hiçbir zaman tehlikesiz biçimde kullanılmamış olan nükleer enerjiden başka bir enerji türü bulamadıklarına inanmıyorum. Onlar da hepimiz gibi çağdaş, temiz ve yenilenebilir enerji türleri olduğunu biliyorlardır mutlaka. Alaçatı’yı, Bozcaada’yı görmüşlerdir herhalde. Hollanda’nın ünlü rüzgar enerjisi kaynaklarını biliyorlardır. Peki, nedir bu nükleerdeki ısrar? Nedir bu üstü örtülü reklam kampanyaları, halkla ilişkiler çalışmaları?

Dünyamız insanlarla var oluyor. İnsanlar yok olduktan sonra cansız varlıkların dünyada kalmasının ne anlamı olabilir ki? Biz çocuklu vatandaşlar ülkenin geleceğini daha mı çok düşünüyoruz nedir?

Çernobil’de kazadan sonra insanların ne hale geldiğini gösteren fotoğraf sergileri İstanbul, Ankara ve Sinop’ta açıldı. Sinop’luların kampanyalarına destek verelim.

Erguvan faslı

Posted On 20 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, İstanbul

Comments Dropped 2 responses

erguvanlar acar acmaz

 Başka yerleri bilmem ama İstanbul’da erguvan faslı başladı.

Ne zamandır gitmedim erguvan zamanı da geldi bir seyire çıkayım dedim Hisar’da. Bir de ne göreyim Ali Baba olmuş size Erguvan. Anılarımı canlandırayım derken şu olana bakın. Sevineyim mi böyle güzel bir ad aldığına, üzüleyim mi bilmem kaçıncı kere isim değiştirdiğine, bilemedim.

Oturduk menemenimizi söyledik. Karşımızda Küçüksu, Vaniköy, Kandilli tarafları pembe pembe bakıyordu. Aşiyan’da yürüdük. Çiçek yağmurunda yıkanmış sokaklardan geçtik. Tepemize pembe-mor yağmurlar yağdı. Pıt pıt düşen pembe dolu taneleri yakamızdan içeri girdi, saçlarımıza döküldü. Erguvan baharı… Ve erguvan bahar olduğu kadar da anılardır.

Eflatun esintiler içinde titredi incecik
Aynı içten kokuyla iki ayrı erguvan
Birisi bir küçük evin içe dönük bahçesinde
Süsledi sevgisini iki pembe avucun
Öbürü bir mezar başında öksüz
döktü rengini sessizce

~ Şükrü Erbaş

erguvanin govdesiBu ikinci erguvan kuşkusuz defalarca gittiğimiz yerini, bu kez koca mezarlığın içinde bulamadığımız pembe taşlı Kitabe-i Seng-i Mezar’ın başındadır. Pembe taşı morlara bulamaktadır. Ah Orhan Veli! Can Yücel’in dediği üzere: “Mosmor olmuş gül yazısı bedenin/düşmüş sanki erguvanlar içinde.” Velhasıl erguvan hüzünlü ağaçtır.

Foto: Gövdeden çıkan erguvan çiçekleri

***

Çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim Çatalca üstü masa gibi düz ve kenarları dik bir tepenin dibindedir. Çok sayıda erguvan ağacının yer aldığı bu dik yamaç baharda dev bir pembe-mor duvara dönüşürdü. Bilmem çocuk olduğumdan mı, yoksa sık ve dik olduğundan mı o koruya hep uzaktan, evimizin terasından bakardım. Terasın ucundaki çatıya yuva yapan leylek ailesi ya henüz gelmiş ya da gelmek üzere olurdu. Çatalca’nın erguvanlarını ne zamandır görmedim ama İstanbul erguvanları bu bahar da gönüllerince açtılar, kara dallardan, gövdelerden fışkırarak. Üstelik birkaç yıl önce birçok yeni bölgeye de erguvanlar dikildi de gözümüz gönlümüz daha çok şenlenir oldu.

***

 

 

Klimt

Posted On 19 / Nisan / 2006

Filed under Sanat

Comments Dropped leave a response

Klimt’te Malkovich cok basarili

Foto: Filmden altın yağmuru sahnesi

Klimt’in kadınlara adanmış yaşamını ele alan çok yeni bir film bu. Yönetmen Raoul Ruiz, Klimt’i adeta iki farklı kişilik taşıyan bir karakter olarak çizmiş. Annesi, ablası ve çocuklarının anneleriyle ilişkilerinde ressamın haşin yüzünü görürüz. Onlara sert davranır, söylediklerine kulak asmaz. Çünkü bunlar avucunun içinde rahatlıkla tutabildiği kadınlardır. Bunlara yakın dostu Emilie Flöge’yi de eklemek gerekir. Flöge de onun için bir tür anne gibi yaşamını kolaylaştıracak düzenlemeleri yapmakta, hatta sevgilisinin kim olacağına bile karar vermektedir. Oysa resmettiği kadınlar onun için kutsaldır. Klimt bir avcı gibi onların peşinden gider. Hem de ne pahasına olursa olsun.

Dünya prömiyerini 3 martta yapmasının ardından bu taze film İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi. Belki Malkovich faktörünün de etkisiyle öyle yoğun ilgi gördü ki bütün gösterimlerde bilet çok önceden tükenmişti. Bir ressamın biyografisini ele aldığı için filmi görmeden önce bu ilgiye hayret etmekle birlikte çıkışta insan ilginin nedenini gayet güzel anlamış oluyor. Bu gerçekten başarılı film Klimt’in dünyasını alegorilerle anlatıyor. John Malkovich Klimt’te, Nikolai Kinski Egon Schiele’de çok iyi oyunculuklar sergiliyorlar. O kadar başarılılar ki daha önce gördüğümüz bir Klimt fotoğrafının gerçek mi yoksa filmden bir kare mi olduğunu bile tartıştık filmden çıkışta.

Gustav Klimt’in resimleri de yaşamı gibi kadınlara adanmıştı. Zamanının ilerisinde bir ressam olarak Paris’te kabul görmekle birlikte kendi kenti her zaman Viyana’da yerden yere vuruldu. Hem de Paris’te altın madalya aldığı yapıtı yüzünden. Zaten filmde ana tema olarak bu yapıtla birlikte bir üçleme oluşturan alegorik tablolarla ilgili skandal ele alınır. Bu tablolar Viyana’da bir bakanlık tarafından ısmarlanmıştı. Paris’te büyük başarı kazanmış olmalarına rağmen Viyanalı eleştirmenlerin de içinde yer aldığı bir komplo sonucu Klimt sağdan soldan para toplayıp tablolarını geri çekmek zorunda kalır.

Ruiz’in filmi Klimt’in öldüğü 1918 yılında başlıyor. Egon Schiele son anlarını yaşayan dostu ve hocası Klimt’i hastanede ziyaret etmektedir. Klimt hayalinde kendini 1900 yılında Felsefe adlı yapıtıyla altın madalya aldığı Paris dünya sergisinde görmektedir. Film ana izlek olarak burada tanıştığı Melies, aşık olduğu fakat hiçbir zaman ele geçirebildiğinden emin olamadığı gizemli Fransız dansçı ve oyuncu kadın ve onu her yerde gölge gibi izleyen, baskıcı babayı simgeleyen bakan bey çevresinde döner. Klimt sanatın ve sanatçının özgürlüğünün bayraktarlığını yapar her zaman.

Film bütün bunları inanılmaz başarılı bir giriş müziği, sanatçının yapıtlarından örneklerle bezenmiş, herbiri adeta bir art-nouveau tablosu olan sahneler ve alegoriler eşliğinde anlatıyor. Öylesine şiirsel anlatıyor ki filmden adeta büyülenerek çıkıyorsunuz. Bunda elbette yönetmenin başarısı yanında konunun görselliğinin de büyük payı var. Mutlaka görün derim.

Köy Enstitüleri (3.bölüm)

Posted On 16 / Nisan / 2006

Filed under Uncategorized

Comments Dropped leave a response

2001’de kurulan Yeni Kuşak Köy Enstitülüleri Derneği’nin kuruluş bildirisi:

Nedir köy enstitüsü aydınlanması ?

  • bize özgü,türk insanının, eğitimcilerinin yaratıcılığının bir ürünüdür.yetiştirdiği öğretmen niteliği hala aşılamamıştır.
  • bu kurumlar, anadolu insanın bağnazlıktan kurtarıldığında nasıl yaratıcı ve üretici yurttaşlar olabileceğinin kanıtıdır.
  • köy enstitülerinde iş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim anlayışı egemendi.bu anlayış doğaya duyarlı, insana duyarlı, yaşamla bütünleşen, ders kitaplarını ezberleyen anlayıştan uzak, yaşamın içinden kaynaklanan bir eğitim anlayışının tanımıdır.
  • köy enstitülerinde verilen eğitim sonunda yaşamı değiştiren, dönüştüren ,bunu yaparken de kendisi de değişen, insanca değerlerle bezenen, insanca bir dünya yaratmaya kurgulayan yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlamıştır ve bunu da başarmıştır.
  • köy enstitüleri, türk insanının eğitim yoluyla kulluktan yurttaşlığa geçiş arayışlarının önemli bir kilometre taşıdır.
  • köy enstitüleri, ilkel tarımdan modern üretime yönelme arayışlarının, çağdaş demokrasiye geçebilmek için özgür yurttaşlar yaratma projesinin adı, yüzyılların karanlığında kalan anadolu köylüsüne insan olduğunun hatırlatılması, cumhuriyet yurttaşı yaratmanın projesiydi. ortaçağı yaşayan anadolu köylerinde uygarlık yaratmanın öyküsüydü.
  • tüm dünyada faşizm rüzgarlarının estiği 1940’lı yıllarda anadolu topraklarında iyiyi, güzeli, insana özgü zenginlikleri ortaya çıkarmanın adıydı köy enstitüleri
  • tüm eğitim süreçlerinde demokratik tartışma süreçlerinin yaşandığı, katılımcılığın yaşayarak yaşandığı, özümsendiği cumhuriyet okullarının adıydı köy enstitüleri.
  • köy enstitüsü eğitim modeli; yönetime katılma, sorgulama ve sorma bilincine, eleştirel düşünme yeteneğine sahip, dünyadaki gelişmeleri izleyip yorumlayabilen, sorunlar karşısında çözüm yolları arayışında hep aklı ve bilimi kullanan çağdaş insanları yetiştirme projesiydi.
  • köy enstitüleri dönemi aynı zamanda anadolu aydınlanmasının yaşandığı bir dönemin adıdır.klasiklerin türkçe’ye çevrildiği, ansiklopedilerin yayınlandığı, konservatuarın kurulduğu, özerk üniversite için adımların atıldığı bir dönemin adıdır.

Yıl 2001; türk eğitim sistemi 1940-1950 döneminde yetiştirdiği öğretmen-yurttaş çizgisini aşabilmiş mi? aklı-bilimi egemen kılan bir eğitim anlayışını başarıyla uygulayabilmiş miyiz? çocuklarımıza yaşam zenginliği veren sorgulama yeteneklerini geliştirmiş, neden-sonuç ilişkisi kurabilen bireyler şeklinde yetiştirebiliyor muyuz? tüm bu soruların yanıtlarının hayır oluşu yeni kuşak köy enstitülüleri derneğinin oluşumuna kaynaklık etmiştir.

Bizler köy enstitülerinin oğulları,kızları,torunları ve düşünsel yakınları bu amaçla köy enstitüleri dönemine ilişkin tüm zenginlikleri , birikimleri yeni yüzyıla taşıyacağız.köy enstitülerinin yetiştirdiği tüm aydın ve sanatçıların birikimlerini yeni anlayışlarla değerlendireceğiz.toplumuzda akıl ve bilimin egemen olması adına, daha demokratik bir toplum adına, bağnazlıktan arınmış bir toplum adına 1940’ların aydınlanmacı anlayışını bilim, teknoloji ve sanatla donatarak, yeni anlayışlarla zenginleştirerek toplumumuza sunacağız.köy enstitülerinin ürettiği ama gün ışığına çıkmamış tüm güzellikleri, tüm birikimleri halkımıza aktaracağız. ülkemizde eğitimle ilgili her tür ilerici, insana özgü arayışlarının merkezi olacağız.yoğun bir emekle, mimarlık projeleri yarışmalarıyla üretilen, öğrenciler tarafından inşa edilen köy enstitüleri mekanlarının eğitim merkezleri ve müzelerine dönüştürülmesi ve bu mekanların korunmaları adına çabalar göstereceğiz.bu aydınlanma projesinin oluşumuna katkı koyan tüm aydınlarımıza ve özellikle projenin yaratıcıları olan hasan ali yücel, ismail hakkı tonguç ve çalışma arkadaşlarına sahip çıkıyor ve de onları saygı ile anıyoruz.

Kaynak: http://www.yenikusakizmir.net/

Yarın 17 Nisan. Köy Enstitülüler, ileri yaşlarına rağmen hala gözleri pırıl pırıl aydınlık saçan bu insanlar hep birlikte yine tüm güçleriyle haykıracaklar:

“Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
milletin her kazancı milletin kesesine,”

Bizler köy enstitülülerin oğulları,kızları,torunları ve düşünsel yakınları ise onları gözyaşlarıyla izleyeceğiz, bu ülkenin kendi kuyusunu nasıl da kendi eliyle kazdığını, sonra nasıl bu kuyuya atlayıp intihar ettiğini düşünerek…

Sinop’a rüzgar santrali yapılsın!

Posted On 14 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, Güncel

Comments Dropped one response

cennet sinop cehennem mi olacak Burası Sinop’ta nükleer santralin yapılması planlanan İnceburun yakınlarından bir manzara: Hamsilos. Çam ormanlarıyla çevrili bu altın gibi değerli kıyıları nükleer maddelerle zehirleyecekler, ülkedeki ilaç fabrikalarının atıklarıyla bile başa çıkamazken üstelik… Çernobil’in Karadeniz bölgemizde yol açtığı ölümleri konuşurken tam da…

Kendileri yenilenebilir enerji kaynaklarına dönerken bize de söktükleri santralleri yutturmaya çalışan Avrupa’nın terk ettiği geri teknolojileri satın alarak…

Sinop’a bir kez olsun gitmiş, orada bir kez olsun yaz tatili geçirmiş herkesin benim gibi düşündüğünden eminim.

Sinop’a ille kurulacaksa neden rüzgar santrali kurulmuyor? Tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi bol rüzgarlı yerlere en yaraşanı temiz enerji değil midir?

Her aklı başında insanın İnceburun’a nükleer santral kurulmasına avazının çıktığı kadar haykırarak hayır demesi gerekir.

İki film, bir kitap:BÜLBÜLÜ SOĞUKKANLILIKLA ÖLDÜRMEK

Posted On 12 / Nisan / 2006

Filed under Edebiyat, Sanat

Comments Dropped one response

Harper Lee Bulbulu OldurmekNelle Harper Lee, Capote filminde Truman ’ın arkadaşı olarak karşımıza çıktı son günlerde. Ancak o benim için her şeyden önce Bülbülü Öldürmek romanının yazarı. Bu etkileyici romanı nedeniyle kalbimdeki yeri hep özel olacak.

Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin bülbülleri, yani masumları sırf farklı oldukları için incitmek, onlara zarar vermek ve suçsuzları cezalandırmak temalı romanı. Yazıldığı yıllarda yani 1960 öncesi ABD’de ırkçılık önemli bir sorun. Her ne kadar orijinal adın çevirisi bülbül olmasa da gayet içeriğe uygun bir çağrışımı var bülbülün. Sonra film oldu. Başrolde yani Attikus rolunde Gregory Peck oynadı. Radyoda Arkası Yarın’da (yoksa Çocuk Bahçesi’nde miydi?) ise küçük Scout’u –ki aynı zamanda olaylar onun ağzından anlatılır- o billur gibi sesiyle Işık Yenersu canlandırıdı. Unutulmazdı gerçekten. Bu arada kitap 1961 Pulitzer ödülünü, filmi ise 1962 Oscar ödülünü almıştı.

Konusu malum; cinayetle suçlanan bir zenci vardır. Avukatı yani Attikus onun suçlu olmadığını kanıtlamak için mahkemede ansızın bir bardak fırlatır. Zenci bardağı sol eliyle yakalar. Oysa cinayeti işleyen solak değildir.

Olay 1930’larda yani büyük ekonomik bunalım yıllarında ABD’nin güney eyaletlerinden birindeki küçük bir kasabada geçer. Yazar da benzeri bir kasabada bir avukatın kızı olarak büyümüştür zaten. Bu açıdan roman otobiyografik özellikler taşır.

Nelle Harper Lee ve Truman Capote aynı kasabada komşu çocukları olarak büyümüşler. Çocukluğu annesinden uzakta geçen Truman orada teyzelerinin yanında büyümüş. İkili yıllar sonra gazetecilik yaparken tekrar karşılaşmış ve birlikte çalışmaya başlamışlar. Truman filmde hem kendisine gerçekten yardımcı olan hem de işten anlayan tek kişinin Nelle olduğunu söyler ve Kansas’a cinayet haberi için araştırmaya yapmaya giderken onu da götürür. Nelle onun çocukluğunu bilen bir kişi olarak ruhunu da çok iyi anlamakta, küçük uyanıklıklarını rahatça yüzüne vurmaktadır.

Capote’nin ölümünden uzun yıllar sonra anısına yapılan bir toplantıya Nelle, Kansas’ta tanıştıkları çifti de getirir. Belli ki o gezinin sağladığı dostluklar yıllar sonra bile korunmaktadır.

Harper Lee’nin romanını yazdığı yıllarda geçen Brokeback Mountain da yine bir ayrımcılığı, bu kez ırk ayrımcılığı yerine cinsel ayrımcılığı, homofobiyi ele alıyor.

Mantık hatası

Brokeback Mountain hakkında yazılanlar beni rahatsız ediyor. Bu filmi eleştirmek için ‘erkeklerden biri yerine bir kadın olsaydı hiçbir anlamı olmazdı filmin’ deniyor. Hem de birçok yerde. Son olarak da kanalların birinde Hıncal Uluç’tan duydum. Böyle bir varsayım olabilir mi? O zaman Bülbülü Öldürmek’de de zenciyi beyaz yapalım, geriye bir şey kalmasın. Bu filmin konusu zaten eşcinseller üzerindeki toplumsal baskı değil mi? Çift eşcinsel olmasa varsayımı zaten en baştan bir safsatadan ibaret. Eşcinsellik bu filmin ana öğesidir. Çift eşcinsel olmasa yönetmenin bu filmi çekmesi için bir sebep kalmazdı. Dolayısıyla ana unsur olmasaydı film sıradan olurdu diyerek filmi kötülemiş değil istemeseniz de övmüş olursunuz.

Filmin bizde uyandırdığı duygu ona (burada eşcinselliğe) yüklediğimiz anlamdan kaynaklanır. Eşcinselliğe olumsuz anlam yüklüyorsanız filmin sizde olumsuz duygular uyandırması yani filmi beğenmemeniz doğaldır. Bu film 1962 yılında ABD’de eşcinsellerin hem duygusal hem de fiziksel anlamda linç edildiğini anlatan bir film bu. Dolayısıyla bir tezi var. Estetik açıdan eli yüzü düzgün bir iş. Öyleyse filmin herkesin diline dolandığı halde bunca kıyasıya eleştirilmesinin sebebi sizce nedir? Neden filmin bütününe ilişkin bir sonuca parçaya (filmdeki ana oyuncuların erkek oluşuna) bakarak karar verilsin? Böylesi asıl amacı gizlemez mi?

Bu filme önyargıyla yaklaşan herkesin Amerikan toplumunun 40 yıl önceki hoşgörüsüzlüğünden bugün geldiği noktaya bakarak kendine dersler çıkarması gerekir.

Prof. Dr. Mustafa İnan’dan alıntılar

Posted On 10 / Nisan / 2006

Filed under Uncategorized

Comments Dropped leave a response

Bir Bilim Adamının Görüşleri: 40 yıl önceden bugüne tutulan ışık

Eski İTÜ rektörü, Mustafa İnan (1911-1967), bilindiği gibi Oğuz Atay’ın bir romanına konu olmuştu. Başarılı bilim adamlığı yanında çok yönlü bir insandı İnan. Mekanik profesörü olmasına karşın Yahya Kemal Beyatlı’nın yer aldığı yemekli şiir gecelerine katılırdı. geniş bir yelpazedeki konulara da ilgi duymuş, algıları sonuna kadar açık, her konuda düşünen bir beyindi. Sözcüklerin kökeninden, Kızılderili tarihine, dünya barışına kadar o kadar değişik konularda düşünmüş, okumuş ki insan şaşırıyor. Dille matematiğin yakın bir ilişkisi olduğuna inanıyordu. Dürüstlükle ilgili olarak, “Bu bir bünye meselesidir. Bazı bünyelere doğru yoldan ayrılmak dokunur!” diyen İnan’ı ölüm çok erken yaşta teslim aldı. Aşağıda kendisinden çeşitli alanlardaki görüşlerine ait alıntıları bulabilirsiniz

***

Zekiyim, çalışmasam da olur diyen öğrencilerine:

“Faydasız ve lüzumsuz bilgilerle kafayı yükleme konusu yersizdir. Birçoklarımız yalnız salim bir kafayla her şey hakkında fikir yürütülebileceğini zanneder. Halbuki bilgi eksikliği ekseriya yanlış sonuçlar verebilir. Evet aklı selim lazım, fakat barut gibi de bilmek gerekli.”

Bireyciliğin doruklarında gezinenlerin, olan bitenlerden yakınmaya, başka sorumlu aramaya hakkı var mıdır?

“İşte delikanlı, ilkokul sıralarından başlayarak ‘kendi bacağından asılan koyun’ felsefesi ile yetiştirilenlere asla itibar etmeyeceksin. Onların arasından ülkeye yararlı birinin çıktığı görülmedi. Çıkarcıların sana hiç bir zaman engel olamayacağını bileceksin. İşte bu durumlar ve şartlar altında endişelere kapılmadan önce ne yapılabileceğini düşüneceksin. Ve hiç bir zaman düzen bozukluğunu mazaret göstermeyeceksin. Başarısızlıklarını bozuk düzenin sırtına yüklemen belki seni ferahlatır, fakat kurtarmaz.”

Matematik öğrencilere neden zor gelir?

“Matematiği bir takım uzun ve yorucu işlemlerden ibaret gördüğünüz için bilim çekici gelmiyor size. Sayıların ve eski Yunanca harflerin gerisinde canlı ilişkiler olduğunu sezemezseniz, sayılarla hayatın arasındaki ilişkiyi göremezseniz, matematik ve dolayısıyla fizik çalışmanın tek amacı sınıf geçmek olur… Matematik, düşünmede ekonomi sağlar. ”

Zorluklar içinde başarınca, henüz aynı yolun yarısında olanların halinden daha iyi anlarmış insan. Onlara nasıl el uzatacağını daha iyi bilirmiş…

“Biliyorum bir çok zorluk yaşayacaksın. Hepsini şimdiden görür gibi oluyorum… İşte bu durum ve şartlar altında bile her zaman amacının olduğunu gözden kaçırmamalısın. İnsanları etkilemek, insanlara söz geçirmek, sesini duyurmak istiyorsan, bütün bunları yapabilecek yetenekte olduğunu göstermelisin. Yoksa sonunda sıradan bir insan durumuna gelirsen, kimse senin kötü şartlar altında bu duruma düştüğünü düşünmez, kimse sana gençliğinde iyi beslenemedin diye, sırf bu yüzden itibar etmez. Bir gün gelir de kendini gösterebilirsen, sen bütün bu zorlukları yaşamış olduğun için, bu zorluklara çare bulmak için herkesten daha gerçekçi davranabilirsin. Yok, eğer sen de ‘Acı çekme sıramı savdım, artık öğrecilerim üzülsün, asistanlarım çanta taşısın, doçentlerim olduğu yerde saysın’ diye hissedersen sana da herkese de yazık olur. Hissedersen diyorum, böyle acıklı bir duruma ‘düşünme’ adını veremiyorum çünkü…”

Einstein ve Şarlo
Peki insanlar ünlü bir bilim adamının ne işe yaradığını anlayabilir mi?

“Derler ki ünlü fizikçi Einstein, bir toplantıda Şarlo’ya ‘Siz büyük bir adamsınız’ demiş, ‘Herkes sizi anlyor, herkes size hayran.’ Şarlo, ‘Siz daha büyüksünüz’ diye itiraz etmiş: ‘Size herkes, hiç anlamadığı halde hayran’.”

Dünya barışı nasıl sağlanır? Ya da kendi gücüne dayanmanın önemi

“2. Cihan savaşından sonra, iyice anlaşılmıştır ki dünya yüzünde gerçek barış, ancak milletler arasında mevcut ekonomik ve kültürel seviye farklarını gidermekle kabil olacaktır. Bu fikre uygun olarak ileri seviyede olan milletler, az gelişmiş ülkelere yardımda bulunmuşlardır; ancak seviye farkının giderilmesi, başlangıçta dış yardımdan temin edilse bile, zaman geçtikçe geri kalmış ülkeler kendi imkanları ile kalkınmak zorundadırlar. Bu içten kalkınma mecburiyeti için de, bilime, tekniğe ve dolayısıyla onun adamlarına ihtiyaç vardır; kendi kabiliyetlerini durmadan kaybeden milletlerin, düzey farkını kapatmaları hiçbir zaman beklenemez, dolayısıyla da dünya barışına hizmet edilmiş olamaz.”

Güçlülük nedir?

“Bazılarına göre ‘Kuvvet’ para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın olur mu çocuklar?”

Düşünce tembelliği üzerine
Çocuklara yabancı dil öğretmekten daha önemli olan düşünmeyi öğretmek…

“Çocuklarmıza durmadan tekrarlıyoruz: Muhakkak yabancı dil öğren! ‘Düşünmeyi öğren!’ derseniz bir hakaret oluyor. Düşünmeyi öğrenmek de, herhalde yalnız düşünmenin kanunlarını bilmek değildir. Belirli problemleri çözebilmek için elbette belirli bilgileri öğrenmek gereklidir; fakat bence önemli olan, asıl güçlük, problemleri kurmaktır. Çoğumuz problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız.”

***
Alıntılar: İstanbul Teknik Üniversitesi Web sitesi ve Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı adlı biyografik romanı.

Beni etkileyen kadınlar 4: Prof. Dr. Jale İnan

Posted On 9 / Nisan / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped leave a response

jale inan’in elleri degdiFoto: Side’de Jale İnan’ın ayağa kaldırdığı Apollon tapınağı sütunları

Onunla dostluğumuz hasbelkader komşuluğumuzla başladı. O dünyaca ünlü bir arkeoloji profesörüydü. Bense gariban bir öğrenci. Hastalığından (Parkinson) dolayı , elektrikli olmasına rağmen daktilosunu kullanamıyordu. Bu yüzden ben onun kazı raporlarını hazırlamasına yardım ederdim, bir tür sekreter olarak.

Bu topraklardaki her değer bizim değil mi?
Edebiyat Fakültesinde arkeoloji bölümü başkanı olduğu sıralardaydı. Fakültenin ünlü sağcı profesörlerinden biri ona “Bırakın bu Romalıları Jale hanım,” demiş bir gün. “İslam eserleriyle uğraşın.” Bu toprakların zenginliklerini gün ışığına çıkarmaya ömrünü adamış bu kadın bu bağnazca sözlerden çok etkilenmiş, bunları hem de bir profesörden duymak onu çok üzmüştü.

Hem çalışkan hem de becerikli
Çalışma ve meslek aşkının ne demek olduğunu ondan öğrendim. Bilenler bilir, savaş içindeki Hitler Almanyası’nda yabancı öğrenci olarak uzun yıllar geçirmişti. Çoğu öğrenci geri dönmesine rağmen o savaşın yokluklarına dayanmayı bilmişti. O günlerle ilgili anılarından biri onun binicilikte ne kadar usta olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Spor dersi zorunluymuş. O da minyon olması dolayısıyla binicilik dersleri alıyormuş. Birgün at binerken atı çok alçak bir geçide doğru ilerlemiş. Geçmeye kalksa düşüp sakatlanması işten değilmiş fakat atı geri çevirmesi de mümkün olmamış. O da aklına gelen tek çareyi uygulamış ve atın karnına inip oradan sağ salim kurtulabilmiş.

Cesaretli
Hastalığına ve ilerlemiş yaşına rağmen hayat verdiği eski Side köyünden, Perge antik kentinden ve neredeyse sadece onun bulduğu yapıtlarla dolu olan Side ve Antalya Müzeleri üzerinden esirgeyiciliğini, koruyuculuğunu, sonsuz sevgisini hiç eksiltmedi. Bana anlattığı bir başka anısı da Side’de korkunç bir kazada yüzünün yarılmasıyla ilgilidir. Yokluk yıllarında, yüzü yaralanıyor. Antalya’ya gidiyorlar ama doktorlar yokluk yılları olduğundan morfin bulamıyorlar ve yüzü morfinsiz dikiliyor! Gıkını çıkarmayan bu ufak tefek genç kadının cesaretine doktorlar hayran kalıyor.

Ödenek bulma becerisi
Kazı için ödenek bulamamak en büyük derdiydi her zaman. Side kazıları için kişisel dostluklarını kullanarak Amerikalılar kanalıyla bazı yardımlar alabiliyordu. Side’de Apollon anıtının mermer sütunlarının binlerce yıl önceki gibi tekrar ayağa kaldırılabilmesi bu sayede oldu. Bu sütunlar şimdi bütün görkemiyle güneşin her gün yeniden doğuşunu ve batışını selamlıyorlar. Amerikalı Side dostlarından Washinton Post gazetesi editörü Alfred Frindly ve eşinin Side’de bir yazlıkları vardı. (Bu Türk dostu talihsiz çiftten Alfred kanser olduğunu öğrenince intihar etmişti. Friendly’lerin salonu denizle iç içe, kapısı bacası yokmuş gibi duran bir yazevi vardı. Burada Avrupalı gazeteci, edebiyatçı dostlarını ağırlıyorlardı. Bn. Friendly o uzun, uçuşan elbiseleri içinde hep biraz Zelda’yı, Hemingway’in (Paris bir Şenliktir) grubunu, Amerika’dan kaçmış Amerikalıları hatırlatırdı insana.)

İnsancıl yanı
Günlerce gecelerce birlikte çalışır, yemek yer, sohbet eder, gene çalışırdık. Gece evime çıkarken mutlaka şekerlikte duran çikolatalardan birkaç tane avucuma sıkıştırır, gülümseyerek “zıbar-yat’lık bunlar” derdi. Çikolata yiyerek daha güzel uyuyabileceğime inanırdı. Parasız bir öğrenci için ne nimet!

2001 yılında onu kaybettiğimizi bir gazete haberinden öğrendiğimde o kadar uzaktaydım ki cenazesine bile yetişemedim. O gün herkes gittikten sonra Zincirlikuyu’ya varabildim. Eşinin yanında toprağa verilmişti. Mezarında öğrencilerinin taze çiçekleriyle.

Köy Enstitüleri (2. Bölüm) Bir Köy Enstitüsü öğrencisinin 1944 yılı günlüğünden bazı pasajlar

Posted On 6 / Nisan / 2006

Filed under Güncel, Köy Enstitüleri, Kişisel

Comments Dropped leave a response

Arifiye Koy EnstitusuFoto: Ozan Ali Yüce’nin bir kitap kapağı:
Arifiye KE imece usulüyle inşa ediliyor (1940)

Bilindiği gibi köy enstitülerinde yılda en az 22 klasik kitap okuma zorunluluğu vardı. İşte bir köy enstitülünün (Ali Görgülü, Arifiye, 1946 mezunu) günlüğünden okudukları kitaplara ilişkin notlar:

(O yıl okulun bulunduğu Adapazarı-Bolu bölgesi ardarda depremlerle sarsılmakta, II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı kıtlık öğrencilere yemek verilmesini zorlaştırmakta, çocuklara Trakya sınırına dayanan savaş nedeniyle askerlik dersi gösterilmektedir. Günlükte sözü edilen kitaplar bu koşullarda okunmaktadır.)

“İkinci Kanun 1, 1944 Cumartesi:
Atatürk isimli kitabı okudum. Sebahatdin Güngörsün yazan.

Kum işi öğleden sonra tatil.
…….

İkinci Kanun 17 Perşembe:
Bolu’dan gelen Kemal Yaman zelzele(nin) hafif devam ettiğini söyledi.

300-400 m. Derinlik – 72 km. Uzunluk

İkinci Kanun 26 Cumartesi:
Ateşden Gömlek’den (H. Edip Adıvar) 90 sayfa (okudum).

İkinci Kanun 27 Pazar:
145 sayfa Ateşten Gömlek romanını bitirdim. Halide Edip Adıvar.

İkinci Kanun 28:
Öğretmen olarak gideceğimiz köylere yazıldık. Askerliğe aktif yürüyüş selam vaziyeti yaptık.

….

3 Mart cuma:
Vatan gazetesi baş …(muharriri?) Ahmet Emin Yalman geldi.

………..

11 Mart:
Ömer ağanın evinin önünde birisi, diğeri de okul binalarına yakın olmak üzere iki tane ıhlamur diktim. Aziz bey, Habib bey, Hüseyin bey asker oldu.
…………
23 Mart:
Jan Jak Ruso Yazan: Sedat Simavi
62 sayfa okudum.

17 Nisan Pazartesi:
Köy Enstitüleri Kanunu dört yıl önce bugün kabul edildi.
Hasan Ali Yücel’in nutkunu dinledik.

18 Nisan:
45 bin öğretmen lazım. 15 bin var.
……
24 Nisan:
Kütüphaneye 2 mecmua, Muhammed’in Hayatı, Coğrafya Bilgileri kitabı teslim oldu.


13 Haziran:
Fontamara romanı. Çev: Sabahattin Ali

14 Haziran:
Yaban Gülü romanı, (Güzide Sabri) bitirdim.
Dudaktan Kalbe romanı, (Reşat Nuri) başladım.

……

25 Haziran:
Yunan klasikleri 55: Medea.
Maraş mebusu Prof. A. Hamdi Tanpınar tercüme etmiş.

……..

29 Haziran:
İlk ve Son
Yazan: Esat Mahmut Karakurt

30 Haziran:
Kızıltuğ, Abdullah Ziya Kozanoğlu

3 Temmuz Pazar:

Baraganın Devedikenleri
Yazan: Panait İstrati Çeviren: Salah Birsel

4 Temmuz:
Mefkureci Muallim
Türkçeye çeviren: Ali Haydar

13 Temmuz:

Timur (?) Devrinde Kaşgar’dan (?) Semerkanda’a Seyahat 2. kısım
Yazan:Ömer Rıza Doğrul

……
Günümüzde bir lise öğrencisinin bu kadar çok ve genelde nitelikli kitap okuması (hem de haftada 44 saat teorik ve pratik ders görürken) ne ölçüde mümkün? Bugünü ve o günü karşılaştırmak için bundan daha güzel bir örnek var mıdır?

Selam olsun tüm Köy Enstitülülere, bu nice günler görmüş yaşlı çınarlara.

Sonraki Sayfa »