Olympos 2006

Posted On 30 / Mayıs / 2006

Filed under Doğa, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 4 responses

Çıralının çiçek kokulu havasından selam var…

Yalçın tepeler arasına gizlenmiş Çıralı’nın üzerine dağların gölgesi düşer. 20 yıl önce birkaç yabancı turistten başka kimse uğramazdı bu geniş kumsal

olympos_tunellera. Antalyalılar burayı yerli turistlere pek anlatmak istemezdi. Sanırım o sakinliğin bozulmasından korkuyorlardı.

Sonra geleni gideni çoğaldı, elbet. Ancak Sit alanı olduğundan yeni inşaat yapılamadı, binalar yeşili ele geçiremedi.

Hala bir huzur yuvası burası…

Gerçekten görebileceğim değişikliklerden korkarak, nefesimi tutarak geldim buraya ama soğuk dere, sıcak Akdeniz, ağaçlaşmış zakkumlarıyla burası on yıl, hatta yirmi yıl önce neyse yine o. Neyse ki…

Kimera ateşlerinin yandığı dağın eteğindeki korsan yuvası Olympos harabelerinin içinde bazı yerlerde yeşil o kadar sıktır ki içine girdiğinizde akşam oldu sanırsınız. Ağaçların gizlediği duvarlar, tapınaklar, soylu mezarları… Yemyeşil tünellerde kaybolmak işten değil.

Ciralicicekli

su basinde durmusum

Öylesine gizemli bir yer ki huşu içinde dolaşıyoruz. Yüzüklerin Efendisi’ni bulmak için uzağa gitmeye gerek yok; gençlerin tutkusu fantezi romanlarının en alası burada kanlı canlı yaşıyor.

Korsan gemilerinin kaptanı burada, son limanında yatıyor yüzyıllardır. Gemisini çizmişler mezarına, yelkensiz, küreksiz… Yüzlerce yıldır sessiz ve hareketsiz…

Bir Duyuru

Posted On 29 / Mayıs / 2006

Filed under Güncel

Comments Dropped 5 responses

 “Şu dağı da size vereyim…”

TRT’nin Nihat Akkaraca ile geçenlerde yaptığı çekimlerle oluşturduğu program yayına giriyor.

Akkaraca 1 Haziran perşembe günü 12.10’da TRT1’de Bir İnsan Bir Hikaye programında. İzlenmeye değer olduğundan eminim! Ben kaçırmayacağım…

nihat_akkaracaEdit1: Yayını biraz önce izledim. (Fotoğraf yayın sırasında ekrandan alındığından biraz çarpık görünüyor. Kusurumuz affola…) Eski Datça, taşlı yollar, dalından toplanan bademler, ilaç derdindeki yaşlı köylü nineler, dağlar, denizler. Güzel Anadolu toprağı.
Nihat Bey Amerika davetini reddedişini anlatırken, “Bana binalar bir şey demiyor. Benim burada dağlarım var,” dedi. Alın size/bize bir ders daha…

17 Ağustos bir yerel tarihci yarattı

Posted On 15 / Mayıs / 2006

Filed under İzmit

Comments Dropped 3 responses

 “17 Ağustos, 1999 Marmara Depremi sabahi… Ne kaldi geriye elimizde.. diyordum sabahin soğuğunda, çıplak titrerken… Odalarda çekilmis bir kaç kare resim.”

Onun macerası işte o an başladı. Ne bina kalıyordu geriye, ne can. Can kalmayınca anı da kalmıyordu. Erkan Kiraz bunun üzerine doğduğu yerden ve onun tarihinden başlayarak ilginç bulduğu her yeri resimleyip kayda almaya başladı.

***

Dün akşam Sümela Manastırı’nı izlerken içim yine cız etti. Manastırın duvarlarını kaplayan belki yüzlerce, binlerce resim yok olmuş gitmişti. Bunu biz yapmıştık. Biz dünyaya gelmeden önce yüzyıllar boyu sapasağlam kalabilmiş resimleri yok etmiştik! Ya Ani Harabeleri… Bize yüzyıllar ötesinden haber getiren resimler, yapılar orada da yok olup gitmiş. Bu ülkede tarihi mirası koruyamıyoruz. Bu çok açık. Binaları içlerindeki sanat yapıtlarıyla birlikte yok olmaya bırakıyoruz. Bu yetmiyormuş gibi bir de Sümela Rumların, Ani Ermenilerin, Likya’yı kazmayın onlar bizim dinimizden değil, diyebilen (bakınız: bu blogdaki Jale İnan yazısı) bir zihniyet de var ülkemizde ne yazık ki. İşte tarihi yapılar ve diğerleri bir bir elden giderken, anılar insanlarla birlikte yok olurken, bu yitişe en azından kendi şehrinde engel olmaya çalışan biri var: Erkan Kiraz. O 17 Ağustos sabahının İzmit’inde yitirişin ne olduğunu en korkunç biçimde gördü ve kendini belgeleme işine adamaya karar verdi.

İnternet sitelerine çektiği sayısız resmi depoladı, yazılar yazdı. Yazdıklarının birer belge değeri kazanması için hepsiyle ilgili ayrıntılı, yer, zaman, kişi bilgilerini not aldı. Bireysel çabalarının bilinmesi, bunlardan yararlanılması için çok çaba harcadı. Ne yazık ki yetkili ve etkililerden hiçbir el uzanmadı kendisine. Yine de çalışmalarına aynı şevkle devam ediyor. Çünkü tek amacı geriye belge bırakmak.

erkan kirazOnun öyküsü bu tür yerel belgeleme çalışmaları yapmak, geleceğe bir işaret bırakmak isteyenler için iyi bir yol gösterici. Bu nedenle ben de kendisine birkaç soru yöneltip bilgi edinmek istedim.

*Bu belgelendirme çalışmasını ne amaçla yapıyorsunuz? Yani nereden aklınıza geldi bu çalışmayı yapmak?

Çocukluğumdan beri –zaman zaman kesintiye uğrasa da- günce tutardim. Bir gün yaşam öykümü yazacagim, derdim. Hep ötelediğim bir düştü, 17 Ağustos, 1999 Marmara Depremi sabahina dek… Ne kaldı geriye elimizde, diyordum eşime, sabahın soğuğunda, çıplak titrerken… Odalarda çekilmiş bir kaç kare resim… Ya anılarımız? Yoklar. Çünkü yaşadıklarımızı ne yazıyoruz ne de çevremizi görüntülüyoruz. O sabahtan itibaren yazmaya ve belgelemek amacıyla resim çekmeye başladım. Ama ben yazı yazmasını bilmiyordum ki! Ve neyin resmini çekecektim! Yazmak, yazılmışların okunması gibi kolay değildi ki! Tamam dedim. İki şey var. Özyaşam öyküm ve deprem görüntüleri… Deprem görüntülerini ödünç aldığım bir analog makineyle çekmeye başladım ve bitirdim. Koskoca yaşamı hemen yazıvermek de kolay değildi. Doğduğum yer Derince’den basladim.

Ta çocukluk günlerimden. Anılarımın tozunu almak, geçmişin gizlenmiş labirentlerinde kaybolmuş izlerini alevlendirmek için başladım adım adım dolaşmaya sokaklarda. Derince sokaklarında. Adını “Bir Zamanlar Derince” koymuştum. Sonra “Derince’nin Öyküsü” oldu. Anlattıklarım sadece benim öyküm değildi çünkü. Bu tüm Derince’nin öyküsü oluvermişti… Hala bitirilememiş bir çalışma…

*İzmit yöresinde yerel, sözlü kültür ve tarih araştırmaları konusunda kaç yıldır çalışıyorsunuz?

Bireysel çabalarımın bir “yerel tarih ve tarih araştırmaları” olarak adlandırılması yada sınıflandırılmasını savunamam. Ben ne akademisyenim, ne tarihçi ne de arşivci. Öykümü yazmak için yola çıktığımda her şey kolay gibi gelmişti bana. Anımsadıklarımı yazacaktım. Ama her şeyi anımsamak o denli kolay değilmiş. Yaşayanları bulmak gerek dedim. Ama onlar da her şeyi açık anımsamada zorlanıyorlardı. Çoğu kişi de çoktan vefat etmişti. Peki o zaman neyi yazacaktım ben! Nerden geldiğimden, Derince’nin ne demek olduğundan ve ne zaman oluşmaya başladığından yola çıkacaktım… Annem Romanya göçmeniydi. Babam ise Bilecik yöresi yörüklerinden. Ya Derince ne demekti! Başladım araştırmaya. Oku oku… Onlarca kitap, yazı, belge, ipucu ve anı… Bir de bana anlatılanlar vardı. Okuyanlara anlattıklarımın doğru olduğunu aktarmalıydım. Bu nasıl olacaktı peki! Refere ederek. Yani belgelere bağlayarak. Aktarılanları kimin ne zaman aktardığının kaydını düşmek. Resmini çekmek. Karşıma, Derince Limanı, Haydarpaşa-İzmit Demiryolu Hattı, Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk zamanlarında Derince’nin durumu, Misyonerlerin Anıları, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan Yerdeğişim Göçmenleri’nin öyküleri çıktı. Oralardan İzmit ve çevresinin görüntülenmesi ve deneme gezi yazılarının yazılmasına uzandı çabalarım…

*Kalabalık bir kent olan İzmit’te bu gibi çalışmaların kişilerin gayretine kalmasını, örgütlü bir yerel tarih çalışması yapılamamasını neye bağlıyorsunuz?

Bu tür çalışmaların bireysel düzeyde kalmasının asıl nedeni bence İzmit’te bilgili ve ilgili bir burjuvazinin gelişmemesidir. Bu tür islere severek ve zevk alarak para harcayan bir zengin zümre yok. İzmit’te parasal gücü olan yok demiyorum. Bu işlere para harcayan zengin yok. Kent oldum olası bir rant kavgası itiş-kakışı altındadır ve parasal çıkarlar, bilgi, kültürel, tarihsel ve çevresel değerlerimizin önünde gitmektedir. Kente ve değerlerine sahip çıkan yerleşik bir bilinç oluşmamış şimdiye dek. Ama şimdilerde en azından bir ilgi ve bilinç gelişimi var. Sevindirici bir olay.

* Çalışmalarınız fotoğraf, anı ve yazılardan mı oluşuyor? Bunlar İnternet ortamı dışında (örneğin yazılı basında) yer alıyor mu? Kitaplaştırmayı, fotoğraflardan sergi açmayı düşünüyor musunuz?

Evet, bireysel çabalarımın ulusal ve yerel alanda bilinmesi ve onlardan yararlanılması için çok çaba harcadım. Harcamayı da inatla sürdürüyorum. Ama sonuç ne yazık ki olumsuz. Çünkü para getiren işler değil yaptıklarım. Kimselerin de umuru değil. Evet, benzer düşüncelerim hep oldu. Ama bu tür girişimlerim de ne yazık ki olumlu olarak sonuçlanmadı. Buna parasal gücüm de yetemez zaten.

Görüntülerimden sergi açmayı ise düşünmedim, düşünmüyorum! Sergi ve galeri işleri bambaşka bir konu. O dünya başka bir alem. Benim için şimdilik Internet’in sağladığı olanaklar yeterli. Beğenilmek ya da adımın daha çok kişi tarafından bilinmesi gibi bir beklentim hiç olmadı. Rekabet ortamında olmak, bulunmak ya da görüntülerimden bazılarının övgü kazanması benim için pek anlamlı değil. Derdim sadece belgelemek için görüntülemek ve “söz uçar yazı kalır” diye yaşananları ve yaşadıklarımı yazıya dökmek. Umarım başarıyorumdur.

*Yaklaşık kaç fotoğrafınız veya dianız yüklü Internette?

İlk görüntülerimi http://www.webshots.com’a yüklemiştim. Ankaralı bir dostumun sitesinde de bir kısım görüntü ve yazım var. Elimde İzmit ve onun uzak yakın çevresini konu alan sayısız sayısal görüntü var. Bu rakipsiz bir görüntü arşivi. Ama bununla sınırlı değil. Bitinya Krallığı kentleri ile Kocaeli İlbaylığı sınırları içinde kalan yerleşim yerleri ve gezip dolaştığım her yerin sayısal görüntüleri de var. Buna Polonya gezimde çektiklerim de dahil. Kısaca emin değilim ama 100 bin adet kareden fazla belgesel özellikte sayısal görüntü arşivine sahibim.

“Yazılarımın ana konusu yaşamda “yenik düşmüşler”in kaydını düşmek”

*Herkesin zamansızlıktan yakındığı bir çağda bu denli ayrıntılı çalışmaya nasıl zaman bulabiliyorsunuz? Yoksa bu işlerden çok para kazanıyorsunuz da bize mi söylemiyorsunuz?

Simyacı’da ana fikir olarak yazar diyor ki “herkesin bir ülküsü olmalı”… Ben, bana keyif ve zevk veren bir uğraşın peşindeyim. Bana göre belgelemek ve yazmak için fazla zamanım yok . Çok görüntülemek ve çok yazmak istiyorum. O kadar da çok görüntülenecek ve kıyısından şöyle geçilecek sıradan yasamlar var ki! Yazılarımın ana konusu yaşamda “yenik düşmüşler”in yaşamlarına şöyle bir dokunuverip, onların kaydını düşmek. Buna çabalıyorum. Ben bir “Zaman ve Düş Gezgini”yim. Her bir çabam ayrı bir projedir. Önceden planlarım. İşin ayrıntısını belirlerim. Neyi ne zaman, nereyi nasıl ve hangi konuyu ne biçimde yazıp görüntüleyeceğim gibi.. Zaman mı! Zaman herkeste bol bol var. Ama Zaman Yönetimi için bir sürü şey anlatılır. Ben bunu kısmen başardım. Zamanımı iyi ayarlıyorum. Aile bireylerim yani eşim ve iki kızım, ablam, kız kardeşlerim ve kayın babamla kayın biraderim benim sürekli en büyük destekçilerim. Hem birlikte gezeriz hem de her güzelliği birlikte paylaşırız. Ringo sayfalarında yüklü albümlere bakmanız yeterli… Para mı dediniz! Keyif ve zevk alınan islerden şimdiye dek para kazanmış olana rastlamadım. En azından kentim İzmit ve çevresinde. Ama artık bu konuları, güçlü sponsorlar bularak ulusal bazda yapan yazarlar, araştırmacılar ve gezginler de yok değil hani! Keşke onlardan birisi olsaydım… Diğer taraftan bu işlere fazla da para harcamıyorum. Her fırsattan yararlanıyorum. Bayramlar, hafta sonları, tatiller ve bana ait zamanlar. Görüntülemek ve yazı yazmak için o denli fazla fırsat var ki! Bana olan maliyeti mi! Çok ehven. Neredeyse sıfır.

***

Erkan Kiraz’ın fotoğraf ve yazılarına ulaşabileceğiniz web siteleri:
http://www.mtuncel.com/pcguvenlik.htm
http://www.mtuncel.com/koseyazilari.htm,
http://www.gezinotlari.net/ky.asp,
http://community.webshots.com/user/erkankiraz

Akdeniz gibi bilge bir delikanlı: Nihat Akkaraca

Posted On 11 / Mayıs / 2006

Filed under Uncategorized

Comments Dropped 5 responses

deniz ve maki kokusu… iste akdeniz

Nihat Akkaraca’yı tanır mısınız? Kendi kendine İngilizce öğrenmiş birini Guardian muhabirlerinin Türkiye’de rehber olarak seçeceği aklınıza gelir miydi? Peki, 75 yaşında blog yazan başka bir Türk tanıyor musunuz?”Yüzsem de bu suyun içine mi girsem; içsem de o benim içime mi girse?” dediği Datça’nın denizi kadar pırıl pırıl bir beyin o. Kendisi için büyük bir alçakgönüllülükle “Boş zamanlarını yaşanmış yerel öyküler zırvalayarak geçirirdi. Yemekten sonra öyle bir zırvalama için bilgisayarın karşısına oturdu. Parmaklar klavye üzerinde gezinirken bu yazıyı zırvalamaya başladı. Acaba, yetmiş beşlik bu “Datçalı ihtiyar” kimdi? Merak eden çıkacak mı? Ben de merak ediyorum….” dese de o Akdeniz kadar bilge bir delikanlı.

TRT’nin geçenlerde Bir İnsan Bir Hikaye programı için kendisiyle program yaptığı Datça’lı blogcu Nihat beyin hayatı çok ilginç. İlkokul mezunu bir çiftçi çocuğunun Milli Eğitim’e ihtiyaç duymadan, yani kendi kendine çok mükemmel ingilizce, tv tamirciliği vs. öğrenebileceğinin, ve de 75 yaşında Yunancaya merak sarabileceğinin, yine 75 yaşında internetle dost olup blog açabileceğinin öyküsü onunki.

Birkaç dernekte birden aktif biçimde çalışıyor. Araştırmacı. Kitap ve gazetelere öykü ve yazılar hazırlıyor. Gezi rehberi…

Bütün bunları güzel topraklarımızı, değerlerimizi tanıtmak, Ege adalarındaki dostluk köprüsüne katkıda bulunmak amacıyla yapıyor.

Dünyanın barış içinde yaşanan daha güzel bir yer olması adına.

Her sabah iç karartıcı gazete haberlerine bakmaktansa onun bloguna bakın derim ben. İnanıyorum ki içiniz açılacak. Onun bu ülkenin geleceğine inancı sanırım gençlerden çok daha fazla zaten.

Böyle bilgiye aç, çevresiyle ve dünyayla yakından ilgili insanlar galiba her zaman genç kalıyor…

Günay Akarsu ve tiyatro

Posted On 8 / Mayıs / 2006

Filed under Sanat, Tiyatro

Comments Dropped 2 responses

anisina hurmetle

Bugün 24 yıl önce kaybettiğimiz tiyatro eleştirmeni Günay Akarsu’nun (8 Mayıs 1933 İstanbul – 28 Kasım 1982 İstanbul) doğum günü. Bizler, Merhaba Gösteri Grubundan öğrencileri onu bu doğum gününde de özlemle anıyoruz.

Her ölüm erkendir derler ama onu, 49 yaşında, sahiden de en verimli çağında kaybettik.
Günay Ağabeyin asıl mesleği mühendislikti ama tiyatroya gönül vermişti. İzmir’de ve İstanbul’da tiyatro grupları yönetti. Tiyatro yayımcılığının hiç para getirmeyeceğini bile bile tiyatro sevdası uğruna oyun yayımlayan İzlem Yayınevi’ni kurdu. Tiyatro 74 ve Oyun adlı tiyatro dergilerini çıkardı. Tiyatro eleştirileri yazdı. Epik tiyatro ve Brecht’i tanıttı, sevdirdi.

Öte yandan, benim kişisel olarak kendimi borçlu hissettiğim bir kişidir. Beni çeviri yapmaya Günay Ağabey teşvik etmişti, bana çevrilecek metinler göstererek ve Oyun tiyatro dergisinde ilk çevirilerimi yayımlayarak. Elbette yalnızca benim değil çevresindeki tüm gençlerin, buna hiç de zorunlu olmadığı halde elinden tutuyordu. Bunu gençlerde bir ışık gördüğü için mi yoksa sadece gençlerin kendilerine güven kazanmalarını sağlamanın bir aracı olarak mı yapıyordu bilmiyorum. Bildiğim beni çeviriye, gruptaki diğer arkadaşlarımı da yöneticiliğe, röportaj yazarlığına, tiyatro eleştirmenliğine teşvik ettiğidir.

Dolayısıyla orası hepimiz için bir okul oldu.

Para kazanmayı değil, çevresine ışık yaymayı seçmişti. Bireysel kurtuluşa değil, gelecek güzel günlerin elbirliği ile yaratılacağına inanıyordu.

Biz Merhaba’lılar, birbirimize her merhaba dediğimizde aslında Merhaba topluluğundaki günlerimizi anımsatmak isteriz. O yüzden farklı bir tınıyla merhaba deriz. O farklı tınıyla

Merhaba Günay Akarsu!

Notlar

Bu yazı Oyun tiyatro dergisinin web sitesinde de yer almaktadır.

Günay Akarsu ile ilgili bir başka yazıya (Sn. Turgay Pasinli’nin yazısına) alttaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://turpasinli.blogcu.com/gunay-akarsu-uzerine_256494.html

Bahçe haberleri 1

Posted On 5 / Mayıs / 2006

Filed under Doğa

Comments Dropped leave a response

kulübe
Meyve bahçesi olanlar için otla mücadele zamanı geldi. Bahçeye avdet ettik, ot yoluyoruz! Meyve fidanlarında öyle çok çiçek var ki… Umarım hava soğuk gitmez ve çiçeklere zarar gelmez. Aksi halde hiç meyve olmuyor çünkü.

isikli agacayva cicekleri

**
Bahar ışığıyla yıkanan ağaçlar
Çiçek açmış meyve fidanlarından biri. Bu ayvayı geçen yıl ellerimle dikmiştim. Dikili bir ağacım var yani :)) İnsan elleriyle dikince çocuğu gibi görüyor bunları. Kışın soğuk günlerinde ne durumda olduklarını düşünmeden edemiyor. Uzun süre görmeyince de özlüyor.

 

Erenköy Kız Lisesi’nde mezunlar günü

Posted On 1 / Mayıs / 2006

Filed under Erenköy Kız Lisesi, İstanbul

Comments Dropped 391 responses

mezunlar gunu, buyuk gormek istiyorsaniz uzerine tiklayin 

Öğrenciliğimde ve mezun olduğum zaman benim için çok da önemi yokmuş gibi hissettiğim sevgili lisemi yine ziyaret ettim. Mezunlar günüydü. Artık iyice yaşlanmış öğretmenlerimi, yavaş yavaş orta yaş sınırına tırmanan arkadaşlarımı görmek olağanüstü heyecan vericiydi. Hele okul yıllarında nedense kızdığım (beni asi buluyordu) bir öğretmenimin beni onlarca yıl sonra tanıyıp, hiçbir şey olmamış gibi bağrına basması… Neredeyse kalpten gidiyordum!

Orası benim için çok değerli bir yuva. Eskiden Rıdvan Paşa köşküymüş. Bizim zamanımızda ana bina dışındaki binalar kullanılır durumdaydı. Demir parmaklıklı sera, şık kameriyeler pembe ve beyaz at kestaneli bahçeyi süslerdi. İşte onlardan bazılarının ve kapıdaki mor salkımın bugünkü hali:

pergola

Buradaki tahta banka oturur kulaktan kulağa oynardık.

***
mor salkim

İşte bu yüksek ağaçların tepesine tırmanmış dev mor salkım yıllar yılı lisenin girişini süsledi. Yine eskiden olduğu gibi nisan ayı geldiğinde kokusu dünyayı tutuyor. 

***

Erenkoy Kiz Lisesi Eski Muzik Salonu simdi yok

Bir varmış bir yokmuş, işte bu köşk yıkıntısında bir zamanlar piyanolu bir salon varmış; genç kızlar orada müzik dersi yaparmış… Ne yazık ki korunamamış, yanmış, Erenköy’lülerin anılarında kalmış. Şimdi ağaçlara, otlara ev sahipliği yapıyor, bu tarihi değer. Keşke bir rölövesi yapılabilseydi eski köşkün. Yeniden canlandırılabilirdi geçmiş belki.

Küçük bir not:Bu da Erenköy Kız Lisesi’nde Eski Günler başlıklı yazımın linki.

Ve bir not daha: Son (2007) mezunlar gününden taze haber ve resimler burada.

1 Mayıs

Posted On 1 / Mayıs / 2006

Filed under Güncel

Comments Dropped leave a response

karanfil kokar aci aciBugün işçinin, emekçinin hak arama günü… Yeni sosyal sigortalar yasasının gündemde olduğu şu günler emekçinin gerçekten hakkını araması gereken günler…

1977 1 Mayısında Kazancı yokuşunda hala yakalanamamış kişilerin açtığı ateşle öldürülen ve ezilenlerin, sevgili tiyatrocu arkadaşımız İpek’in anısına saygıyla…

“bursa’da havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasan’a düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleyman’a düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman…”