İzmit’te bir Macar Kraliçesi

Posted On 28 / Eylül / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji, İzmit

Comments Dropped 5 responses

NOT: Bu yazı İzmit LIFE dergisinde yayımlanmıştır.

Aşk, savaş, macera: Tekmili birden

300 yıl öncesi için bile çok değişik, ibretlik, zorlu bir hayat onunki. Nereden nereye dedirten türden… İçinde savaş da vardır aşk da, macera da. Okuyunca kendimi fantezi romanlarından birinde sandım. Imre_TököliOsmanlılara sığınan ve İzmit’te ölen Orta Macar Kralı İmre Tököli’nin karısıdır o. Bu iki insan inanılmaz bir hayat yaşamış iki soylu isyancı, iki özgürlük savaşçısıdır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu monarşisinin Macar ulusal girişimlerini bastırmaya çalıştığı bir dönemde yaşadılar. Macar topraklarını geri almak için defalarca isyan ettiler; ancak sonuç hüsran oldu ve esir düşmekten kurtulamadılar. Avrupa’nın görkemli şatolarında doğup, çocuklarını savaş alanlarında büyüttüler; sonunda İzmit’te mütevazı bir kır evinde sürgünde öldüler. Aslında sadece ikisi değil tüm aile bireyleri Macar ulusal davasının savunucularıydı.

İlona’nın ilk kocası prens I. Rakoçi Avusturya monarşisine karşı çıkan bir Macar soylusuydu. Oğlu II. Rakoçi ise şu Tekirdağ’da müzesi olan Macar ulusal kahramanı.

İlona ve İmre Tököli’ye gelince. Bu iki insanın kaderi Viyana monarklarına karşı çıkmalarıyla kesişti. Birbirlerine ilk görüşte aşık oldular. Bu aşk dillere destan oldu. Özellikle de İlona’nın aşığından 13 yaş büyük olması nedeniyle…

İlona Macar tarihinde iz bırakmış kadınlardan biridir. İmre Tököli’nin esaret döneminde o, kadın olduğunu düşünmeden askerlerinin başına geçti ve şatosunu düşmana karşı üç yıl savundu. Daha da dayanacakken içerden kapıların açılması sonucunda o da kocası gibi esir düştü. İmparator bu isyancı aileden korkuyor, anneyi esir tuttuğu gibi oğlunu da gözaltında bulunduruyordu.

Bu arada düşmanla savaşma sırası yeniden esaretten kurtulan İmre Tököli’ye gelmişti. İmre Tököli babasının da yürüttüğü Macar davasını devralmış bir savaşçıydı. İmparatordan topraklarını ve şatosunu (Orava Şatosu ki görkemiyle Dracula ve Nesferatu gibi korku filmlerine güzel bir dekor oluşturmuştu) geri almak üzere Macar isyan ordusunun başına geçtiğinde henüz 22 yaşındaydı. 15 bin adamıyla Karpat dağlarının geçilmez sanılan bir noktasından geçip de General Heisler’in ordusunu arkadan kuşatınca, büyük bir zafer kazandı ve Heisler’i esir aldı. Tököli, General Heisler’e karşılık karısı İlona’yı İmparator’un elinden kurtarmayı düşündü. Nitekim Tököli ile imparator arasındaki anlaşma uyarınca General Heisler’e karşılık İlona serbest bırakıldı. Böylece iki aşık nihayet bir araya gelebildiler. Kavuşma sahnesini Macar tarih yazıcıları özetle şöyle anlatıyor:

***
Noel tatili İlona için evlilik ve yolculuk hazırlıklarının sevinciyle birleşti. İlona Viyana’yı karlar içinde bıraktı ama aşağı Tuna’da kocasının yanına vardığında burayı ilkbahar çiçekleriyle donanmış buldu. Rüzgarla dalgalanan Tököli bayraklarının altında süvariler ona selam durmaktadır. Atlı arabadan inen İlona kocasını bir an tanıyamadı. Sakallarına ak düşmüş adamla ayrılırken bıraktığı toy delikanlı aynı kişi miydi? Ayrılık yıllarında kocası sanki iki misli yaşlanmış gibidir. Atından indiğinde kocasının ayağının aksadığı İlona’nın gözünden kaçmadı. Bundan sonra zor bir hayat onları beklemekteydi.

***
Karlofça Antlaşması sonucu bütün ülke İmparator Leopold’e kalınca Tököli çifti Osmanlılara sığındı. Osmanlı padişahı onlara çok güzel bir ev tahsis etti. Ancak onlar İzmit’teki daha mütevazı bir kır evini seçtiler. Yemyeşil çayırlar ortasındaki küçük bahçelerinde çeşit çeşit çiçekler ve meyve ağaçları arasında yaşadılar. Bir gün mutlaka anayurtlarına dönmenin hayali içindeydiler. Zaman zaman Macaristan’dan ziyaretçileri gelip onlara memleket haberleri getiriyordu. Bu haberlerden özellikle biri, İlona’nın büyük bir umuda kapılmasına neden oldu. Memlekette bıraktığı sevgili oğlu II. Rakoçi’nin (ki o da annesi gibi sonradan Osmanlılara sığınıp 22 yıl yaşadığı Tekirdağ’da ölecektir) ulusal kahraman olduğu haberi. Ancak İlona 1703 yılında 60 yaşında İzmit’te öldüğünde Macar toprağında kendi oğlunun ümitlerini yeşerteceğini biliyordu. Mezar taşına şunlar yazıldı: “Burada ülkesinin ve kadınlığın gururu yatıyor; kahramanca çektiği acılarını dinlendiriyor.” Karısından ancak iki yıl sonra henüz 44 yaşındayken ölen İmre Tököli’nin mezartaşında ise, “Hayatımız iyiyi ve güzeli umud ederek fakat kötü bir yazgıyla geçti,” yazılıydı.

Vatan hasretiyle yanan bu iki Macar konuğun mezarı uzun süre İzmit’te kaldıktan sonra Prens Rakoçi’ninkiyle birlikte 1906’da Macaristan’a nakledildi.

Kaynak : Wikipedia ve Macar tarihi dokümanları

Haydarpaşa haraç mezat

Posted On 26 / Eylül / 2006

Filed under Tarih ve Arkeoloji, İstanbul

Comments Dropped 8 responses

haydarpasa3.jpgBizim büyüklerimiz sık sık gittikleri Avrupa şehirlerinden galiba tersine ilham alıyorlar. Avrupa şehirlerinin en büyük özelliği tarihi dokunun, en küçük bir taş parçasına kadar korunmuş olmasıdır. Bizimkiler bunlara bakıp bakıp hangi tarihsel dokuyu mahvetsek diye düşünüyor olmalılar. Ya ABD diyeceksiniz? İşte bakın o olur! Tarihi olmayan Amerika’yı örnek almayı tercih ediyor etkili ve yetkililerimiz. İstanbul’da her yeri Manhattan’a çevirmeye çalışıyorlar. 50 yıldır proje Küçük Amerika olmak değil mi? Sözü iki yıl önce çıkarılan yasa ile başlatılan Haydarpaşa projesine getirmeye çalışıyorum.
Tarihi garımıza, anılarımıza, hayallerimize, çevresindeki tüm yapılara, limana, hastaneye, Selimiye kışlasına ve Haydarpaşa lisesine, topuna birden kibrit suyu… Buraya 70 katlı binalar dikeceklermiş. Tarihi dokunun ortasına yani. Dolmabahçe Sarayı’nın üst bahçesine beş yıldızlı oteller dikilmesi yetmemiş gibi!
Kınalıada’dan taşınanlarla doldurulan alanda kurulduğu söylenir Haydarpaşa’nın. Sanıldığı gibi Kınalıada’nın bir parçası değil hayallerimizin üstünde duran Haydarpaşa gitti gidiyor. Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları başlıklı uzun şiiri orada, merdivenlerde başlar:

“Haydarpaşa Garı’nda
1941 baharında
Saat onbeş.
Merdivenlerin üstünde güneş
Yorgunluk
Ve telaş

Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler
Merdivenlerden inip
Merdivenleri çıkıp
Merdivenlerde duruyorlar”

***
Askerler oradan yola çıkar. İstanbul’a ekmeğini aramaya, iş tutmaya, Anadolu’dan yüksek öğrenim yapmaya gelenler denizi ilk orada görürler.
Eskiden deniz kıyısında, yan tarafta salaş kahvehaneler vardı. Bir kuşak Kadıköylü oranın sakinliğinde gençliğini yaşadı. Artık burada denizi havası almak, oturup bir sıcak çay eşliğinde Sarayburnu’na bakmak yok. Anadolu yakasının silueti yok…
İşte o Haydarpaşa şimdi haraç mezat satılıyor. Kuşlarıyla, tarihi lokantasıyla, yoğun kolonya kokulu berber salonuyla, üst katlardaki lojmanlarıyla, yolcuların kanepeler üzerine kıvrılıp uyudukları salonlarıyla… Çoğu Yeşilçam filminde elinde tahta bavuluyla kahramanımızın oturduğu geniş mermer merdivenleriyle. Deniz kıyısına sıra sıra (yedi tepe için yedi adet!) gökdelen yakıştıran ‘kiç’ mantığını kimlere havale etsek? Unuttukları bir şey var oysa: Geçmişine kurşun atan, aslında geleceğini bombalar.

Anılarına ve tarihine sahip çıkmak isteyenler. Bir ses verin; o da olmazsa bir imza verin. İmza kampanyası devam ediyor. Proje sahiplerini ise çok beğenrdikleri yedi yıldızlı Dubai oteline yerleşmeye ve İstanbul’u rahat bırakmaya davet ediyorum.

İKİ MEVSİM İKİ YAZAR

Posted On 19 / Eylül / 2006

Filed under İstanbul

Comments Dropped 6 responses

İşte güz geldi.

En güzel sardunya saksım yere düşüp parçalandı geçen gün şiddetli fırtına yüzünden. Fırtına takvimine bakıyorum: Çaylak fırtınası diyor.

mistylookbridge.jpg

Artık açık havada yemek sefalarına ara verme zamanı. Pazar günü bir piknikteydik. İç tutmuş ceviz ağacının altında oturduk. Bahçedeki meyve ağaçlarının büyük bölümü kalabalık gruptaki çocukların hışmına uğradı ne yazık. Suyu boşaltılmış havuza ateş etmece oynadılar artık toplanması yakın şeftali ve ayvalarla. Gün ışığı yapraklara, dallara iyiden iyiye sinmişti. Bizleri de sıkıca sarıp sarmalamayı ihmal etmedi yaza veda ettiğimiz bu hafta sonunda. Çocuklar gamsız kaygısız tatil günlerinin bittiğinin farkında doyasıya oynadılar. Kimse onlara karışmadı.Bugünse çocukları da okula yolcu ettikten sonra, balkonda oturup keyif yapmanın, benim yazarlarım ne demiş Eylül için, anımsamanın tam zamanı.

Örneğin Thomas Mann’ın şu satırları benim için Ağva’dır. Geçip gidiveren yazıyla, yosunlu tekneleriyle, sessiz Eylül günleriyle Ağva ve Karadeniz…

“Eylül ayı yavaş yavaş geçiyordu… Deniz kıyısı bazen sessiz oluyor, yaz günlerini hatırlatıyordu. Deniz üzerinde gümüş pırıltılı ışık yansıları oynaşan mavi şişe yeşili ve kırmızımsı çizgiler halinde tembel tembel, çarşaf gibi uzanıp gidiyor, gün güneşin altında kuru otlar gibi kavruluyor, denizanaları öylece serilip buharlaşıyorlardı…

Sonra boz renkli fırtınalı günler geldi. Dalgalar tos vurmaya hazırlanan boğalar gibi başlarını eğdiler ve ta yukarılara kadar sürüp götürdükleri ıslak ıslak parlayan yosunlar, deniz kabukları ve denizin getirdiği tahta parçalarıyla dolu olan kumsala bindirdiler.”

Ve öte yandan da üşüyen kadın namımla korkuyla bekliyorum bir Maupassant kışını. “Geçen yıldan daha sert ve etkili olan soğuklar, ona sürekli acı veriyordu. Buz kesen ellerini neredeyse ateşin içine sokuyor, alev alev yanan ateş yüzünü kavuruyordu; ama buz gibi hava sırtından içeri girerek kayarak bedeniyle giysileri arasına işliyordu.

Soğuktan tepeden tırnağa titriyordu. Odalarda devamlı soğuk hava akımı dolaşıyor, her an soğuk havayla karşılaşıyor, kimi zaman yüzünde, kimi zaman ellerinde, bazen de sırtında buz gibi esip duruyordu. Soğuk hava, bir düşman gibi, haince kinini kusuyordu!” (İlk Kar, Guy de Maupassant)

Umarım çok uzaklardadır henüz, umarım önümüzde uzun bir pastırma yazı vardır…

Yedi Hakkında

Posted On 4 / Eylül / 2006

Filed under Uncategorized

Comments Dropped 15 responses

yediagac.jpg

“Mehlika Sultan’a âşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı”
~ Yahya Kemal.”

Yedinin uğuru

İnsanlar gibi sayıların da karakterlisi karaktersizi, şanslısı, şanssızı, sevileni, sevilmeyeni var galiba. İki yıl önce iş yerimin bulunduğu apartmanda 13 no.lu daire yoktu. 13 sayısının uğursuzluğu gibi, yedi sayısı da uğur sayısı olarak kabul edilir. İnsanlara “uğurlu sayınız nedir?” diye sorulduğunda genellikle yedi cevabı alınıymuş. Peki ama yedi sayısı neden uğurlu?

Yedi ilkçağ düşünürlerinden beri insanları düşündürmüş bir sayı. Pisagorculara göre yedi tek sayı olarak erkektir ve uğuru temsil eder. Philolaus yedi için “her şeyin hakimi ve lideri, bir tanrı gibi ebedi, metin, hareketsiz, yalnız kendine benzeyen, bütün diğerlerinden farklı olan tanrıça Athena’ya benzer” der.

Yedi sayısını uğurlu yapan bir başka önemli neden daha vardır. Kuran’a göre Allah yeri ve göğü yedi tabaka halinde yarattı. Hac sırasında Kabe’nin etrafında dolanma, Tavaf ve Safa ile Merve tepeleri arasındaki koşu da yedi kere yapılır. Mekke’de belli bir mevkide hacı yedi kere “Allahu ekber” diye bağırır. Haccın sonunda şeytan yedi taşla taşlanır.

Felsefe ve din açısından olduğu gibi zaman ölçüsü olarak da yedi önemlidir. Çünkü hafta yedi gündür. Bu açıdan insan yaşamında yedi önemli bir rol oynar. Çocuklar ortalama yedi ayda süt dişlerini çıkarır, yedi yaşında düşürürler. 2 x yedi yaşında ergenliğe ulaşırlar…

Kalıplaşmış ifadelerde yedi

Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan/yine bir şey yapabildim diyemem hatırana’ dizeleriyle şiire de girmiş yedi. Yedinci Mühür (bir Ingmar Bergman filmi) ( İncil’e göre kuzu yedinci mühürü açtığında gökyüzünü sessizlik kaplayacakmış ki inanışa göre bu bir kıyamet alametidir) ile film adı olmuş. Seven filmini de unutmamak lazım elbette.

Bütün yediler içinde beni en çok ilgilendiren ise Mevlana’nın yedi öğüdü oldu:

1. Cömertlik ve yardim etmede akarsu gibi ol.

2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

5. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. 6. Hoşgörürlükte deniz gibi ol.

7. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. (İnternet çağında!)

Yediyle ilgili deyim, kavram ve ifade öyle çok ki. Aşağıda yedili ifadelerden çeşitli örnekler verdim. İstenirse daha da çoğu bulunabilir elbet.

Yediyi neden bu kadar çok seviyor, kullanıyoruz dersiniz?

***7 Evrensel Sanat

Yüzey Sanatları: Resim, afiş, grafik, duvar resmi, mozaik, fotoğraf, karikatür vb.)

Hacim Sanatları: Heykel, seramik gibi.

Mekan Sanatları: Mimari, bahçe mimarisi (peyzaj).

Dil Sanatları: Edebiyat.

Ses Sanatları: Müzik ve türleri.

Devinim (hareket) Sanatları: Bale, halk dansları, pantomim gibi.

Eylem Sanatları (dramatik): Tiyatro, opera, sinema.

  • Yedi renk (Gökkuşağının yedi rengi): Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, indigo, mor
  • Yedi kıta
  • Yedi düvel
  • Yedi Göller
  • Yedi Cüceler
  • Yedi uyurlar (Ashab-i Kehf): Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Sazenuş, Kefestatayuş
  • Yedi delikli tokmak (baş)
  • Yedi nota (Batı müziği yedi ton aralığına bölünmüş olduğundan karşılığında yedi nota var.)

***
Dünyanın yedi harikası: Artemis Tapınağı, Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, Kral Mozolos’un Mezarı, Firavun Khufu için yapılan Büyük Piramit, Rodos Heykeli, Zeus heykeli
Atmosferin Yedi Katmanı: Troposfer, Stratosfer, Ozonosfer, Iyonosfer, Mezosfer, Termosfer, Ekzosfer
Yedi ölümcül günah (Seven filmi)
Cennetin yedi katı (ve yerin yedi kat dibi): İslamda ve Kabala’da cennetin ve yeraltının yedi kattan oluştuğuna inanılır.
Yedi Meşaleciler
Yeditepe (İstanbul’un Yedi Tepesi):
1-Topkapi Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camiinin bulunduğu tepe.
2- Çemberlitas ve Nur-u Osmaniye Camiinin bulunduğu tepe.
3- Beyazıt Camii, üniversite ve Süleymaniye’nin bulunduğu tepe.
4- Fatih Camii’nin bulunduğu tepe.
5- Yavuz Selim Camiinin bulunduğu tepe.
6- Edirnekapı semtinde, Mihrimah Sultan Camiinin bulunduğu tepe.
7- Kocamustafapaşa semtinin bulunduğu tepe.

  • Yedi Yıl Savaşları
  • Yedi başlı dev
  • Yediveren gülü
  • Dünyada yedi büyük deniz ve yedi kıta vardır.
  • Kısa süreli belleğinizde sadece yedi unsur tutabilirsiniz.
  • Tavlada bir kişi tarafından alınabilecek maksimum kapı sayısı da yedidir.

Psikolojide yedi çeşit zeka (öğrenme) tanımlanır:

  1. Sözel-dil
  2. Mantık-matematik
  3. Uzaysal-görsel
  4. Bedensel-kinestetik
  5. Müzik
  6. Bireysel
  7. Sosyal