Lord Byron ve İç çekişler Köprüsü

Posted On 31 / Ekim / 2006

Filed under Edebiyat

Comments Dropped 4 responses

bridgeofsighs.JPGbridge_of_sighspencerelervenice.jpgbridge_of_sighsvenice212.jpg

 

Lord Byron ve İç çekişler Köprüsü

“I stood in Venice on the Bridge of Sighs, a palace and prison on each hand”
Lord Byron

Birbirinin ikizi iki köprü. Mimarileri tıpatıp aynı olmasa da adları aynı: İç çekişler köprüsü. Bu dünyanın herhalde en romantik adlı köprülerinden biri İngiltere’de, diğeri İtalya’da.

Biri sonbahar günlerinden birinde suları yükselmiş Venedik kanallarının birinde.
Öteki yağmurla ıslanmış Oxford’da binaların kasvetli karanlığında.
Biri gerçek, diğeri kopya.

Birinin ucunda bir zindan vardır. Orada hücreye atılmış engizisyona gitmiş suçluların vebalı soluğunu duyarsınız.
Ötekinin ucundaki binalarda kimi neşeli, kimi melankolik Oxford öğrencileri.
Birine bir saray debdebesinden, varaklar, kadifeler, kristaller arasından atım atarsınız.
Ötekine kolej binalarındaki sade yaşamlardan.

Birinden mahkumlar geçti, günahlarının pişmanlığıyla iç çekerek. Yoldan geçenler ahlarını işittiler.
Diğerinde ise, bugünlerde İngilizler gelen İtalyan turistlere ‘burayı tanıdınız mı?’ diye sorarlar mutlaka .

İngilizler bu köprüyü neden buraya inşa etmişler acaba? Sadece iki binayı bağlasın ve bir de turistik bir unsur olsun diye mi? Sadece bu değil. İki köprü arasındaki asıl bağ, İngiliz şair Lord Byron’dır.

Bilen bilir, orijinal olan Venedik’tekidir. Taa 1600’den kalma. Köprü bu adı Byron’ın katkılarıyla 19. yüzyılda almış. Byron yaşamının bir dönemini Venedik’te geçirir. Sarayla zindanı bağlayan bu köprüden geçen tutukluların acısını derinden hisseder. Orta çağda engizisyonda yargılanıp cezaya çarptırılan tutuklular buradaki zindana atılırmış. Bu zindanda Galileo’nun ve Casanova’nın da yattığı biliniyor. Köprüde bulunan parmaklıklı pencerelerden baktığınızda Venedik körfezi ve açık deniz görünür. İşte burada hayata, denizlere ve Venedik’e son kez bakan tutukluların derin bir iç geçirdiğini düşünmüş olmalı romantik şair Byron.

Byron’ın Oxford’la ilgisi ise daha eski. Şair birkaç yıl Oxford’daki bir kolejde eğitim görmüş ve ilk şiirlerini burada yazmış. Oxfordlular da kendi kentlerinde okumuş Byron’ın etkisiyle onun bu kadar etkilendiği köprüden bir tane de kendi şehirlerine yaptırmışlar (1913’de) . Bu şekilde Byron’ı ve onun Venedik’te geçen günlerini Oxford ziyaretçilerine gayet güzel anımsatmanın yolunu bulmuşlar.

Her şeyi turistik hale getirme becerisinde İngilizlerin ellerine su dökmek ne mümkün!

Sait Faik’ten bir anı

Posted On 22 / Ekim / 2006

Filed under Edebiyat

Comments Dropped 14 responses

adayerlileri.jpg

Adapazarı’nda doğmuş, ömrü İstanbul’da geçmiş Sait Faik’in neden Bursa Lisesi’nde okuduğunu merak ettiniz mi hiç? Bu bir yaramazlığın ve sürgünün hikayesiymiş meğer. Hazır Haydarpaşa Lisesi öğrencilerinin yaramazlıkları da gündemdeyken paylaşmak istedim… Yine Bursa Lisesi mezunu olan gazeteci Hikmet Feridun Es, Sait Faik’in kişiliğini de ortaya koyan bu anısını (Hayat Haziran 1954) şöyle anlatıyor: 

Arapça hocası kürsüye doğru ilerledi. İskemlesine oturdu.Fakat oturmasıyla yerinden fırlaması bir oldu. Sonra öğrencilere dönerek sordu:

-Bu iğneyi benim minderime kim koydu?Sınıfta çıt yok.

-Söyleyin diyorum! Kim koydu bu iğneyi? Ağzını açan olmadı. Hoca efendi köpürdü:

-Şayet cevap vermezseniz hepiniz sürgüne gidersiniz! Sürgün! O da ne? Bu kelimeyi ilk defa işitiyorduk. Arapça öğretmeni biraz daha bekledikten sonra:

-Peki öyle ise! Dedi ve eteklerini savurarak sınıftan çıktı gitti. O gün İstanbul Lisesi allak bullak oldu. Ertesi gün hocanın minderine iğne koyan 41 haylazdan bütün gazeteler büyük başlıklarla bahsettiler. Bir hafta sonra da karar verildi. Salih hocanın dediği çıkmıştı. 41 yaramaz İstanbul Lisesi’nden Bursa Lisesi’ne sürgün gönderildi. İşte Sait Faik’i ben bu yaramazlar sınıfında, 41 sürgünün içinde tanıdım. Sınıfta o benim arkamdaki sırada otururdu. Sait sürgüne gitti ve Bursa Lisesi’nden mezun oldu. Küçük bir toplu iğne hayatındaki ilk virajı çizmişti. Yıllarca bu iğne hadisesini unutamadı. Mektepten ve Salih hocadan her söz açıldıkça:

-Ne de efendi adamdı! Nasıl elimiz vardı da o iğneyi minderine koyduk! Diyordu.

***

Aradan yıllar geçti. Bir gece yarısı Sait Faik’i Beyoğlu’nda Ağa Camii durağında gördüm. Büyük bir haberi varmış gibi önümü kesti.

-Ne oldu biliyor musun? Dedi. Merakla yüzüne baktığımı görünce anlatmaya başladı:

-Salih hocayı gördüm!

-Nerede?

-Eyüp Sultan’da. Yanına koşup elini öptüm ve “Hoca efendi, bizi affettin mi?” dedim. Hoca şaşırdı. Sonra ”Niçin sizi affedeyim? Sebep ne?” dedi. – Hani şu iğne meselesi hoca efendi.” Elini öptüğüm zat büsbütün afalladı. “Evladım! Sen yanılıyorsun galiba. Beni birisine benzetmiş olmayasın” Bu sefer ben şaşaladım. “Siz Arapça hocası Salih efendi değil misiniz?” Güldü. “Yok çocuğum. Ne münasebet. Ben Arapça hocası değilim. İsmim de Salih değil.” Bu sefer boynumu büktüm. “Bir çocukluk yaramazlığının vicdan azabı içindeyim hoca efendi. Benzettiğim kimse olmasanız bile zararı yok. Onun namına beni affetseniz de şu iş olup bitse.” Hoca gülümsedi. “Affettim gitti oğlum.” Bir daha elini öptüm ve ayrıldım. Sait Faik durdu ve bir yükten kurtulmuş gibi:

-Oh be yahu… Hafifledim vallahi! Bir vicdan azabı onu yıllarca adım adım takip etmişti.***

Bu anıya başka bir sınıf arkadaşının ağzından kısaca değinildiğini görmüştüm (Sait Faik Abasıyanık 90 Yaşında, Bilgi Y.1996). Fakat Hikmet Feridun Es’in ayrıntılı anlatımıyla bildiğim kadarıyla henüz kitaplara girmiş değil. Bu ilginç anıyı biraz da o zamanki disiplin anlayışını göstermesi açısından yazmak istedim. Elbette Sait’in o duyarlı kişiliğini ele veren yanı için de…

Nedir Attila İlhan bir ‘78’li için?

Posted On 7 / Ekim / 2006

Filed under Edebiyat

Comments Dropped 6 responses

atilla_ilhanBiz 78’liler söylediklerimizle değil, söylemediklerimizle var olduğumuzu sanırız. Attila İlhan ise her zaman söyledikleriyle var. Söylemek gerek:
Onunla ilk tanıştığımızda emekçiye gazeller söylüyordu Attila İlhan; Grev oylaması yapılan günlerdi. Fabrikalarda sokak tiyatrosu yapardık. Allende Allende diyordu haber spikerleri. Anlıyorduk Şili’nin ve Jara’nın destanını. Gizli yargılanıyorduk onunla birlikte ağır cezada. Akşamları haberleri Viet-Kong basıyordu. “Toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü” diyordu. Anlıyorduk.

Salı Zinovyef çarşamba Radek perşembe Bukharin kurşuna diziliyordu. Anlamıyorduk. Prag’ta “bir komünist kendini asıyor”du. Yine anlamıyorduk. “Sen de birgün elbet ferahfezayı seveceksin diyordu” en solcu bildiğimiz öğretmen. İnanmıyorduk.

Dev-Lis’i polis basıyordu. Eski yeni Bomonti bahçelerine saklanıyorduk. Yasak broşürlere bakmıyorlardı bile. Silah arıyorlardı habire. Çoluk çocuğun elinde tabancalar. Genç ölüler Beyazıt sokaklarında. Hep “ellerimizde yüreklerimiz.” Kuru fasulye kazanı kaynıyordu Beşevler derneğinde. Kızların gözlerini karıştırıyordu Attila İlhan “dumanlı bir eylül akşamı loşluğuna.” Bulgar kaçağı tamirci Çiftehavuzlar’da komünizm dersi veriyordu. Nişantaşı gençleri Taşlıtarla’da gecekondu tutuyordu. “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı,” herbiri. Hisarüstü halkına “bilinç” taşınıyordu. Sonra geçti günler; “şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız.”

Taksim’in ıslak karanlığında son otobüse yetişememek, onu görmekti Pandorosa’da. Yahut Alayköşkü’nde Sanat Olayı’nda, o ne kadar tutuklunun günlüğünü tamamlayıp başka günlüklere kucak açmış olsa da. Oysa “ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız.” Oysa “gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız.”

“Gün döndü geceler uzar hazırlık sonbahara
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız.”