Öğretmenler gününde bir ilkokul anısı

Posted On 24 / Kasım / 2006

Filed under Güncel, İzmit

Comments Dropped one response

(Sevgili ilkokul öğretmenim Habip Barut’un anısına) 

Zamanlardan bir eski zaman. Şimdi bir efsane olup olmadığı tartışılan “Aya ayak basıldı” yılları. Siyah önlüklü bir küçük kızım daha. Henüz ek derslik yapım zamanları gelmemiş okulların; yani önlerindeki bayrak direkleriyle ilkokul binaları hep dikdörtgen. Öğretmenimle tanıştığımız gün ilk derste açıkladı soyadıyla sorunu olduğunu. Soyadı Barut’tu gerçi ama bilgiyi sevgiyle öğretirdi. Okuyan, düşünen, öğrencilerinin de öyle olmasını bekleyen bir öğretmendi. İlkokulu bitirdiğim yaz taşındık o şehirden. Öğretmenim beni gittiğim yerde yalnız bırakmadı; mektuplar yazdı. İlk yıl yazdıklarında ortaokula kayıt olamayan bir sınıf arkadaşımla ilgili şu satırlar vardı:

“Bugün beni sınıf arkadaşın H. ziyaret etti. Ortaokula gidemeyecek. Dağıldı anlattıkça yoksulluğunu. Babası tekel işçisi, ciğeri çürük. O ağlayınca dayanamadım, ben de ağladım. Arkadaşlarınla onu elbirliğiyle okutmaya karar verdik…”

12 mart günleriydi. Bu öğrencisiyle ağlayan öğretmenin kaderi, ne yazık ki ondan sonra hep hapisler ve sürgünle gelen hastalıklar oldu. En sonunda kalbine yenik düştü.

Öğretmenin bir mum gibi eridikçe etrafını aydınlattığını söylerdi hep. Ben onun bir mum değil bir güneş olduğuna inanıyorum. Öğrencilerini yalnız aydınlatan değil aynı zamanda sevgiyle saran, her zaman ısıtan bir güneş. Galiba onun sırrı öğrencilerini çok sevmesiydi.

“Yazacaksın küçük kızım, yazacaksın tahtaya taşa; olmadı havaya.”

Böyle demiştin sevgili öğretmenim. Bu yüzden bu anıyı yazmak boynumun borcu. Nurlar içinde yat… Senin şahsında tüm öğretmenlere saygı, sevgi…

 

Doğan (Kardeş) Apartmanı

Posted On 15 / Kasım / 2006

Filed under İstanbul

Comments Dropped 11 responses

Beyoğlu İstiklal caddesi üzerindeki binalara geçerken bakar mısınız? Ne güzelleri vardır onların. Hele benim gibi Art Nouveau sevenlerin gönüllerini şenlendirirler. Mısır Apartmanı, Botter Apartmanı gibi.

Peki ya cadde üzerinde olmayanlar? Apartman sakinlerinden özür dileyerek onlardan birinden Doğan Apartmanı’ndan söz etmek istiyorum. Çünkü bu kuytu mimariyi keşfetmek, İstanbulluyum diyenlerin boynunun borcu bence. Benimse ‘işte ideal ev burası olmalı’ dediğim yer. Aynı zamanda hem şehrin içinde, hem şehrin dışında bir yer olduğu için.

Bilenler bilir Beyoğlu’ndaki en güzel tarihi yapılardan biridir Doğan Apartmanı. Fransız stili pencereleri, şimdilerde nefti yeşil kepenkleri ve ferforjeleri vardır. Yeri mi? Kuledibi’nde, dar ve loş bir sokak içinde. 

Manzarası şahane: 360 derece İstanbul!

Adını Kazım Taşkent’in küçük yaşta ölen ve Doğan Kardeş dergisine de ismi verilen oğlu Doğan’dan alır. Yani buranın ilk sahibi Kazım Taşkent’tir.

İç avlu. Deniz manzaralı ve bol ışıklı. Bu avluya bakan bir balkonda çay içmek… Ne büyük zevk…

Çatı katında spor salonundan başka bir de kitaplık. Düşünün kitaplığı olan bir apartman! İnsan o çatıda manzara seyretmekten kendini alıp kitap okuyabilir mi acaba? Karşısında Marmara’ya akan mavi ırmak, kırmızı çatıları Ceneviz İstanbul’unun ve bembeyaz martı çığlıkları…

Ben İstanbul’u bu eski sokaklarda sevdim. Hala bu şehirde yaşamanın bir anlamı da bu sokakların, bu yapıların varlığı benim için. Kuledibi’nde, Süleymaniye’de, Akbıyık’ta, Kuzguncuk’ta, Rumelihisarı’nda… Kimi Ceneviz, kimi Osmanlı kimi Cumhuriyet dönemi yapısı. Gönül ister ki en yaşlıları ve gün görmüşleri aynı zamanda en bakımlıları olsun.   

Bülent Ecevit ve Omurgasız Aydınlarımız

Posted On 7 / Kasım / 2006

Filed under Güncel

Comments Dropped 10 responses

Yedi sekiz yaşlarındayken oğlum, Sakarya’nın sulak alanlarında yetişmiş uzun kavaklara bakıp “aaa, dev segoyalar!” demişti. Bizim aydınımız (?) da bir çocuğun yanılgısıyla ve üstüne üstlük soğuk nazarlarla tepeden bakar insanına bu toprakların. Evet Türk aydını halktan kopuktur. Siyasi düşünceleri sonunda dar grupçuluk noktasına evrilmiş olsa da Ecevit halktan kopuk biri olmadı. Ecevit’in en hayret ettiğim ve bugün en çok örnek alınmasını istediğim yanı budur.

Yerli fakat kendi toprağına yabancı yazarları okuyarak, Amerikan filmi izleyerek aydın olduğunu ve hem de herkesin kendisi gibi Amerikan filmlerinde yaşadığını sanır Türk aydını. Bu topraklardaki halkı referans almaz. Filistenlik bu olsa gerek… Batının kinik aydınları Türkiye’de kimseyi aydın yapamaz ne yazık ki! Hem yalnız her koyunun kendi bacağından asıldığı günümüzde değil, eskiden beri böyleydi bu. İnönü’lü CHP de bunun en somut örneğidir.

Ezber bozucudur… Ecevit, bu crème de la crème aileden gelen adam ise köylüden, işçiden, emekçiden yana oldu. Köy-Kent projelerine yaşamını koyabildi; “toprak işleyenin su kullananın” diyebildi. Grev ve Lokavt Yasasının çıkarılması, maden işçilerinin yaşama koşullarının iyileştirilmesi için yaptıkları unutulmazdır. Basın emekçilerinin hakkını koruyan 212 sayılı yasayı da ona borçluyuz. (Burada bir aygın/aydın kategorisi olarak basınla ilgili bir parantez açmak gerek. Çünkü 212’den köşeciler hiç söz etmiyor bugün. Neden? Çünkü holding basını olmayı, başkasının sesiyle konuşmayı tercih ediyorlar. Ecevit’e övgüler düzerken bundan da bahsetmeleri gerekmez mi? )

Ya Amerikan ambargosu pahasına Batılı güçlere direnişi? Haşhaş ekim yasağına, ABD’nin Kıbrıs politikasına karşı koyabilen başka bir başbakanımız olabildi mi? Ne yazık ki aldığı o kadar övgünün arasında basın yasası gibi bu da yok. Çünkü bizim aydınımız, basınımız halktan kopuk olduğu kadar da omurgasız. Ecevit’in insancıllığını dile getirerek, romantik bir Ecevit portresi çizerek görevlerini tamamladıklarını sanıyorlar. Oysa Ecevit’ten alınacak önemli derslerden biri de onun bugünlerde gerçekten mumla aradığımız omurgasını kaybetmemiş aydın yüzü değil midir?