Behçet Necatigil (1916-1979)

Posted On 20 / Aralık / 2006

Filed under Güncel, Şiir

Comments Dropped 12 responses

“Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı”

13 Aralık Behçet Necatigil’in ölüm yıldönümü. Çizdiği yaşam çizgisi kısa ve alçakgönüllüdür Necatigil’in. Doğum ve ölüm tarihleri arasında kısacık bir çizgi. Bu mütevazı Türkçe ustası sade hayatların, dar gelirli küçük insanların ve İstanbul’un mütevazı semtlerinin şiirini söyler bize. Tümüyle bir burukluktur yaşadığı ve anlattığı iki yüzlü insanlar arasında. Sanki fena vurulmuş bir daktilo gibi. Arkasında mavi ince bir çizgi bırakıp gider. Ümidi korkusu sevinci ne varsa o kısa çizgidedir.

 

Kimi zaman çok soyuttur anlattıkları:

“Çoklarından düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Eğilip alıyorum

Solgun bir gül oluyor dokununca.”

 

Kimi zaman da göndermelerle dolu olsa da alabildiğine somut:

“Bir kenara yığılı

Elmaların başında

Çömelmiş dört beş kişi

Ayırıyorlardı

Biraz daha sağlamı

Biraz daha irisi.”

 

Hiç iri laflar etmeden çağının tanığı olur…

Beşiktaş’taki evinden uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptığı Kabataş Lisesi’ne her sabah o geniş, çınarlı yoldan gider. (Ne hoş sabah akşam yayan, gitmek aynı kaldırımdan. ) Giderken insanları görür: yalnız bir kız, deniz kenarına hava almaya çıkmış yoksullar, ortamın bozulduğunu gören, çocuğunun okuldan eve akşam nasıl döneceğini düşünen ana babalar…

Akşam olduğunda evin yolunu tutar. Gecelik saltanatı evdedir ne de olsa:

“Kavuştum çoluk çocuğuma,

Koltuğuma uzandım, rahatım.

Kahvem içime sindi

Başladı gecelik saltanatım.”

Çalışmaya oturur. Penceresinden sokaktaki evleri görür, dar yaşamlardan kaçmak isteyenlerin evlerini. Ev halini yazarken evde bir saadettir gördüğü:

“Evin –de hali saadet

Isınmak ocaktaki alevde

Sönmüş yıldızlara karşı

Işıklar varsa evde.” 

Düşünür yoksul evlerini, bir de evsizleri:

“Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı

Kulübeler,evler, hanlar, apartmanlar

Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı

Ama size hiçbir hisse ayrılmadı

Duvar dipleri, yangın yerleri halkı,

Külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar!”

Artık çarpık kentleşme başlamış, ahşap evlerden apartmanlara geçilmiştir. Kapı komşuları dul kadınının üç kızı vardır, durmaksızın dikiş diker. Öteki komşuları kimdir bilmez apartmanda yaşayanlar.

Misafirliklere gidenleri yazar. Rahat ve sade evlerde gece yarısına kadar oturan misafirler bir türlü anlamaz evlilikleri…

Maddi ve manevi darlıklar, sıkışıklıklar içinde yaşar Necatigil’in insanları:

“odalar dar dolap

kitaplara eşyalara kedilere

dolu taşıtlar…kendine

yer aç!”

Niçin evleri bu kadar çok yazar? Çünkü ışıkları yanan bir ev ve aile akraba yanında büyümüş bu öksüz şair için mutluluğun anahtarıdır:

“Gene de hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen

Bu korkunç boşluktan, diyorum.

Kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak

Ne avuntular dışarda.

Dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca

Evcek, evlerde yaşar yaşarsa!”

 

Kimi zaman yoksulların parkı Barbaros Meydanı’ndan denize bakar. Çocuklarının arkasına kalan ninelerin derdiyle dertlenir. Savaş meydanında ölen erleri düşünür, insanlık sevgisi lafta kaldı diye yazar.

Yaz döneminde eş ve çocuklarını yazlığa yollayan bir orta hallidir. “Eylül sonuna kadar kalın, ben istediğiniz kadar para, bin, iki bin, üç bin gönderirim”, der ozan. Doğayı sevmekte, doğayla kolayca bütünleşmektedir. Zaman zaman da kırların şiirini yazar:

“Tam otların sarardığı zamanlar

Yere yüzükoyun uzanıyorum

Toprakta bir telaş bir telaş…

Karıncalar öteden beri dostum. 

Tabiatla haşır neşir

Kırlarda geçen ikindi vakti…

Sakin,dinlenmiş,rahat,

Bir gün daha bitti.” 

Kuru çiçekler biriktirir sayfalar arasında. Onun için anlamı büyüktür kuru çiçeklerin:

“Ben oraya koymuştum almışlar,

Arasına sıkışık saatlerin.

Çıkarır bakardım kimseler yokken;

Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.” 

O içimizden biridir. Kendi halinde semtlerde, orta halli yahut yoksul hanelerde gece gündüz, yaz kış gölgesi gezinmektedir. O şimdi kitaplarda bir çizgilik yerde hapis de olsa bize seslendiği yer yüreğimizin tam içidir: 

“Dışarıyı dinleme içerdeyim

Kımıldayan perdenin şimdi az berisinde.

İnsan kimi geceler niçin uğrar dışarı?

Bir gerçeğin içinde kendini dinlediyse.”

 

***

Sevgili Necatigil, gizli bahçenizde açan nice çiçekler vardı. Vermeye az da bulsanız, vakit olmasa da aldık kabul ettik ve çok sevdik… 

Reklamlar

Güllerin Sessizliği

Posted On 5 / Aralık / 2006

Filed under Doğa, Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 15 responses

gul-buketi.jpg

RİNDLERİN ÖLÜMÜ   

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış; 

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. 

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış 

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.  

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; 

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. 

Ve serin serviler altında kalan kabrinde 

Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.                            

Yahya Kemal BEYATLI   

Şu alışveriş merkezlerinin korkunç uğultusu şehir kışlarını ağuluyor. Ne çok konuşuluyor günümüzde. İnsanlar konuşmayı aşkla seviyor. Lafla pilav pişerse, dağ kadar yağı benden… Büyük şehrin gürültüsünde en çok aklıma güller düşüyor. Tanrı misafirinin suyu taşırmayan bir gül yaprağı olduğunu anlatan o Uzakdoğu öyküsünü bilirsiniz*… Anadolu’nun, Doğu’nun, giderek Asya ve Uzak Doğu’nun insanı dolu kaplara bile sığabilen insandır. Doğu’da anlatmak istediğini konuşmadan anlatma becerisine sahip insanlar yaşar. Sükut gül yaprağıdır. Suları taşırmaz asla. Büyük şehirlerimizde bunu anımsayan, özleyen kalmadı gibi.  Yahya Kemal Rindlerin Ölümü’nde gülleri asude bahar ülkesine yakıştırıyor. O güller bülbül sesinden başka çıt çıkmayan sessiz bahçelerin gülleridir. Gülü şiirlerine ençok taşıyan şairlerimizden olan Hilmi Yavuz için de gül asude bir sessizliktir.  Ses kendini güle,  gül kendini sessizliğe dönüştürür H. Yavuz şiirinde. Sessiz bir gül bahçesi olur hayat.  Sevdalar bile bağırmadan, sessizlik içinde yaşanır bizim geleneklerimizde. Sevdanın sessiz işareti güldür. Doğunun Sevdaları bir susuştur diyor şairimiz. Duyulmayanı duyuran ise bir soluk gül. “Sevda, belki bir susuştur/Ve kim bilir nasıl ve nerden gelen bir türküyle duyulmayanı/Bir soluk güldür, ki duyurmuştur” (Doğunun Sevdaları III)

Artık ne böyle sevdalar ne böyle sessizlikler kaldı… Gül mevsimi değil biliyorum. Yine de gül kuşu gibi gülden güle dolaşıyorum bu günlerde. Kışın soğuğunda, şehrin patırtılı hayatında gülleri arıyorum. Elimde bir kitap var: Güller Kitabı**.  Yazar kitabında Türk kültürünün çiçek macerasını anlatıyor gül üzerinden. Gülle ilgili duyarlığımızın izlerini sürüyor edebiyatta, sanatta ve günlük yaşamda. Bizi tarihte bir gezintiye çıkarıyor. Birlikte Osmanlı’nın, eski edebiyatın gül bahçelerinde dolaşıyoruz. Kalabalık ve kasvetli kış kentlerinin gürültüsünden uzaklaşmak isteyenler için… Okudukça Hafız’ın kabri olan bahçede güller açıyor kanayan renkleriyle. Okudukça anlıyoruz ki bir inanç uğruna can verenlerin kanından oluşur en güzel gül. “Her açılan gülde yepyeni bir Şiraz görünür”. Penceresiz odalarda Isparta gülleri toplanır. Sonra güller dağılır. Kış gelir. Rindler ölür.Ozanın dediği gibi henüz vakit varken güllere sarılmalı…***   

NOTLAR :

*Uzakdoğu`da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini 
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli 
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan 
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı 
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. 
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. 
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, 
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan 
sonra söz`süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, 
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. 
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar 
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. 
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz 

demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir 
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. 
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak 
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir 
gül yaprağına her zaman yer vardı…
 

** Güller Kitabı, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, 2006

***”Gather ye rosebuds while ye may”, Robert Herrick