Güvercinlerin en karasıydı…

Posted On 21 / Ocak / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 3 responses

Onu ben, sen, o, bizler, hepimiz öldürdük. Onu o atılan birkaç kurşundan önce yalnız bırakarak bizler öldürdük. Hepimizin yapacağı bir şeyler vardı mutlaka… yapmadık, yapamadık… O kendisini maruz bırakıldığı psikolojik işkencelerde kuş ürkekliğinde hissederken biraz daha diğerkam olup ona bir parça daha yaklaşamadık. Ama belki biz de yetmezdik, herkes gelmeliydi, daha çok olmalıydık. Hiçbir zaman o kadar çoğalmayı başaramadık ne yazık. Yine de…

…Tarihi halklar yapar. Kahramanlar değil. Ülkenin koyu karanlığa çekildiğinden dem vurmak doğru mu? Çocuklarımıza karanlık bir dünya bırakacağımız endişesi herkeste. Peki yalnız kendi çocuğumuzu kurtarmayı hedefleyerek, dünyanın aydınlık bir yer olmayacağını görmüyor muyuz? Kendi çocuğumuzu kurtarıp dünyanın neresinde saklamayı düşünüyoruz? Böyle bir yer yok ki…Kimden medet umuyoruz? Biri gelip bizi derin karanlığımızdan çekip çıkarsın diye mi bekliyoruz?

Ben uğraştım, olmadı diyenlere değil sözüm. En azından demokratik tepkisini bile ortaya koymayanlara. Kendi kişisel karanlığında yaşayıp ortaya bir mum yakmayanlara. Ne öneriyorum? Bu cenazeye katılmayı en azından…

Hiç Ermeni arkadaşınız oldu mu sizin? Şurada yazmıştım ben ilk tanıdığım Ermenileri. Onlar tutuktular bizlerle konuşmakta, sınıf arkadaşı olsak da. Rumelihisarı’ndaki ev sahibim de. Ama yine de bana keşkek ve Ermeni yemekleri taşımaktan vaz geçmezdi. Ancak zamanla anladım bu tutukluğun nedenini. Anladım ki insan paranoyasından karşısındakini tanıdıkça kurtuluyor gerçekten.

Tarihi daha çok ve önyargısız okuyalım; daha iyi öğrenelim, beynimizdeki engelleri kaldırmak adına. Hoşumuza gitmeyecek de olsa gerçeklere gözlerimizi kapamayalım. Bununla yükümlüyüz artık. Özgürlükleri içimize sindirmekle de. Hrant Dink’in hatırasına böyle daha iyi sahip çıkmış oluruz.

Şehir arkandan gelir

Posted On 18 / Ocak / 2007

Filed under Edebiyat, Sanat

Comments Dropped 2 responses

Her yolculuk başladığı yerde bitiyor. Hayat dahil...İster hayatın göç temizliği olsun, ister sürgün, ister sıradan bir yolculuk; hepsi de bir halkanın tamamlanması gibi başa dönüp kapanıyor.  Semih Kaplanoğlu’nun ödüllü filmi Herkes Kendi Evinde’deki genç adam, anne ve babası öldükten sonra anayurdunu terk edip uzaklara gitmeye karar veriyor. Bu amaçla babadan kalma zeytinliklerini satmak istiyor. Genç adamı durduran, baba ocağının özlemiyle yanan bir sürgün olan amcasının geri dönüşü oluyor.  Teo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Birgün filminde üç sarı yağmurluklu bisikletli var. Hayatının son günlerindeki şair, 1) merhum karısıyla ve annesiyle yani geçmişle, 2)Arnavut göçmen çocuğun nezdinde çocuklarla yani gelecekle, 3)şiirle yani yaptığı işle hesaplaşıyor. Gitmeden önce adeta bir göç temizliği yapıyor. Yarım kalmış bir şiirin yani kendi hayatının peşine düşüyor. Ve orada yalnızca kendi emellerinin peşinden koştuğu bir hayat görüyor . Sevdiklerini ihmal ettiği bir hayatın pişmanlığını yaşıyor bu yüzden. “Neden anne, mutlu olduğum anlarda evde duyduğum tek ayak sesi kendiminkiydi?” diye soruyor. Filmdeki Arnavut çocuk ise bir kaçak göçmen. Henüz bir pişmanlığı olamayacak kadar küçük. Vatanına özlemini Ah Selim şarkısıyla dindirmeye çalışıyor . Yol filmlerinin çoğu hep geri dönüşle bitiyor. Kahramanlar yolculuklarda aslında kendilerini aramakta, kim olduklarını anlamaya çalışmaktadır. En sonunda döndükleri başlangıç noktasındadır ki kendilerini bulurlar.  Örneğin oldukça eski bir film olan Wim Wenders’ın Paris-Texas’ı da bunlardan biridir. Bergman’ın Yaban Çilekleri filmi de bir yolculuk temelinde geçmişle hesaplaşmayı anlatır. Ya da son dönem filmlerinden Broken Flowers.  

Hayatın ve sanatın söylediği şu: Yedi denizde rüzgarlarla şişirirsin yelkenlerini. Ama gurbet zordur; yavaşça tüketir insanı. Gurbette, yedi iklimde dolaşıp da geri dönersin hep. Çünkü ana kucağı gibidir, şefkat doludur doğduğun yer.  İnsan kendinden, ardında bıraktıklarından istese de kaçamaz zaten. Kavafis yeni bir ülke bulamazsın, / başka bir deniz bulamazsın / bu şehir arkandan gelecektir der o ünlü şiirinde yolculara. Dönüp dolaşıp doğduğu, ait olduğu şehre varır insan hep. Yolculuk, yani kendini arayıp bulmak uğruna nice kentler, ülkeler terkedilmiştir oysa. Odiseus ‘un o uzun yolculuğunu düşünün. Daha yakın bir örneğe gelirsek, bir Avrupa ülkesine kapağı atmak için evini, barkını terk eden çok oldu 12 Eylül’ün baskıcı günlerinde. Odiseus en sonunda ülkesine döner. Politik sürgünlerin bir gün yurtlarına döndükleri gibi. Yurdun, şehrin tuzaklarla, yorgunluklarla dolu da olsa, senin yerindir, senin şehrindir çünkü. Gel bu şehrin havası böyle kalsın, tuzakla dolmuş her yer/ yorulmuş tüm bedenler acep neden?/bırakmam, terk etmem ben gitmem bu şehirden der bir Candan Erçetin şarkısı.

Eninde sonunda her yolculuktan, her sürgünden, her kaçıştan dönülür bir gün. Ve yolculuklar hep başladığı yerde biter. Asla yeni bir yerde değil. Akşam ezanı okunup eve dönme vakti geldiğinde çocuk tekerlemesi şöyle der: Herkes evine, evi olmayan... Ruh kendi evinde var olur. Kendi öz yurdunda kendini gerçekleştirir. Olamazsa, kara yıkıntıları arasında ömrün, insan hep geçmişini arar; gözleri kapalı o eski şehre bakar. Sessizce ve kimi zaman uzaktan da olsa, konuşmalı insan şehriyle. Yakınlarımız gibi şehirlerimiz de ihmale gelmez ne de olsa.  

Rifat Yüce

Posted On 11 / Ocak / 2007

Filed under İzmit

Comments Dropped 4 responses

roseinfrontofawindow.jpg

Bu blogda İzmit’in değerli ancak artık unutulmuş kişilerinden de kayda geçmesi açısından bahsetmek isterim. İşte bunlardan biri de Rifat Yüce, nam-ı diğer Yüce Bey. İzmit’in Kurtuluş Savaşı dönemindeki ileri gelenlerinden, çevresini de aydınlatmayı görev bilen aydınlarından. Hoca, tüccar ve yerel gazete sahibi. Hocalığı İstanbul’da bir medresenin mezunu olmasından ileri geliyor. Kocaeli Tarih ve Rehberi adlı hacimli kitabın da yazarı.

Kocaeli Tarih ve Rehberi adından anlaşılacağı gibi Kocaeli’nin ve o zamanlar aynı il sınırları içinde olan Sakarya’nın ilkçağdan başlayarak tarihini ele alır. Yazarın bizzat şahit olduğu Kurtuluş Savaşı dönemini ayrıntılarıyla inceler. Taa 1945’te ilk ve (bildiğim kadarıyla) son defa basılan bu kitap Kocaeli ve civarının en eski ve kapsamlı tarih kitabıdır. Basıldığı yer Türkyolu Bizimşehir matbaası. (Bu matbaanın adı size bir yerden tanıdık geldi mi? Varlık dergisi sürekli yazarlarından Naci Girginsoy bunun ünlü Amerikalı yazar Edward Albee’nin oyunu Our Town’dan geldiğini çıtlatmıştı bendenize. Naci Girginsoy, Avni Öztüre ile birlikte Bizimşehir adlı bir de dergi çıkardı. Naci Bey’i de bir başka yazıda anlatmak isterim. Hikayesi olan insanlardandı.)

Rifat Yüce bu kitabın 18 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu söyler önsözünde. Kocaeli tarihinden sonra “Osmanlıların son zamanlarında Kocaeli’de olup bitenlerden bilhassa içinde bulunduklarımı ve yakinen bildiklerimi ve Cumhuriyet devrine geçerken, Milli Mücadelede halkın kurtuluş yolunda nasıl çalıştıklarını izah” ettiğini belirtir. Kitabın en önemli yanı birtakım tarihi kanıtlara dayanılarak Kocaeli yöresinin Bizanstan da eski halklarının Türkler olduğunu öne sürmesidir. Bu uzun araştırmalara ve birinci elden anılara dayanan kitabın bence mutlaka yeni baskısı yapılmalıdır.

Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam adlı kitabında Rifat Yüce’ye ve sözü geçen kitabına şöyle değiniyor: “Milli Mücadele döneminde Geyve Boğazı’nın geçilmezliğini, Rifat Yüce güzel bir cümleyle ifade etmiştir: “Geyve Boğazı’ndan zorla geçen bir şey varsa, o da Sakarya Nehri’nin bulanık sularıdır” (Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, c. I, III. baskı, İstanbul 1973, s. 155. Kocaeli Tarih…, s. 97.)

İzmit’in orta yerinde küçücük bir cami olan Tepecik Camii’nin hemen yanında Rıfat Yüce’nin ailesinin evleri bulunuyordu. İki kızı ve bir oğlu vardı. Büyük kızının evi ise sanırım Erkek Sanat Okulu’nun karşısındaki sokaktaydı. Kendisi o sıralar hayatta olmamakla birlikte çocukluğumda bir vesileyle bu evi ziyaret ettiğimi anımsıyorum. Pencereleri jaluzili, büyük bir bahçe içinde ve iki katlı bir evdi. Bu tanışıklığın sebeplerinden biri Rifat Yüce’nin ailemizdeki adıyla Yüce Bey’in babamın eğitimine önayak olmasıdır. Hayırseverliğine birçok İzmitli yakından şahittir zaten.  Örneğin kendi adını taşıyan bir köy okulu kazandırmış memleketine. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kandıra’nın o zamanki ilk köy ilkokullarından biridir bu okul. (Çandı tabir edilen geçme tahtalardan yapılmış Karadeniz’e özgü bir stille inşa edilmiş bir caminin yanıbaşındadır bu taş duvarlı ilkokul. Osmanlı ahşap camisi ve Cumhuriyetin taş ilkokulu, şimdi her ikisi de harap durumda ne yazık ki.)

Rıfa Yüce adı geçen kitabında bahsettiği gibi 150’liklerdendir. Yani Malta sürgünüdür. Sürgün dönüşü Ankara hükümetinin yanında yer almıştı. Prof. Dr. Sabahattin Özel Milli Mücadelede İzmit-Adapazarı ve Atatürk adlı kitabında (Derin Yayınları, 2005) Rifat Yüce’nin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yönetim kuruluna seçilişini şöyle anlatıyor:

“1922 Temmuz’unda İzmit’te Müdafaa-i Hukuk seçimleri yenilendi. …Seçimleri kazanan adaylar ve aldıkları oylar şöyleydi:…Tüccardan Hoca Rıfat Efendi (Yüce) 31 oy…” (agy, sayfa 45). Ayrıca yine paralel çalışmalarda bulunan Türk Varlığı cemiyetinin umumi katipliğini de yapmıştı (agy, sayfa 44).

İzmit kültürüne çıkardığı gazete ve yayımladığı kitaplarla katkıda bulanan bu hayırsever ve aydın insanı rahmetle anıyorum.