Bir Savaş Hemşiresinin Çanakkale Anıları

Posted On 18 / Mart / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped 5 responses

Aşağıda alıntıladığım yazı birkaç bakımdan önemli:

1. Bugün 18 Mart Çanakkale Şehitleri günü. O günleri yaşamış birinin ağzından dinlemenin çok aydınlatıcı olduğunu sanıyorum.

2. Savaşa bir kadının penceresinden bakıyor. Oysa savaş hep erkeklere ait bir alan olarak bilinir.

3. Yüzyılımızın insanı bireyciliğin doruklarında yaşıyor. 1915’de hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Bugün bir vatan savunmasına ihtiyaç duyulsa acaba sonuç ne olurdu?

***

Savaş hemşiresi olmak ölümden korkmamak demektir. Safiye Hüseyin Çanakkale Savaşları’nda gönüllü hemşire olarak görev yapmış bir Osmanlı kızı. Safiye Hemşire Çanakkale Savaşları’nı Hikmet Feridun ES’e şöyle anlatmış:

Evet savaşa iştirak ettim Çanakkale’de uzun müddet kaldım. Çanakkale’de savaş başladığında Alman Salibiahmer (Alman Kızılhaçı) ile bizim Hilal-i Ahmer Cemiyeti birleşmiş, Reşit Paşa vapurunu hastane gemisi yapmıştık. Ben bu geminin hasta bakıcısı olmuştum. Reşit Paşa vapuru Çanakkale’ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti. ….Vaziyet tehlikeli dediler… Ne vapuru olursa olsun… İster hastane vapuru ister Kızılay ister Salibiahmer, İngilizler —- tutuyorlar.
Reşit Paşa’ya bindik. Çanakkale’ye geldik, Akbaş Mevkii’nde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının…
********************Yaralıkları aldık, dönüyorduk… Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık. Süvari müthiş bir haber verdi:

– İngiliz uçağı…

Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Reşit Paşa gemisinin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafına da kızıl bir salip (haç) vardı. Belli ki hastane vapuru… İçimizden “dünyada bize ateş edemezler” diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, ve üstümüze dehşetli gürlemeler oldu…

Yine bir gün yaralıları aldık dönüyorduk. Etrafımızda müthiş gürlemeler oldu dehşetli gülle yağmurunun altında kaldık. Reşit Paşa ’nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz.

Yaralı gaziler vapurlara taşınırken…

Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyorlardı. Ameliyat edecek, yaraları sarılacak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk.

Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit Paşa vapurunu görseler tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikesi geçiriyorduk.

Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a “Reşit Paşa vapuru battı” diye haberler gitmiş. İstanbul’a döndük ki, herkes vapur batmış zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten dönüş faslı vardır.

En tesirli kelime: Su, su…

Bir gün bir İngiliz yaralısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlıydı. Başından aldığı bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah uzun bir sargı sarmıştık. Ağzına damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları en tesirli kelimelerden biri de budur. Su…

Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derce dikkat ederdik. Bir İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü, İngilizce mütemadiyen “öleceğim” diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için aklıma getirmeyerek kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim:

– Katiyen ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek. İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…

Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…

Biz öleceğini bildiğimiz bütün umutsuz hastaları böyle teselli ederdik.

Ölmeyeceksin daha çok yaşayacaksın diye diye kendilerini bazen buna inandırırdık. Adeta yaşayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi.

Gördüğüm en müthiş yaralılar gözlerini kaybedenler. Bunların halleri pek feci oluyor. İçin için eriyorlar… Günden güne sönüyorlar.

Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa kendilerini kurtulamıyorlar… Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur.

Biz bu Reşit Paşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde aç kaldık, bite boğulduk. Kömürümüz bitti. Soğukta kaldık.

Son sözleri: Anne !!!

Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi, bu sözü sayıklayarak, “Anne ” diyerek öldüler.

Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız… Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklardı,

— Anne !…

Bir hastabakıcı arkadaşım…

Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturyalı iyi bir hastabakıcı kadın. Bir gün Reşit Paşa vapurunun üstüne gülle yağmuru yağarken:

— Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum.

Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastaneydi. Bir müddet sonra haber aldık ki, hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombaların altında can vermişti. Bizden de 8 şehit vardı.

İşte bu benim en acı hatırlarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da… Gitseydim muhakkak ki bugün bulunamayacaktım.

Bekir Çavuş: Kumandanım emrinizi yapamadım!…

Reşit Paşa vapuruna bir gün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onun cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit Paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık.

Ayağını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk.

O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses:

Çanakkale Menzil Hastanesi’ndeki Türk yaralıları…

— Başhemşire… Başhemşire… diye bağırıyordu….

Hemen giyinip fırladım, genç bir Alman hastabakıcısı:

— Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu?

— Bekir Çavuş mu?

— Evet.

— Ne oldu peki?

— Kendisine bir hal geldi hemşire, tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.

Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum. Bileğinden tuttum, müthiş ateşi vardı.

— Aman Bekir Çavuş dedim, Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?

Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi.

— Aman dedi, Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım.. Tabii kalkacağım.

Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımız arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu.

Kansız beyaz dudaklarından çıkan en son cümle:

— Emri yapamadım, oldu.

Fakat ben ona kani idim ki Bekir Çavuş vazifesini son derece yapmıştı.

Safiye Hüseyin Anafartalar’da…

… Maydos’a (Eceabat) gittim. Sonra Anafartalar’a doğru ilerledik. Tepemize iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk.

Ölüm muhakkaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca gözümün iliştiği bir sıçan deliğine girdik. Üzerimizde epey dolaştıktan sonra gittiler. Biz de karargâha geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor. O zaman geçirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için işte bu görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi… 

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/1496-canakkale-destani-10.html

Reklamlar

Erenköy Kız Lisesi’nde eski günler…

Posted On 16 / Mart / 2007

Filed under Erenköy Kız Lisesi

Comments Dropped 94 responses

 

Bugün eski fotoğraflara bakarken elime bunlar geçti. Bu yukardaki resim Erenköy Kız Lisesi’nde bir kış günü çekilmiş. 1970’li yılların sonuna doğru… Bol kar yağmış… Teneffüste bahçeye çıkılmış. Neşeli bir kartopu savaşı yaşanmış. Ardından bu neşeli kış gününün anısına resim çekilmiş. Resimde kimler yok ki? O günün neşeli gençlerinden biri bugünün piyanist Mehru Berumend Ensari’si. Çocuk doktoru Elmas Özkan önde sağdan ikinci. Bankacı Feyhan Özçetin önde ortada. Lale uzaktan bakıyor. Şimdi bir kolejin dil bölüm başkanı olan Nazan ayakta. Matematik öğretmeni Nermin ve yakın arkadaşım Mine Sayın da oradalar… Nereden nereye…

 

Karlar erimiş; İstanbul’a bahar gelmiş. Bahçe şahane. Güller açmış, ağaçlar yapraklarla donanmış. Öyle olunca dersleri sermişiz. Hepimiz ‘beni bu güzel havalar mahvetti’ modundayız. Arka sırada Mehru’nun ‘çetesi’! Ön sırada üç silahşörler: Ben, Feyhan ve Mine Sayın. Bir de bugünün Prof.u Lerzan Yılmaz.

 

Bu resimde ise sevgili öğretmenimiz Nahit Güçlü ile birlikteyiz. Mantık derslerimize gelirdi. Okulun felsefe grubu öğretmeniydi. Çok sağlam bir kitaplığı ve kültürü vardı. Beni ütopyalarla ve çok etkilendiğim Campanella’nın Güneş Ülkesi kitabıyla tanıştıran kişi. Bu resimde ayrıca geleceğin profesör adayı bir başka arkadaşımız var: Prof. Dr. Berin Çetinarslan. Benim bildiğim en az üç prof. dr var bu şanlı fen C sınıfında :)) Ne doktor sıkıntımız var ne avukat! Resimdekilerden iki kişi hariç hepsi yatılı. Eski yatakhane güzel sanatlar lisesi yapılıncaya kadar okulumuz yatılıydı…

Benim siyah beyaz lise anılarımdan bir bölümü böyle işte. İster siyah beyaz olsun isterse renkli anılar değerli; anılar paylaşıldıkça güzel. Böyle düşündüğüm için paylaşmak istedim…

Sevgilerimle.

Not: 2007 mezunlar gününden anılar şurada.

Akşit Göktürk

Posted On 10 / Mart / 2007

Filed under Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 2 responses

Eleştirmen, dilbilimci ve çevirmen Prof. Akşit Göktürk her yıl olduğu gibi bu yıl da ölüm yıldönümü dolayısıyla (8-9 Mart günlerinde) edebiyat ve çeviri toplantıları ile anıldı. Bu seneki toplantılarda sanat ve sanatçı teması ele alındı.

Akşit Göktürk, Robinson Crusoe’nun 1 ve 2. ciltlerinin Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 yılı TDK çeviri ödülünü kazanmıştı. Ne yazık ki bu ödüllü çevirinin başkaları tarafından çalındığını yine bu günlerde okuyoruz. Bu ayki (Mart 2007) Varlık dergisinde yer alan bir yazıya göre (Özge Çelik sayfa 20) bu kitabın birden çok intihali yapılmış; yani aynı çeviri sahte çevirmen adlarıyla basılmış. Saygı toplantılarıyla bu araştırma yazısının aynı günlere gelmesi ne hazin.

Öğrencisi olmakla gurur duyduğum çeviri ve eleştiri dersleri  hocamın anısı önünde saygı ile eğilirim.

“Kızım Deniz, öğrencilerim, çocuklarımız, sevgi içinde erdemi, hoşgörüyü, içtenliği, açıkyürekliliği, inançla yüceltsinler isterim. İnsana saygı, her türlü yapmacığı, çıkarcılığı , ikiyüzlü buyurganlığı kovsun. Gönlümde üstüne titreyerek büyüttüğüm umut budur.”                                                                                              Akşit Göktürk (1934-1988)

8 Mart için

Posted On 9 / Mart / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped leave a response

Sevgili kadınlar,

Cemal Süreya’nın bir şiirinde geçer: kadınların ödevi hep yenilmektir. Kadınların bu yazgısını kırmak için sesini yükselten, kavga eden kadınlardan biri olan Alice Walker ise adeta ona cevap verir: “Kavgam her zaman içsel bir karanlığa karşıydı: İçimde taşırım ölümümün tek bilinen anahtarını”

Yaşamı salıvermek yada kilitlemek için sonsuza dek…” Gerçekten de kadın bedeninden yaşamı isterse salıverir, isterse kilitler. Kadın yaşamı bedeninden dokuz ay emek vererek türetir. O yüzden ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar…

*

Kadınlar artık susmakla ağlamak arasında kalmasın; bıçakla kemik arasında yaşamasınlar… BUNUN İCİN, YAŞAMI BİRLİKTE DEĞİŞTİRMEK İÇİN, YÜREKLERİMİZİ VE SESLERİMİZİ BİRLEŞTİRELİM…

Melisa Gürpınar’ın dediği gibi, umutlarımızın bol, bilincimizin açık ve ülkemizdeki bütün baharların hiçbir yıl yanıp kararmayacağı nice 8 Mart’lar dileyerek…

Not: Şair Melisa Gürpınar’ın 8 Mart bildirisini ben çok beğendim. Buradan okuyabilirsiniz.

Doğru, düzgün ve güzel Türkçe

Posted On 6 / Mart / 2007

Filed under Güncel, Türkçe dostları

Comments Dropped 2 responses

 

Şu sıralar birlikte kotarmaya çalıştığımız etkinliğin logosu bu gördüğünüz. Fikir ve önderlik Punto ağabeyle Berceste’ye ait. Onlara ve tüm emeği geçenlere bir kez de buradan ben teşekkür ederim.

Bu konudaki yazılara 15 günde bir katılımcılar sırayla sayfalarında yer verecekler. İlk yazı Punto’da. Dilimizin yanlış kullanımlarına ilişkin bu yazıda gerçekten doyurucu bilgi var. İkinci yazıyı büyük olasılıkla Fethiye yazacak. Üçüncüyü ise bendeniz. İki haftada bir yeni yazılarda buluşmak üzere ve katılımın yoğun olması dileğiyle…

Doğru yazalım.

Doğru konuşalım.

Dilimizi koruyalım.