Erenköy Kız Lisesi’nde 2007 mezunlar günü

Posted On 29 / Nisan / 2007

Filed under Erenköy Kız Lisesi

Comments Dropped 53 responses

EKL 2007 mezunlar gününden görüntüler… Üstte kapıdaki ünlü mor salkım.

İki İsmail Bey Leyla ve Nuray’la. Biri müdür yardımcısı, öteki müzik öğretmenimizdi. Ne mutlu biz öğrencilerine ki her ikisi de Köy Enstitüsü çıkışlı.

Bizim dönemin müdür baş muavini ve disiplin kurulu başkanı! sanat tarihi öğretmeni Turgut (Erdoğan) Bey’leyim.

Mezunlardan bir grup töreni izliyor.

 ***

Bu yıl lisenin Atatürkçü kızlarının çoğu Çağlayan’daydı ama yine de harika bir mezunlar günü oldu. Geri kalanlardan günü Çağlayan’la okul arasında ikiye bölenler de oldu. Havanın güzel olmasının da katkısıyla çok güzel bir gün geçirildi. Yemekler yendi. Törende 50 yıllık mezunlara madalyaları takıldı. Okul korosu ve öğrencilerinin özel gösterileri izlendi.

Benim en çok dikkatimi çeken bu yıl ki mezunlar gününe çok özenle hazırlanılmış olduğuydu. Okul pırıl pırıl ve düzenliydi. Her tarafa eski fotoğraflardan oluşturulan panolar asılmış, özel baskılı okul kupası satışa sunulmuştu.

Okulun içinde eski zemini kaplayan (hani o mazot kokulu) tahtalar tümüyle kaldırılmış ve yenilenmişti. Uzun zamandır yıkık dökük duran bahçe duvarları  ise ta tren yoluna kadar yeniden yapılıyor. Bu duvarlar bitince okul sokaktan bakınca da adına yaraşır hale gelecek.

Eh öyleyse gelecek yıl gelmeyenleri de bekliyoruz…

Reklamlar

3×3 oyunu

Posted On 26 / Nisan / 2007

Filed under Kişisel

Comments Dropped 5 responses

Sevgili Dilek beni 3×3 oyununa davet etmiş, fes rengi menekşeler eşliğinde. (Menekşelerin o belli belirsiz kokusunu sever misiniz? Ben bayılırım.) Oyun kelimesinin sihrine ve çiçeklerin davetine karşı koyamayıp ben de kabul ettim. Cevaplar aşağıda. Ancak önce Dilek’e küçük bir armağanım var.

 

Sevgili Dilek, 

Bu resim geçen yaz Büyükada’da daha yukardaki ise Antalya’da çekildi. Türkiye ve İstanbul özlemini ve doğa sevgini bildiğim için buraya kondu. Deniz köpüklerini ve hercai menekşelerin uçucu kokusunu anımsatan Amalia Rodrigues şarkısı eşliğinde izlemen dileğiyle.  (Com que Voz albümünden HavemosHerşey gönlünce olsun…

Soruların cevaplarına gelince:

1. Uzun süre yaşadığım iki şehir var: On bir yaşına kadar oturduğumuz İzmit ve sonrasında hiç ayrıl(a)madığım İstanbul. 

2. Çok beğendiğim yerleri kimseyle paylaşmak istemiyorum aslında:-)) Çünkü tenhalıkları yüzünden seviyorum oraları en çok. Bir zamanlar portakal kokulu bir Olimpos vardı örneğin. Yalnızca Antalyalılar ve yabancılar olurdu bir zamanlar orada. Eskiden araba yolu bile olmadığı için yerli turistin ilgi alanında değildi. Neyse. Hala güzelliğini koruması ise yeni yapıya izin verilmemesi sayesinde. İki yer adı daha vermem gerekiyorsa Bozburun ve Mardin derim. Yurdışında Barcelona ve Prag güzel kentler. Açıklanamaz, garip bir duyguyla bağlı olduğum yer ise Paris. Ta lise yıllarından gelen bir bağlılığım var oraya. 2000 yılına kadar görmemiş olmama rağmen… Görmeden önce sevmemin nedenini sorsanız açıklayamam. 

3. Yaşamak istediğim yer her zaman İstanbul.

4. Görmek istediğim yerler başta İran olmak üzere doğuda. Işık doğudan yükselir sözüne inanıyorum. Bir de Maçu Piçu var ama ben oranın yerlilerini de Asya kökenli insanlar sayıyorum. Türkiye’de Ani harabeleri var görmek istediğim. Bir arkeolog (onunla ilgili bir blog yazısı yazmıştım: Jale İnan) Ani harabelerini mutlaka görmelisin, muhteşemdir, demişti. Tanıdığım kimi insanların sözleri hep kulağıma küpe olmuştur.)

5. Mesleğimi yazdım zaten çevirmenim. Daha önce yaptığım işleri de yazdım ama biraz daha ayrıntı vereyim: bankacılık (dış işlemler ki o da yabancı dille ilgiliydi) gazetecilik (dış haberler, ekonomi)

6. Dünyaya yeniden gelsem yine çevirmenlik yapmak isterim. İşimi severek seçtim. Filoloji uğruna mühendislik fakültesini terk ettim.

7.Bankacılık yapmayı asla düşünmeyeceğim bir işti ama beş sene dirençle devam ettim. Benden en uzak işti. Oysa şartlar gerektirince onu bile yaptım. Demek ki böyle bir kategori yok benim için.

 8.Her işte bir hayır vardır sevdiğim bir sözdür. Bir de bulutlar yüzünden göremesek de güneşin yukarda her zaman mevcut olduğunu anlatan o İngilizce deyim. Hadi aslını da yazayım: Every cloud has a silver lining.  

9. Sevdiğim bir alıntı:

“Söylediklerinize dikkat edin düşüncelerinize dönüşür
Düşüncelerinize dikkat edin  duygularınıza dönüşür
Duygularınıza  dikkat edin  davranışlarınıza dönüşür
Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür
Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür
Değerlerinize dikkat edin  karakterinize dönüşür
Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür”
 
                                              Mahatma Gandi

10. Sevdiğim şairlerden Tanpınar’dan birkaç dize:

Sen annen güneşe git, nur ol

Ben toprakta dağılacağım.

Bir akşam üstü ormanı tek bir saz yapan en son dalda

Son ışık ol, gel beni bul.

Şiirin tümü çok güzeldir. Şimdi, aklımda kalan ve zaten en sevdiğim bölümünü yazdım ben. Ormanı tek bir saz yapan o dalı ağaçlar arasında çok aramışlığım vardır. 

Son bir not: Mızıkçılık gibi olmasın ama yemek resimli 3×3 kısmını atlamak istiyorum. Buraya pek yemek konusunu sokmak istemediğim için…Şimdi de herkese benden kucak dolusu çiçek. Kimseyi ebelemiyorum. Herkes beğendiğini alsın…

Duyuru

Posted On 25 / Nisan / 2007

Filed under Erenköy Kız Lisesi

Comments Dropped 2 responses

EKL Mezunlar Günü bu Pazar (29 Nisan) saat 12’de okul bahçesinde…

Köy Enstitüleri üzerine

Posted On 16 / Nisan / 2007

Filed under Güncel, Köy Enstitüleri, Kişisel

Comments Dropped 29 responses

Bu resimde Aşık Veysel’in köy enstitüsündeki öğrencileri var. Kendisi enstitülerde halk müziği öğretmeniydi. 

 

17 Nisan Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümü. Köy Enstitüleri’nin fikirsel temeli, 1935 yılında Büyük Kurultay’da “planlı sanayileşme” ve “planlı köy kalkınması” modelinin onaylanmasıyla atıldı. Köy Enstitüleri dönemi ise 1936 yılında ilk eğitmen kursunun açılmasıyla başladı. 1938’den başlayarak İstanbul’daki okumuş yazmış elit çevre köy enstitülerinde, Tercüme Bürosu’nda ve konservatuarda görev almak üzere Ankara’nın yolunu tuttu. Aralarında Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi aydınlanmacılar, Nurullah Ataç, Melih Cevdet ve Orhan Veli gibi yazarlar, o yıllar (Hitler’in yükseliş yılları) netameli sayılabilecek Yahudiler (Erol Güney) ile toplumcular (Sabahattin Ali) vardı. Hepsi de Hasan Ali Yücel’in koruması altındaydı. Böylece bu seçkin aydınlar Ankara’da bir Türk Rönesansı yaratmayı başardılar. Enstitüler bu Türk Rönesansı’nın önemli parçalarından biriydi.  Enstitülerin resmi kuruluş yılı 1940’dır. Fakat bu kadar etkili bir eğitim modelinin ömrü inanılmayacak kadar kısa sürdü. Bunda CHP’nin farklı görüşlere kapalı bir parti olması etkili oldu. Okulların açılışından altı yıl sonra, henüz 1946 yılında Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç görevden alındı. Bu ikilinin ardından tüm yapılanlar iskambil kuleleri gibi devrildi. 1947’de bir yönetmelikle üretim içinde demokratik eğitime son verildi. Bu okullarda köy önderleri yetişmesi özellikle büyük toprak sahiplerinin hiç işine gelmiyordu. Onları ışıktan, aydınlıktan korkan örümcek kafalı Ortaçağ artıkları da destekledi. Bir oldubittiyle 1954 yılında enstitülerin adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirildi ve bunlar kapatıldı. Eğitimimizin bu parlak sayfaları böylece yırtılıp atıldı. Belki o günkü hareket devam etseydi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik kalkınması gerçekleşebilecekti. Hatta belki bugün ülkenin bu bölümlerinde büyük bir yara olan işsizlik ve yoksulluğun önüne bile geçilebilecekti. Köy Enstitüleri ile ilgili çok konuşuldu, yazıldı. Üzerinden 50 yıldan uzun süre geçmesine rağmen hala konuşuluyorsa, yabancı araştırmacıların incelemesine konu olabiliyorsa bunun bir nedeni olmalı… Öyleyse biz de Orhan Veli’nin dediği gibi “Yarına o gün ümitle yürüyenlere, bir selam uçuralım”. 

Yukarıdaki fotoğrafta 1940’lı yıllarda Arifiye Köy Enstitüsü öğrencileri görülüyor. Hepsinin gözleri pırıl pırıl… Ön sırada soldan üçüncü babam…

***

Biliyorsunuz bu ay Punto babasının Beşikdüzü Köy Enstitüsü anılarına yer veriyor. Bu ibretlik anıları özellikle bugünkü eğitimcilerin ve eğitime yön verenler başta olmak üzere herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Ne kadar gerilediğimizi görmek için.

Köy Enstitüleri konusunda geçen yıl üç yazı yazmıştım. Bunların ilkinde  geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez fikrinden yola çıkarak enstitüleri anlatıyorum; burada ise bir köy enstitüsü öğrencisinin (babamın) 1944 yılında okulda tuttuğu günlüğünden pasajlar var. O yıl okuduğu kitapları kaydetmiş. Şimdi niçin kitap okunmuyor? 

*** KİMİ GÖRÜŞLER

Hasan Bülent Kahraman: “Mavi Anadolucular’ın klasik Kemalizmin “halka rağmen halkçılık” anlayışını “halk ile birlikte halkçılık”a dönüştürmeye çalıştırma gayretinin bir ürünüdür Köy Enstitüleri. İlerlemenin, ya da kalkınmanın halk tabanından oluşacak motive ile olması gerektiğine inanan grubun, köylünün eğitiminin bu süreçte şart olduğuna olan inancının bir ürünüdür. Bu özelliğiyle fazlasıyla elitist olan klasik Kemalizme referansla değerlendirecek olursak, ideolojinin sonucunda değil yönteminde gerekli görülen bu değişiklik ile bu akım bir nevi Neo-Kemalizm özelliği taşır.”

Füruzan: “Keşke bu alışkanlığın sağlanabilmesi için Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki projelerin hayata geçmesinin önü kesilmeseydi. Yeniden hatırlarsak Köy Enstitüleri ve halk evleri, okumanın yaygınlaşması için çok akıllı projelerdi. Çocuklar ve gençler arasında bir eğitim eşitliği sağlamayı amaçlıyordu. Almanya’da Ruhr Havzası’nda maden işçileriyle ilgili yaptığım çalışmada birçok soru yöneltildi bana. Onlara Köy Enstitüleri projesini anlattım. Çok heyecanlandılar. Bu çok size ait zekice bir proje, niçin vazgeçildi diye sordular. Verdiğim yanıtı tahmin edersiniz.
Tabii bütün bunlara M.E.B’nin o yıllardaki benzersiz yayınlarını da katabiliriz. Fakat önleri kesildi. Eğer devam etseydi Türkiye şu anda okuma alışkanlığı açısından çok başka bir noktada olurdu. ” 
     24.2.2006, Milliyet 

 

 

Abbas Güçlü: “Köy Enstitüleri’nin gücü, “ulusal” oluşundan ve gerçeklerimizin zorlanmasından doğdu. Ulusal kültürün yaratılmasında, halkoyunları ve türkülerin ilk kez ve her gün okullara girmesinde, halk sanatının keşfedilmesinde Köy Enstitüleri öncü oldu. O yüzden Türkiye dışında-UNESCO çevrelerinde, dünya pedagoji literatüründe ve bugün aktif eğitime geçen üniversitelerimizde programı ve uygulayımı büyük hayranlık yaratıyor, yaratmaya devam ediyor.”          6.1.2006,Milliyet

VE BİR LİNK: Can Dündar’ın bugünkü (17.4.2007) yazısı.

Solaklık üzerine I

Posted On 11 / Nisan / 2007

Filed under Bilim, Kişisel, Nöroloji

Comments Dropped 27 responses

   

Bu resme bakarken size garip gelebilir ama benim içim daralıyor, kendimi kötü hissediyorum. Alttaki resim ise rahatlama duygusu veriyor. Neden mi? Çünkü ben bir solağım..   

 

İki resim arasındaki fark şu: Birinci resimde herkesin kullandığı sıradan bir makasla çizgilerin üzerinden giderek kağıt kesiliyor. Çizgiyi görmek imkansız. Çünkü makasın kalın kenarı üstte. Bu yüzden körlemesine kesiyor ve başarısız oluyoruz. Üstelik başparmağınızın acıması ve kağıdın katlanması da cabası… Bunu denemek için siz de sol elinizle makası ters tutarak kağıdı kesmeye çalışabilirsiniz (empati niyetine :o)) Sağ elini kullanan şanslılardansanız makasın bir tarafının ince bir tarafının kalın olduğuna dikkat etme gereği bile duymamış olabilirsiniz… İkinci resimde ise makasın dar tarafı üstte olduğundan neyi kestiğimizi rahatlıkla görebiliyoruz. Neyse ki…Solak insanlar için makas, kalem ucu, kupa gibi eşyalar eskiden yurt dışından getirilirdi; artık bizde de satılıyor. Solak olmayanlar bu gibi eşyalara neden gerek olduğunu sorabiliyorlar. Ancak benim gibi çocuğu ve kendisi solak olanlar, bunların insanı ne çok sıkıntıdan kurtardığını gözleriyle görür, deneyimleriyle bilir zaten. İş tabii eşyalarla bitmiyor. Solaklık sadece eşya kullanımını değil insanın tüm düşünce biçimini etkileyen bir özellik. Bu konudaki okumalarımdan çıkardığım sonuç bu. Bunun da nedeni beynin sağ yarımküresi ile sol yarımküresinin işlevsel açıdan farklı olması. Bilindiği gibi solaklarda baskın olan taraf, beynin sağ yarımküresidir. Çünkü sol eli ve genel olarak vücudun sol yanını sağ beyin yarımküresi kontrol eder. Buna göre sağ beyin yarım küresinin işlevsel özellikleri, solakların tüm düşünme ve iş yapma biçimini de belirliyor. Nöroloji çalışmaları sağ beyin yarım küresinin tümevarımsal düşündüğünü gösteriyor. Solaklar dolayısıyla benim şurada yapmaya çalıştığım gibi parçalardan bütüne doğru bir sentez yaparak düşünmeyi severler. Aslında her iki yarımküre de vazgeçilmezdir elbette. Ancak yine de bireyler arasında yarıküreleri kullanma bakımından önemli farklar var. Okul çocukların yaratıcılığını öldürüyor diyoruz. Bunun nedeni okul öncesi çocukların sol beyin yarıkürelerinin henüz fazla işlenmemiş oluşudur. Sanatsal ifade ise sağ yarımkürenin fonksiyonudur. Okul eğitimi özellikle düzen ve sıralama gibi özellikler üzerinde durarak sol beyni geliştirir. “Söyleyebilmiş olsaydım, dansla ifade etmek zorunda kalmazdım” demiş Isadora Duncan. Beyin yarıküreleri arasındaki işlev farkını çok iyi gösteriyor bu söz bana kalırsa.

**

Bazen farklı düşünme biçimlerinin insanlar arasındaki görüş ayrılıklarının asli sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü farklı düşünme biçimi bakış açısı farklılığına yol açıyor. Belki çok fazla tümevarım gibi duracak ama bunun bir kademe üstüne sıçrarsak, Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında da bu tür bir yaklaşım ve düşünme biçimi farkı olduğunu sanıyorum hatta gözlüyorum ben.  Bu konuyu da bu yazının ikinci bölümünde ele almak istiyorum.

TÜRKÇE’NİN YARALARI

ddd1.png 

-Türkçe gibi görünüp de aslında Türkçe olmayan ifadeler-  

Öncelikle belirtmeliyim ki ben bir Türkçe uzmanı değilim. Eğitimim İngiliz Dili ve Edebiyatı. Yaptığım iş (çeviri) gereği yazarken, okurken -ve olabildiğince konuşurken de- dili doğru ve güzel kullanmaya çalışıyorum. Artık ne kadar olabilirse… Öte yandan okurken, konuşurken ve başkalarını dinlerken, ister istemez nelerin çeviri yanlışı olabileceğine odaklanıyorum. Belki bu da bir tür mesleki ‘deformasyon’. Aşağıdaki yazı bu yöndeki seçici algımın sonucudur. Elbette bilimsel bir iddiası yoktur. 

***

Konfüçyüs’e sormuşlar:– Devletin en yetkili kişisi siz olsanız, ilk yapacağınız iş ne olurdu?– Ülkedeki bütün dil bilginlerini toplar, dili gözden geçirmelerini isterdim.– Peki ama sağlık, ekonomi, eğitim ve adalet gibi sorunlar ne olacak?– Bir ulus dilini doğru bilmiyor ve kullanmıyorsa hiçbir kurum görevini yerine getiremez! Konfüçyüs’ün anlayışı doğrultusunda, özellikle yazan insanların anadillerini sevdiğine ve sevmesi gerektiğine inanıyorum. Sade yazan değil okuyan, konuşan insanların da elbette. Burada benim üzerinde durmak istediğim konu, Türkçe gibi görünüp de Türkçe olmayan ifadeler. Bunlar genellikle Türkçe’de doğru karşılıkları varken ve kullanımdayken çeviri yanlışı olarak Türkçe’ye geçip yerleşen kullanım biçimleri. Bunlara ben TAKLİT diyorum, yabancı dillerin taklidi… Bunları zaman zaman hepimiz kullanıyoruz. Çünkü özellikle konuşurken doğrusunu bilsek bile karşımızdakinin konuşmasını taklit edebiliyoruz. O yanlış kullandıysa biz de aynı yanlışı tekrar edebiliyoruz. Bu da taklidin taklidi oluyor. Bu yazıda bu konuya dikkat çekerek en azından yazarken daha dikkatli olmamızı önermek istedim. Aşağıda öncelikle bu gibi kullanımlara örnekler vererek konuyu somutlaştırmak istiyorum. Sonra da bunları özünde neden yanlış bulduğumu, ‘kendine iyi bak’ kalıbı bağlamında ele alacağım.  

“TAKLİTLERİNDEN SAKININIZ”! 

Şimdi örneklere geçelim (kalın siyahlar bence yanlış olanlar; benim önerilerim ise italikler): Bu türden insana batı dillerini hatırlatan o kadar çok örnek var ki. Örneğin (beni) geri ara demek… Ya da doğrudan gibi güzelim bir kelime varken, direkt hatta direkman demek… Bir başka yanlış kullanım da almak yardımcı fiili. Örneğin banyo/duş almak çok yerleşmiş olmakla birlikte aslında banyo/duş yapmak demeli. Yine ayrılırken kullanılan ve çok yaygınlaşmış bir örnek de kendine iyi bak. Bunun yerine hoşça kal, görüşmek üzere, sağlıcakla kal gibi ifadelerden birini kullanabiliriz pekala. ‘Kendine iyi bak’ derken biz, karşımızdaki de içinden ‘Kendime bakayım da aynada mı? Nerede? diyebilir pekala… Daha neler neler… Gelene de gidene de hoşça kal demek örneğin. Halbuki ayrılan hoşça kal, geride kalan, gideni yolcu eden ise güle güle der bizim dilimizde. Bu ayrım İngilizce’de olmadığı için (bye bye) onlar ayrım yapmadan kullanıyorlar. Biz de bunu benimseyip dilimizi eksiltiyoruz. 
Türkçe’yi yaralayan başka örnekler de var. Örneğin sık sık karşısındakine hayret bi’şeysin diyenler; olurun pekalanın suyu çıkmış gibi bütün konuşmaları okey ile bitenler. Telefona beni geri ara şeklinde not bırakanlar. Off the record konuşanlar. En sonunda bye bye diyerek yanınızdan ayrılanlar var. Biliyorum bütün bunlar çok trendy ama anlaşmak için de ortak bir dilde buluşmamız gerekiyor. Herkes kendine göre konuşur, yazarsa birbirimizi anlamamız güçleşmez mi? Farkına varmadan benimsediğimiz yanlışlar arasında sevgili Tijen İnaltong’un grupta dikkatimizi çektiği  ‘kutlama gerçekleştirmek’ ‘birlikte paylaşmak’, ‘sohbet gerçekleştirmek’ bildiğim kadarıyla yine İngilizce’den birebir çeviri yaparak dilimize musallat ettiğimiz kötü örnekler. Biz bunları Türkçe’de böyle söylemiyoruz; kutlamak veya kutlama yapmak diyoruz. Paylaşmak diyoruz ‘Paylaşmak’ zaten içinde ‘birlikte’ anlamını da taşıyor. ( Tek kelimeyle de ifade edebiliyoruz. Öyleyse İngilizce’nin deyimsel ifadeli/iki kelimeli fiilini kullanmaya ne gerek var?) Sohbet etmek diyoruz. Gerçekleştirmek bu tür kelimelerle birlikte pek de kullanmadığımız ve yine çeviri kokan, üstelik ifadeyi ağırlaştıran bir kelime. Yine bazı ‘tv’ şahsiyetlerinin kullandıkları ‘enerjinize sağlık’ ifadesi karşısında ise insan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor. Bu ifade ne kadar da yapay duruyor öyle değil mi? Son olarak birkaç örnek daha vereyim: (Önce yanlışı, sonra doğrusunu veriyorum. Siyah yazdıklarım sorunlu/yanlış kullanılmış kelimeler.)-Arkadaşımdan telefon aldım: Arkadaşım telefon etti.Vavvv çok müthiş!: Oooo çok müthiş!-Saat bir gibi (like one o’clock): Saat bir civarı, saat bir sularında-Nasıl gidiyor?(how is it going?): Nasılsın? Ne haber? -Üzgünüm (I’m sorry): Türkçede böyle bir kalıp da yok. Onun yerine ‘özür dilerim’ veya affedersin’ diyebiliriz pekala.Bin milyon: Milyar (Evet hiç şaşırmayın. Bu tamamen çeviri söyleyiş biçimini bile kullananlar var!) 

TÜRKÇE Mİ BULAMAÇ MI? 

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi yabancı diller Türkçe’yi sessiz sedasız kuşatıyor ve yıpratıyor. Böylece dilimiz bulamaç haline geliyor. Bunları yanlış yapan asıl neden, bunların başka bir kültürden alınma, o kültürü yansıtan bir içeriği olması. Şimdi bir örnek üzerinde ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım.Kendine iyi bak’ tamamen İngilizce taklidi, yani yanlış çevrilip yerleşmiş bir kelime öbeği. Evet Amerikalılar kendine iyi bak, yani take (good) care (of yourself) diyorlar. Ama bu onların kültürüne, yaşam biçimine özgü, yerleşmiş, kalıplaşmış ve orada anlaşılır bir şey. Kelime kelime çeviri yapınca ‘olmuyor’. Bizde böyle bir düşünüş biçimi (zihniyet, mantalite) yok. Amerikan kültürüyle Türk kültürünü bir tutanlar veya öyle sananlar mı var aramızda? Amerikan Kültürü dersinde Prof. Sencer Tonguç hocamız sakız çiğneyen bir arkadaşı dersten atmıştı. Sakız çiğnemenin bir Kızılderili geleneği olduğunu anlatmıştı sonra. ‘Biz Amerikan Kızılderilileri değiliz’ demişti. Öyleyse derste sakız çiğnenemezdi. Hocamın eleştirisine ister katılın ister katılmayın yine de bu örnek iki kültür arasında çok büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu farklar öyle ha deyince aşılacak gibi değil ne yazık ki. O yüzdendir ki hiçbir aklı başında çevirmen kelime kelime çeviri yapmaz. Konuyu dağıtmak pahasına bir başka örnek vermek istiyorum.

“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen “                                                     Şeyh Galip  (zübde:öz)

İnsana kendini hoş tutmasını öğütlerken sen alemin özüsün diyor Şeyh Galip. Ancak o burada Sufi geleneğin bütün bir değerler silsilesine gönderme yapıyor. O gelenek içinde ‘hoşça bak zatına’ demekle Amerikalının take care’i arasında hiçbir anlamsal bağlantı yok. Şeyh Galip’in  arkasında bütün bir Mevlevi geleneğinin değerler silsilesi var; take care yalnız kendi toplumunda bir anlam taşıyor; ‘kendine iyi bak’ ise ne olduğu belirsiz, anlamsız bir kelime yığını. Eğer ‘kendine iyi bak’ derken arkasına ‘çünkü sen alemin özüsün’ ifadesini getirebiliyorsanız buyurun ‘kendine iyi bak’ deyin. Yok olmuyorsa anlamsız bir kelime yığını halinde ‘kendine iyi bak’ demekten vazgeçmek en iyisi.  Yoksa tavuk çevirme yerine tavuk tercüme/chicken translate demiş oluyoruz…

***

Konfüçyüs bir ulusun var olma koşullarının en başında anadil bilincini sayıyordu. Bir ülkenin bütünlüğünü yıkmanın en kestirme yolu da anadiline saldırmaktır. Güzel ve zengin anadilimiz bizden özen bekliyor. Kısırlaşıp yok olmasını istemiyorsak elbette.