“Yedim seni ÖSS…” ve nihayet tatil

Posted On 19 / Haziran / 2007

Filed under Doğa, Güncel, Kişisel

Comments Dropped 11 responses

Zor bir yılın en zor son ayını yaşadık ailece. Büyük oğlumuz ÖSS’ye girdi. Bütün bir yıl boyunca onun telaşı vardı üzerimizde. Neyse alnının akıyla güzel bir sınav geçirdi oğlumuz. Umarım hem bizim oğlumuzun ve hem de sınava giren tüm öğrencilerin çabası en iyi karşılığını bulur. En güzel yıllarını ÖSS telaşında, ellerinden uçuran çocuklara, bu eziyeti reva görenler de umarım yaptıkları hatayı artık anlayıp düzeltir. Yani insanın Genç Parti’ye oy veresi geliyor. Şaka şaka, aman ağzımdan yel alsın. (Yine de Perihan Mağden gibi ‘Genç Parti barajı aşarsa bu ülkeden giderim’ diyemiyorum ama. Ülke bizim ülkemiz, nereye gidiyoruz? İfratı da tefriti de sevmem.)

Bu arada balkonumuzdaki yılbaşı çiçeği çılgın çingene pembeleri saçarak açtı durdu; neşeye boğdu balkonu. Zorlu yılın sonunda gelen bir armağan sayıyorum ben onu. Öyle ya şimdiye kadar hiç Haziran’da açmamıştı. Hem de İstanbul’da hava 30 derecelerde seyrederken… Serin havalarda baharda açtığını görmüştüm ama.

Gökova’nın yürüyen balıkları

Şimdi sıra tatilde. Bekle bizi Gökova Akyaka. Gökova bizim evde “yürüyen” balıklarıyla anılır en çok. Bilen bilir orada buz gibi akan kaynak suları vardır. Bu sularda yeşil başlı gövel ördekler yüzer. Eski günlerde, bunlardan birinin başındaki Halil’in yerinde yemek yiyorduk. Sık sık yaptıkları gibi birden ördekler sudan çıkıp masaların arasında dolanmaya başladılar. Bu yıl lise diploması alan oğlum henüz küçücüktü. Konuşmayı yeni başarmıştı. Biraz önce yüzen ördeklerin şimdi de yürüdüklerini görünce gözlerini kocaman açışını ve “Balık! Balık yürüdü!” deyişini hiç unutmuyoruz.

Azmakbaşı köprüsünden Akyaka plajının görünümü

Selam olsun Halil’in Yeri, Ula’lı arkadaşım Nevin, dayısı Şadan Gökovalı, Nevin’in okaliptüsleri diktiren dedesi, özel kitaplık sahibi köy enstitülü öğretmen ve tüm dostlar…

Reklamlar

Balkonda domates

Posted On 6 / Şubat / 2007

Filed under Doğa, Güncel

Comments Dropped 23 responses

 

 

 

Geçmiş yazdan yeşiller…

 

Ve pembeleşip olgunlaşınca…

 

 

 

Kabukların tül gibi inceliği…

 

 

Özellikle bugünlerde el yakan domates fiyatlarından şikayetiniz mi var? Saman tadında domateslere avuçla para vermek istemiyor musunuz? Öyleyse size tanıtmak istediğim bir domates türü var. Benim de adıyla bilmediğim ama görünce bir yerlerden (herhalde eski bahçelerden) anımsar gibi olduğum pembe domates denen bir tür bu. Çok lezzetli. Genetiğiyle oynanmamış. Yani sağlıklı. Buna karşılık yukarda resimde de fark edeceğiniz gibi çok ince kabuklu olduğu için dayanıksız. Yani, tüccarın işine gelmiyor. (Ama çocuklar ince kabuklu domatese bayılıyor!) Rengi kıpkırmızı olmadığı, şekli de çoğu zaman eğri büğrü, en azından fazla girintili çıkıntılı olduğu için pek öyle albenisi yok. Yani görünüme aldanmayanlar için bu tür…  Domatesin biçimi mi, yoksa lezzeti mi önemli sizin için? Lezzeti diyorsanız buyrun pembe domates üretimine.

Eskiden çok üretilen, şimdilerde ise kaybolmaya yüz tutmuş bu türü evlerimizde, balkonlarımızda varsa bahçelerimizde yetiştirsek, çocuklarımıza sağlıklı ürünler yedirmiş, tüccara, başta şu ünlü Cargill olmak üzere genetiği değiştirilmiş ürünleri üretip pazarlayanlara, kendimizce cevap vermiş olur muyuz? İşte ben geçen yaz bu türü balkonumda denedim, oldu pekala. Bu sene yine deneyeceğim. Hem bu kez beş kökten fazla ekeceğim. Çünkü lezzetine doyamadık biz. Peki domates yetiştirmek -hem de organik- kolay mı derseniz, kolay derim. Bütün canlılar gibi biraz sevgi ve ilgi istiyor o kadar. Gerisi doğaya, güneşe kalmış…

*** 

Organik tarım konusu açılmışken, canımı sıkan bazı gelişmelere değinmeden edemeyeceğim. Yerli tohumlar kaybolurken bir yandan da devlete ait tarım işletmelerinin haraç mezat elden çıkarıldığını, buralarda yetiştirilen bitkisel ve hayvansal ürünlerin yok pahasına özel sektöre devredildiğini biliyor musunuz?

İki  yıl önce, meyve fidanı almak için Yalova Tigem’e gittik. Orada işinin ehli bir ziraat mühendisiyle karşılaştık. Meyvecilik konusunda kara cahil olan bizleri son derece yararlı bilgilerle donattı. Fidanlarımızın dikim öncesi kök ve dal budamasını yaptı. Gerekli doğal gübreyi verdi. Dikim ve bakım konusunda bütün sorularımızı sabırla cevapladı. Aynı gün özel sektörden benzer ürünleri çok daha pahalıya da alabilirdik. Tigem’lerde benim bildiğim kadarıyla tarım alanında yerli tohumların islahıyla uğraşılıyor ve üreticilere bu iyileştirilmiş yerli tohumlar dağıtılıyordu. Oysa Yalova Tigem, Trakya’dakiler ve daha birçoğu artık yok. Neden? Bütün topraklarımızın yapay gübrelerle kirletilmesi, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla (GDO) doldurulması için mi? Zaten sayısı çok azalan köylüye artık kendi kendini üretemeyen tohumluklar dağıtılıyor. Her sene yeniden tohum almak zorunda bırakılıyor. Böylece çiftçinin kendisine dayatılan türde üretim yapması sağlanıyor. Bu ürünler ise ekolojik dengeyi tehdit ediyor. Ne ilginçtir ki gelişmiş ülkeler bu tür denemeleri kendi topraklarında değil bizim gibi ülkelerde yapmayı tercih ediyorlar. Örneğin Afganistan’da da binlerce dönüm toprakta aynı uygulamayı yapıyorlar.

Bu gidişle inşaatlarla kapatılmamışsa verimli tarım alanlarımızda sadece ucube tarım ürünleri yetiştiğini göreceğiz. Konuyla ilgili yasanın çıkmasıyla soya, mısır ve pamukta tamamen yabancıların eline bakacağız. Ne çıkar bundan, demeyin. Japonya bile o gayet kıt topraklarında çeşit çeşit tarım ürünü yetiştirmeye çalışırken bizim kendi ürünlerimizden vaz geçmemiz doğru mu? Olayın bir boyutu da besin maddelerinde kendi kendine yeterli bir ülke olmak. Bu bütün dünya için hayati önem taşımıyor mu?

GDO’ya hayır, organik tarıma, -sesimizi yüksek çıkararak- evet demenin zamanı geldi de geçiyor!

…..

Not 1:

Evinizde, bahçenizde bu yaz organik domates yetiştirmek isterseniz size yardım edecek ve benim de üyesi olmaktan gurur duyduğum grup bir yıldır elbirliğiyle domates üretiyor. Bir kaç kişinin üretiminden ne mi olur? Birer birer denize geri atılan deniz yıldızlarının hikayesini hatırlayın… Pembe Domates Ağına siz de katılıp organik üretime destek verebilirsiniz! 

http://pembedomates.blogspot.com

http://groups.yahoo.com/group/pembedomates/

Not 2:

Tohum yasası ile ilgili bilgilendirici bir yazıya Çekül Vakfı’nın bu linkinden ulaşabilirsiniz.

Türkel Minibaş hocanın aynı konudaki yazısı şurada.

N. Sevindi’nin ‘Küresel ısınmaya karşı tarıma sahip çık’ başlıklı yazısı burada

Ekolojik yaşam kapısı Buğday dergisinde ise GDO kampanyasıyla birlikte daha birçok yararlı bilgi var.

 

Güllerin Sessizliği

Posted On 5 / Aralık / 2006

Filed under Doğa, Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 15 responses

gul-buketi.jpg

RİNDLERİN ÖLÜMÜ   

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış; 

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. 

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış 

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.  

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; 

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. 

Ve serin serviler altında kalan kabrinde 

Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.                            

Yahya Kemal BEYATLI   

Şu alışveriş merkezlerinin korkunç uğultusu şehir kışlarını ağuluyor. Ne çok konuşuluyor günümüzde. İnsanlar konuşmayı aşkla seviyor. Lafla pilav pişerse, dağ kadar yağı benden… Büyük şehrin gürültüsünde en çok aklıma güller düşüyor. Tanrı misafirinin suyu taşırmayan bir gül yaprağı olduğunu anlatan o Uzakdoğu öyküsünü bilirsiniz*… Anadolu’nun, Doğu’nun, giderek Asya ve Uzak Doğu’nun insanı dolu kaplara bile sığabilen insandır. Doğu’da anlatmak istediğini konuşmadan anlatma becerisine sahip insanlar yaşar. Sükut gül yaprağıdır. Suları taşırmaz asla. Büyük şehirlerimizde bunu anımsayan, özleyen kalmadı gibi.  Yahya Kemal Rindlerin Ölümü’nde gülleri asude bahar ülkesine yakıştırıyor. O güller bülbül sesinden başka çıt çıkmayan sessiz bahçelerin gülleridir. Gülü şiirlerine ençok taşıyan şairlerimizden olan Hilmi Yavuz için de gül asude bir sessizliktir.  Ses kendini güle,  gül kendini sessizliğe dönüştürür H. Yavuz şiirinde. Sessiz bir gül bahçesi olur hayat.  Sevdalar bile bağırmadan, sessizlik içinde yaşanır bizim geleneklerimizde. Sevdanın sessiz işareti güldür. Doğunun Sevdaları bir susuştur diyor şairimiz. Duyulmayanı duyuran ise bir soluk gül. “Sevda, belki bir susuştur/Ve kim bilir nasıl ve nerden gelen bir türküyle duyulmayanı/Bir soluk güldür, ki duyurmuştur” (Doğunun Sevdaları III)

Artık ne böyle sevdalar ne böyle sessizlikler kaldı… Gül mevsimi değil biliyorum. Yine de gül kuşu gibi gülden güle dolaşıyorum bu günlerde. Kışın soğuğunda, şehrin patırtılı hayatında gülleri arıyorum. Elimde bir kitap var: Güller Kitabı**.  Yazar kitabında Türk kültürünün çiçek macerasını anlatıyor gül üzerinden. Gülle ilgili duyarlığımızın izlerini sürüyor edebiyatta, sanatta ve günlük yaşamda. Bizi tarihte bir gezintiye çıkarıyor. Birlikte Osmanlı’nın, eski edebiyatın gül bahçelerinde dolaşıyoruz. Kalabalık ve kasvetli kış kentlerinin gürültüsünden uzaklaşmak isteyenler için… Okudukça Hafız’ın kabri olan bahçede güller açıyor kanayan renkleriyle. Okudukça anlıyoruz ki bir inanç uğruna can verenlerin kanından oluşur en güzel gül. “Her açılan gülde yepyeni bir Şiraz görünür”. Penceresiz odalarda Isparta gülleri toplanır. Sonra güller dağılır. Kış gelir. Rindler ölür.Ozanın dediği gibi henüz vakit varken güllere sarılmalı…***   

NOTLAR :

*Uzakdoğu`da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini 
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli 
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan 
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı 
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. 
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. 
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, 
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan 
sonra söz`süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, 
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. 
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar 
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. 
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz 

demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir 
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. 
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak 
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir 
gül yaprağına her zaman yer vardı…
 

** Güller Kitabı, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, 2006

***”Gather ye rosebuds while ye may”, Robert Herrick   

Bahçe haberleri 2

Posted On 6 / Haziran / 2006

Filed under Doğa

Comments Dropped 2 responses

“Bir ardıç kuşuyum ben
toprağa düşeceğim bir gün
içimde çimlenen tohum çatlatıp yüreğimi
ağaca dönsün ve yüzyıl yaşasın diye”
~ Zerrin Taşpınar

Toprak insanıyım ben. Toprakta dinleniyorum, güç topluyorum. Bir ağacın gölgesinde oturup kuş seslerini dinlemek nice dost sohbetinden daha iyi geliyor bana. Dağlara bakıyorum, tozlu yollara. Güneşi kokluyorum, yaz sıcağını. Köy çeşmesinde yüzümü yıkıyorum sonra.

cayir cimen

Bahçeye yaz geliyor. Otların tümünü temizlemediğimiz için temizlenmeyen yerlerde boyları belimize ulaşmış. Yabani buğdaylarla dolmuş her yer. Sararmışlar ama yine de şimdi hepsi biçilecek. Böylece aralarındaki böğürtlenlerden fidanları kurtarmış olacağız.

yaz cicekleri


Meyvelerin bir kısmının çiçekleri kurumuş. Karayel mi çarpmış? Bir kısmında ise minik elmalar vardı. Bir ağaçta ortalama dört tane kadar… Eh, buna da şükür…

findiklarimiz

Ürün vermeye hazırlanan erik ve fındıklar. Bahçenin demirbaşları…

Olympos 2006

Posted On 30 / Mayıs / 2006

Filed under Doğa, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 4 responses

Çıralının çiçek kokulu havasından selam var…

Yalçın tepeler arasına gizlenmiş Çıralı’nın üzerine dağların gölgesi düşer. 20 yıl önce birkaç yabancı turistten başka kimse uğramazdı bu geniş kumsal

olympos_tunellera. Antalyalılar burayı yerli turistlere pek anlatmak istemezdi. Sanırım o sakinliğin bozulmasından korkuyorlardı.

Sonra geleni gideni çoğaldı, elbet. Ancak Sit alanı olduğundan yeni inşaat yapılamadı, binalar yeşili ele geçiremedi.

Hala bir huzur yuvası burası…

Gerçekten görebileceğim değişikliklerden korkarak, nefesimi tutarak geldim buraya ama soğuk dere, sıcak Akdeniz, ağaçlaşmış zakkumlarıyla burası on yıl, hatta yirmi yıl önce neyse yine o. Neyse ki…

Kimera ateşlerinin yandığı dağın eteğindeki korsan yuvası Olympos harabelerinin içinde bazı yerlerde yeşil o kadar sıktır ki içine girdiğinizde akşam oldu sanırsınız. Ağaçların gizlediği duvarlar, tapınaklar, soylu mezarları… Yemyeşil tünellerde kaybolmak işten değil.

Ciralicicekli

su basinde durmusum

Öylesine gizemli bir yer ki huşu içinde dolaşıyoruz. Yüzüklerin Efendisi’ni bulmak için uzağa gitmeye gerek yok; gençlerin tutkusu fantezi romanlarının en alası burada kanlı canlı yaşıyor.

Korsan gemilerinin kaptanı burada, son limanında yatıyor yüzyıllardır. Gemisini çizmişler mezarına, yelkensiz, küreksiz… Yüzlerce yıldır sessiz ve hareketsiz…

Bahçe haberleri 1

Posted On 5 / Mayıs / 2006

Filed under Doğa

Comments Dropped leave a response

kulübe
Meyve bahçesi olanlar için otla mücadele zamanı geldi. Bahçeye avdet ettik, ot yoluyoruz! Meyve fidanlarında öyle çok çiçek var ki… Umarım hava soğuk gitmez ve çiçeklere zarar gelmez. Aksi halde hiç meyve olmuyor çünkü.

isikli agacayva cicekleri

**
Bahar ışığıyla yıkanan ağaçlar
Çiçek açmış meyve fidanlarından biri. Bu ayvayı geçen yıl ellerimle dikmiştim. Dikili bir ağacım var yani :)) İnsan elleriyle dikince çocuğu gibi görüyor bunları. Kışın soğuk günlerinde ne durumda olduklarını düşünmeden edemiyor. Uzun süre görmeyince de özlüyor.

 

Erguvan faslı

Posted On 20 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, İstanbul

Comments Dropped 2 responses

erguvanlar acar acmaz

 Başka yerleri bilmem ama İstanbul’da erguvan faslı başladı.

Ne zamandır gitmedim erguvan zamanı da geldi bir seyire çıkayım dedim Hisar’da. Bir de ne göreyim Ali Baba olmuş size Erguvan. Anılarımı canlandırayım derken şu olana bakın. Sevineyim mi böyle güzel bir ad aldığına, üzüleyim mi bilmem kaçıncı kere isim değiştirdiğine, bilemedim.

Oturduk menemenimizi söyledik. Karşımızda Küçüksu, Vaniköy, Kandilli tarafları pembe pembe bakıyordu. Aşiyan’da yürüdük. Çiçek yağmurunda yıkanmış sokaklardan geçtik. Tepemize pembe-mor yağmurlar yağdı. Pıt pıt düşen pembe dolu taneleri yakamızdan içeri girdi, saçlarımıza döküldü. Erguvan baharı… Ve erguvan bahar olduğu kadar da anılardır.

Eflatun esintiler içinde titredi incecik
Aynı içten kokuyla iki ayrı erguvan
Birisi bir küçük evin içe dönük bahçesinde
Süsledi sevgisini iki pembe avucun
Öbürü bir mezar başında öksüz
döktü rengini sessizce

~ Şükrü Erbaş

erguvanin govdesiBu ikinci erguvan kuşkusuz defalarca gittiğimiz yerini, bu kez koca mezarlığın içinde bulamadığımız pembe taşlı Kitabe-i Seng-i Mezar’ın başındadır. Pembe taşı morlara bulamaktadır. Ah Orhan Veli! Can Yücel’in dediği üzere: “Mosmor olmuş gül yazısı bedenin/düşmüş sanki erguvanlar içinde.” Velhasıl erguvan hüzünlü ağaçtır.

Foto: Gövdeden çıkan erguvan çiçekleri

***

Çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim Çatalca üstü masa gibi düz ve kenarları dik bir tepenin dibindedir. Çok sayıda erguvan ağacının yer aldığı bu dik yamaç baharda dev bir pembe-mor duvara dönüşürdü. Bilmem çocuk olduğumdan mı, yoksa sık ve dik olduğundan mı o koruya hep uzaktan, evimizin terasından bakardım. Terasın ucundaki çatıya yuva yapan leylek ailesi ya henüz gelmiş ya da gelmek üzere olurdu. Çatalca’nın erguvanlarını ne zamandır görmedim ama İstanbul erguvanları bu bahar da gönüllerince açtılar, kara dallardan, gövdelerden fışkırarak. Üstelik birkaç yıl önce birçok yeni bölgeye de erguvanlar dikildi de gözümüz gönlümüz daha çok şenlenir oldu.

***

 

 

Sinop’a rüzgar santrali yapılsın!

Posted On 14 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, Güncel

Comments Dropped one response

cennet sinop cehennem mi olacak Burası Sinop’ta nükleer santralin yapılması planlanan İnceburun yakınlarından bir manzara: Hamsilos. Çam ormanlarıyla çevrili bu altın gibi değerli kıyıları nükleer maddelerle zehirleyecekler, ülkedeki ilaç fabrikalarının atıklarıyla bile başa çıkamazken üstelik… Çernobil’in Karadeniz bölgemizde yol açtığı ölümleri konuşurken tam da…

Kendileri yenilenebilir enerji kaynaklarına dönerken bize de söktükleri santralleri yutturmaya çalışan Avrupa’nın terk ettiği geri teknolojileri satın alarak…

Sinop’a bir kez olsun gitmiş, orada bir kez olsun yaz tatili geçirmiş herkesin benim gibi düşündüğünden eminim.

Sinop’a ille kurulacaksa neden rüzgar santrali kurulmuyor? Tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi bol rüzgarlı yerlere en yaraşanı temiz enerji değil midir?

Her aklı başında insanın İnceburun’a nükleer santral kurulmasına avazının çıktığı kadar haykırarak hayır demesi gerekir.

İstanbul’a bahar geldi

Posted On 4 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, İstanbul

Comments Dropped leave a response

yapragina dalina

Bahar geldi mi geliyor mu derken bir de baktık ki bütün erkenci ağaçlar çiçek açtı. Kır menekşeleri, papatyalar da öyle. Şair Nedim’in dediği gibi “Erişti nevbahar eyyamı.”   Boğaz’da artık baharın sisli sabahlarında çiçekli badem dalları alçak avlulardan sarkar, yerlerini erguvanlara bırakmadan önce. Genişleyen su kayar gibi geçer Akıntıburnu’nu. Bebek Parkı’nın çimenlerine çıkarılır çocuklar. Gençler dondurmacıya uğramaya başlar. Boyacıköy’de eski pizzacının, denizin üstündeki kahvenin yerine özlemle bakılır, Emirgan’da bahar güneşinin altında bir bardak çay yudumlanmadan önce.

Nerede olduklarını tam bilmiyorum ama (bizim semtte henüz yoklar) belediye başkanı şehirde tam üç milyon lalenin açmak üzere olduğunu söyledi. Sanırım çiçeklerden taze haber gelmiş:) Yani İstanbul lalezara dönecekmiş yakında… Öyleyse biz de eskiyi anarken gönlümüzü şarkılarla şen tutalım…

RAST ŞARKI
Beste: Münir Nureddin Selçuk
Güfte:Vecdi Bingöl

Erdi bahar sardı yine neş’e cihanı
Eğlenelim raksedelim lale zamanı
Açtı bu dem naz ile gül gonca-dehanı
Dinleyelim bülbülü gel lale zamanı

Fasl-ı bahar seyrine çık sen bize gel de
Gönlümüzü şad edelim bezm-i emelde
Bağda bahar sinede yar badeler elde
Mey içelim eğlenelim lale zamanı.