Masum Adam

Posted On 23 / Eylül / 2007

Filed under Çeviri, Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 4 responses

                   

                                   

Adalet zenginler için vardır
Gerçek bir öykü, tamamen kurgu dışı bir belgesel kitap. Grisham, sayısız belge incelemiş, olayı yaşayan kişilerle görüşmüş, olayın yaşandığı mekânları gezmiş, ciltler tutan yeminli ifadeleri okumuş”Acaba masum olduğum kanıtlanıncaya kadar suçlu muyum, yoksa suçlu olduğum kanıtlanıncaya kadar masum muyum?” Duruşmada, suçsuz olduğunu söyledikten sonra ifadesini bu soruyla bitiren Dennis Smith soruyu sormakta son derece haklıydı.Amerika’nın bir eyaletinde, işlemediği bir tecavüz ve cinayet suçu nedeniyle, hakkında hiçbir delil olmadan, sadece polisin bulduğu ‘yalancı tanıklar’ ve bilimselliği kabul edilemeyecek ‘laboratuar raporu’nun doğru olduğu varsayılarak ömür boyu hapis cezası alan, haksız yere on iki yıl hapis yatan bir ‘ABD vatandaşı’ydı. Dennis Smith’le ortak kaderi paylaşan Ron Williamson’ın yaşamı ise çok daha trajikti. Aynı cinayeti birlikte işlemekten yargılanan Ron Williamson, ölüm cezasına çarptırılmıştı. İnfaza beş gün kala ölümden döndü. Tek hayali ünlü bir beyzbol oyuncusu olmak olan Ronnie, on iki yıl ölüm hücresinde kaldıktan sonra, ancak beş yıl yaşayabildi.Otuz beş yaşında hapse giren Ronnie, hapisten çıktığında kırk yedi yaşındaydı ama altmış beşinde gösteriyordu. Akıl sağlığını tamamen yitirmiş ve kendi başına yaşayamaz hale gelmişti. Belki de zamanında yapılacak iyi bir psikiyatri tedavisiyle sağlığına kavuşabilecekken, on iki yıllık hapis yaşamı boyunca yalan yanlış ilaçlar, kötü muamele, en sağlıklı insanı bile çıldırtıcı koşullar, Ron Williamson’un sadece ‘yaşam süresini’ kısaltmakla kalmamış, ruh sağlığını, hayallerini, umutlarını, en doğal insan hakkı olan ‘mutlu yaşam hakkı’nı da elinden almıştı.Ortaçağ değil; yıl 1983

Benzer kaderi paylaşan sadece Dennis Smith ve Ron Willamson değildi. John Grisham, Masum Adam isimli belgesel romanında, Dennis ve Ronnie’nin hikâyesine odaklanmakla birlikte, aynı dönemde yine çok benzer koşullarda haksız yere suçlanan üç ‘masum adam’ın daha öyküsünü anlatıyor. İnsan, romanı okuduğunda, idam edilen daha kaç ‘masum adam’ vardı acaba, diye sormadan edemiyor.
Dennis Smith ve Ron Williamson’un yaşamını cehenneme çeviren olaylar ortaçağda, engizisyon mahkemelerinde yaşanmış değil. Cinayetin işlendiği 1983 yılından 2000 yılına kadar süren haksız yargılama, idam ve hapis cezası, yalan üzerine kurulu bir ‘adalet sistemi’… Burası ‘ilkel’ kabilelerin yaşadığı, dünyanın uygarlıktan uzak bir köşesi de değil; dünyanın çeşitli ülkelerine ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ götürmek üzere savaş açmış olan ABD’nin bir eyaleti. Sadece bu küçük eyalette yaşananları, birkaç vicdansız savcı ve yargıcın ‘hatası’ olarak görmek mümkün mü? Bu soruya verilecek tek bir yanıt var: Uydurma kanıtlarla yargılama yapan, hile ve tehditle yalancı tanıklar bulan, duygusal baskıyla sanıklarından ‘itiraf kopartan’, yargılamanın başından sonuna kadar kötü niyetli olduklarını gösteren o savcı ve yargıçlar, her şey ortaya çıktıktan sonra da görevlerinde kaldılar ve kim bilir daha kaç kişiyi ölüm hücresine gönderdiler. Kaçının gerçek suçlu olduğu ise vicdanlı olanların zihninde bir soru olarak kaldı…

Neden Dennis ve Ronnie’yi kurban olarak seçmişti savcı ve polis? İkisi de toplumun kenarında kalmış, ‘saygın’ meslekleri olmayan, içkiye, uyuşturucuya ve kadına düşkün ‘serseriler’di. Üstelik yoksul ailelerin çocuklarıydılar. Kimseyi satın alabilecek güçleri yoktu. Ünlü avukatlar da tutamazlardı. Tecavüz ve cinayet suçuyla itham edildiklerinde, bu suçların toplum tarafından onlara ‘yakıştırılması’ da son derece kolaydı. Kimse yadırgamazdı, nasılsa onlar ‘potansiyel’ birer suçluydu… Masum oldukları kanıtlanıncaya dek! Dennis Smith, en ‘iyi hukuk okulu’ndan mezun olmuş sayılırdı. Cezaevinde bulunduğu süre boyunca suçsuzluğunu kanıtlamak için sayısız hukuk kitabı bitirdi. Ve bütün yaşadıklarının sonunda, vatandaşı olduğu ülkenin adalet sistemini şöyle tarif ediyordu: “Kendinizi savunacak paranız yoksa, yargı sisteminin insafına kalıyorsunuz. Bir kere sistemin ağına takılırsanız, kurtulmanız neredeyse olanaksız; suçsuz olsanız bile.”

Neden gerçek suçlu olan Greg Gore, kurbanla birlikte son görülen kişi olduğu halde es geçilmiş, doğru düzgün sorgulanmamış, “laboratuar raporlarından muaf tutulmuştu?” Üstelik Ron Williamson sadece ve sadece onun ‘tanıklığı’na dayanılarak tutuklanmıştı. Gerçek suçlu olan Gore, bunun nedenini aradan yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra açıklayacaktı: “Ancak, 1980’lerin o ilk yılları boyunca Ada polisinin çoğunlukla bana iyi davrandığının farkındaydım, çünkü kendileriyle birlikte uyuşturucu işinin içindeydim. (…) Doğrudan doğruya Bay Williamson’u teşhis etmemi önerdiler.”

Bulunan öteki tanıklar ise cezaevindeki diğer suçlulardan oluşuyordu. Çünkü, “özgürlüğe kavuşmanın veya en azından ceza indirimi almanın en kestirme yolu, bir şüphelinin suçunu veya suçun bir bölümünü itiraf ettiğini duymak veya duyduğunu iddia etmek, sonra da bunun karşılığında bir şey koparmak üzere savcıyla pazarlığa oturmaktı”.
ABD anayasasına göre insanların kendini suçlu ilan etme yolu kapatılmıştır! Yasalarda sorgulamalar sırasında polisin nasıl davranacağına ilişkin sayısız hüküm vardır. Örneğin tehdide maruz bırakılmış bir zanlının itirafı geçersizdir… Sorgulamanın uzunluğu, gündüz mü gece mi yapıldığı, sorgulamayı yapan kişinin psikolojik yapısı, deneyimi, eğitimi, yasalara göre denetlenmeliydi. Ancak Grisham’ın anlattığı beş gerçek öykünün tamamında bu yasaların hiçbiri hayata geçirilmemişti. Aksine, polis tarafından tehdit ve ağır baskıya maruz kalan zanlılar, on saat süren, gece başlayıp sabaha kadar devam eden sorgulamalardan kurtulmak için ‘onlara istedikleri ifadeyi’ vermek zorunda kalmışlardı. ABD anayasasına ‘gerekli hükümleri’ koymuştu. Peki ya ‘uygulamadaki sorunlar?’

Amerikan polisiyeleri ve gerçek

John Grisham’ın Masum Adam kitabını okurken, aklıma sık sık izlediğim Amerikan polisiyeleri geldi. O polisiyelerde, gerçek katil eninde sonunda yakalanırdı! Dedektifler, FBI görevlileri, polis her zaman ‘iyi Amerikan vatandaşları’ olurlardı. Vicdanlı, fedakâr ve yardımsever! Sorgulamalarını her zaman nazikçe yapar, ancak gerçek suçluyu bulduklarında sertleşirlerdi! Laboratuarlarda en bilimsel koşullarda, en ayrıntılı incelemeler yapılırdı. Saç, kıl örnekleri, DNA testleri, titizlikle inceleyen ve bir haksızlık yapılmaması için gece gündüz çalışan ‘süper’ polisler görürdüm ekranlarda. Elbette o zaman da bunların birer kurgu olduğunu iyi bilirdim. Ancak Grisham’ın Masum Adam’ı, gerçek bir öykünün, hiç hayal katılmadan aktarılmış, tamamen kurgu dışı bir belgesel kitap. Grisham, sayısız belge incelemiş, olayı yaşayan kişilerle görüşmüş, olayın yaşandığı mekânları gezmiş, ciltler tutan yeminli ifadeleri okumuş… Gerçeğin etkisi kitabı okuduğumda beni sarstı!

John Grisham olayları mümkün olduğunca nesnel bir şekilde aktarmış. Kitabı okurken kendinizi yaşananların izler gibi hissediyorsunuz. Grisham kuru bir şekilde olayları sıralamıyor, olayların içindeki insanların yaşamöykülerini, geçmişlerini de bir edebiyatçı diliyle aktarıyor. Suçlanan insanların özlemleri, zayıflıkları, hataları, çocukluklarından taşıdıkları hayalleriyle o insanları tanımanız, olayın yüzeydeki boyutunun da ötesini görmenizi sağlıyor.

Masum Adam’da yalnızca adalet sisteminin korkunç boyutlara ulaşan yanlışları anlatılmıyor. Amerikan cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar son derece canlı bir şekilde aktarılıyor. John Grisham bu belgesel romanıyla, Amerikan toplumunun aile yapısı, toplumsal ilişkiler, zengin-yoksul farkları konusunda da son derece ayrıntılı ve gerçekçi bilgiler veriyor. Masum Adam, önyargıları altüst eden bir belgesel roman.

IRMAK ZİLELİ

MASUM ADAM
John Grisham, Çeviren: Şefika Kamcez, Remzi Kitabevi, 2007, 366 sayfa

Radikal Kitap
17/08/2007

Datça’dan zamanı durduran öyküler

Posted On 19 / Ağustos / 2007

Filed under Edebiyat, Güncel

Comments Dropped one response

datca2.jpg

Akdeniz’e, billur suların koynuna, “bir kısrak başı gibi” uzanır Datça yarımadası. Eski Datça’da bahçelerden badem dalları sarkar. Datçalılar mevsiminde badem kırar evlerin önünde. Datça yolları kekik, bahçeleri bal kokar. İskele’de beyaz begonvil salkımları, mor begonvillere dolanır. Efsaneye göre, Datça yarımadasının tam ortasındaki dağ, buraların kralına aitmiş ve bu kral oğluyla kızının esenlik içinde ülkelerini yönetip yönetmediklerini o dağdan gözlemekteymiş. 

İşte o Datça’nın gönüllü yerel tarihçisi, araştırmacısı Nihat Akkaraca nice zamandır yaptığı çalışmaları kitaba dönüştürdü. Datça’da Zaman adını taşıyan bu kitabın en ilginç yanı kaynak kişilerden derlenmiş, daha önce yazıya geçmemiş öykülerden oluşması. Yani Akkaraca bir çeşit halkbilimci gibi davranmış; Pertev Naili Boratav’ların İlhan Başgöz’lerin izinden gitmiş. Böylece zamanın yok edici akışına bir anlamda dur demiş. Siz de benim gibi eski insanların, değerlerin yerine yenilerinin yetişmediği, güzel insanların güzel atlara binip gittiği duygusu içindeyseniz, bunu neden önemsediğimi anlarsınız.
Öyküleri anlatanlar (Hamdi Sarı -1914; Mehmet Tabak -1926 Eski Datça gibi) ve anlatılanlar (Halil Çavuş, Hamit Ağa vb.), hatta manileri yazanlar da ismiyle cismiyle gerçek kişiler. Öykülerin geçtiği dağ, ova, tarla, dere, koy hep Datça coğrafyasının, isterseniz gidip bulabileceğiniz yerleri (Gocadağ, Gızılova, Gökdere vb.)… Buraların ve kimi kahramanların fotoğraflarının da kitaba girmesiyle gerçeklik duygusu biraz daha artırılmış. Kitabın sonuna bir de Datça köy haritası eklenmesi olayların geçtiği yerleri zihninde canlandırmak isteyenler için iyi bir kaynak olmuş.
Öyküler mübadele yıllarından günümüze kadar çok uzun bir zaman dilimini kapsıyor. Datça insanları kurnazları, safları, iyilikseverleri, alaycılarıyla bir geçit resmi yapıyor bu öykülerde. Eski Datça’nın yol sorununa, jandarma dayağından, “demirkırata”, oradan köy enstitülü öğretmenlere ve imama, sonra daha yakın yıllarda halkın devlet hastanelerinde sağlık sorunlarını nasıl çözdüğüne, turistik lokantalarda garsonluk yapan Datçalı gençlere kadar birçok konuya değiniliyor. 
Halk dilinin duruluğu düpedüz yansıyor öykülere. Akkaraca o halkın içinden gelen biri olarak hem o insanları çok iyi anlıyor, hem de çok iyi dile getiriyor. Hatta kendini de onlardan ayırmadığından “İstanbul’da bir Datçalı” öyküsünde kendi başından geçen güldürücü ve düşündürücü bir olayı da anlatıyor. 
Kitabı okurken sık sık memleketim İzmit’te de halk dilinde hala yaşayan sözcüklere rastladım. Birbirine bu kadar uzak coğrafyalarda bile aynı sözcüklerin yaşaması ilginç geldi bana. Örneğin hıra sözcüğü İzmit’te zayıf, küçük anlamıyla yerel dilde mevcut.
Öykülerin çoğunu gülümseyerek, kahramanlara sempati duyarak okudum. “Emine Teyze ve Bilgisayar” öyküsünde ise bu gülümseme itiraf etmeliyim ki kahkahaya dönüştü.
Kitaba adını veren öykü, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne esin olacak cinsten. Datça’nın saatlerinin eski zamanlarda nasıl ayarlandığına ilişkin bu ilginç öykü insanı zaman üzerinde bir daha düşünmeye çağırıyor: “Datça’da zaman yekparedir.”
Kitabı bitirdiğinizde güzel bir ülkenin güzel insanlarının yaşadıklarının tadı damağınızda kalıyor. Zamanı günlere bölmeye gerek duymadan yaşamak isteyenlerin seveceği ve toprağında kök salmak isteyeceği bir yer Datça…

Datça’da Zaman, Nihat Akkaraca, Alan, Haziran 2007

TÜRKÇE’NİN YARALARI

ddd1.png 

-Türkçe gibi görünüp de aslında Türkçe olmayan ifadeler-  

Öncelikle belirtmeliyim ki ben bir Türkçe uzmanı değilim. Eğitimim İngiliz Dili ve Edebiyatı. Yaptığım iş (çeviri) gereği yazarken, okurken -ve olabildiğince konuşurken de- dili doğru ve güzel kullanmaya çalışıyorum. Artık ne kadar olabilirse… Öte yandan okurken, konuşurken ve başkalarını dinlerken, ister istemez nelerin çeviri yanlışı olabileceğine odaklanıyorum. Belki bu da bir tür mesleki ‘deformasyon’. Aşağıdaki yazı bu yöndeki seçici algımın sonucudur. Elbette bilimsel bir iddiası yoktur. 

***

Konfüçyüs’e sormuşlar:– Devletin en yetkili kişisi siz olsanız, ilk yapacağınız iş ne olurdu?– Ülkedeki bütün dil bilginlerini toplar, dili gözden geçirmelerini isterdim.– Peki ama sağlık, ekonomi, eğitim ve adalet gibi sorunlar ne olacak?– Bir ulus dilini doğru bilmiyor ve kullanmıyorsa hiçbir kurum görevini yerine getiremez! Konfüçyüs’ün anlayışı doğrultusunda, özellikle yazan insanların anadillerini sevdiğine ve sevmesi gerektiğine inanıyorum. Sade yazan değil okuyan, konuşan insanların da elbette. Burada benim üzerinde durmak istediğim konu, Türkçe gibi görünüp de Türkçe olmayan ifadeler. Bunlar genellikle Türkçe’de doğru karşılıkları varken ve kullanımdayken çeviri yanlışı olarak Türkçe’ye geçip yerleşen kullanım biçimleri. Bunlara ben TAKLİT diyorum, yabancı dillerin taklidi… Bunları zaman zaman hepimiz kullanıyoruz. Çünkü özellikle konuşurken doğrusunu bilsek bile karşımızdakinin konuşmasını taklit edebiliyoruz. O yanlış kullandıysa biz de aynı yanlışı tekrar edebiliyoruz. Bu da taklidin taklidi oluyor. Bu yazıda bu konuya dikkat çekerek en azından yazarken daha dikkatli olmamızı önermek istedim. Aşağıda öncelikle bu gibi kullanımlara örnekler vererek konuyu somutlaştırmak istiyorum. Sonra da bunları özünde neden yanlış bulduğumu, ‘kendine iyi bak’ kalıbı bağlamında ele alacağım.  

“TAKLİTLERİNDEN SAKININIZ”! 

Şimdi örneklere geçelim (kalın siyahlar bence yanlış olanlar; benim önerilerim ise italikler): Bu türden insana batı dillerini hatırlatan o kadar çok örnek var ki. Örneğin (beni) geri ara demek… Ya da doğrudan gibi güzelim bir kelime varken, direkt hatta direkman demek… Bir başka yanlış kullanım da almak yardımcı fiili. Örneğin banyo/duş almak çok yerleşmiş olmakla birlikte aslında banyo/duş yapmak demeli. Yine ayrılırken kullanılan ve çok yaygınlaşmış bir örnek de kendine iyi bak. Bunun yerine hoşça kal, görüşmek üzere, sağlıcakla kal gibi ifadelerden birini kullanabiliriz pekala. ‘Kendine iyi bak’ derken biz, karşımızdaki de içinden ‘Kendime bakayım da aynada mı? Nerede? diyebilir pekala… Daha neler neler… Gelene de gidene de hoşça kal demek örneğin. Halbuki ayrılan hoşça kal, geride kalan, gideni yolcu eden ise güle güle der bizim dilimizde. Bu ayrım İngilizce’de olmadığı için (bye bye) onlar ayrım yapmadan kullanıyorlar. Biz de bunu benimseyip dilimizi eksiltiyoruz. 
Türkçe’yi yaralayan başka örnekler de var. Örneğin sık sık karşısındakine hayret bi’şeysin diyenler; olurun pekalanın suyu çıkmış gibi bütün konuşmaları okey ile bitenler. Telefona beni geri ara şeklinde not bırakanlar. Off the record konuşanlar. En sonunda bye bye diyerek yanınızdan ayrılanlar var. Biliyorum bütün bunlar çok trendy ama anlaşmak için de ortak bir dilde buluşmamız gerekiyor. Herkes kendine göre konuşur, yazarsa birbirimizi anlamamız güçleşmez mi? Farkına varmadan benimsediğimiz yanlışlar arasında sevgili Tijen İnaltong’un grupta dikkatimizi çektiği  ‘kutlama gerçekleştirmek’ ‘birlikte paylaşmak’, ‘sohbet gerçekleştirmek’ bildiğim kadarıyla yine İngilizce’den birebir çeviri yaparak dilimize musallat ettiğimiz kötü örnekler. Biz bunları Türkçe’de böyle söylemiyoruz; kutlamak veya kutlama yapmak diyoruz. Paylaşmak diyoruz ‘Paylaşmak’ zaten içinde ‘birlikte’ anlamını da taşıyor. ( Tek kelimeyle de ifade edebiliyoruz. Öyleyse İngilizce’nin deyimsel ifadeli/iki kelimeli fiilini kullanmaya ne gerek var?) Sohbet etmek diyoruz. Gerçekleştirmek bu tür kelimelerle birlikte pek de kullanmadığımız ve yine çeviri kokan, üstelik ifadeyi ağırlaştıran bir kelime. Yine bazı ‘tv’ şahsiyetlerinin kullandıkları ‘enerjinize sağlık’ ifadesi karşısında ise insan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor. Bu ifade ne kadar da yapay duruyor öyle değil mi? Son olarak birkaç örnek daha vereyim: (Önce yanlışı, sonra doğrusunu veriyorum. Siyah yazdıklarım sorunlu/yanlış kullanılmış kelimeler.)-Arkadaşımdan telefon aldım: Arkadaşım telefon etti.Vavvv çok müthiş!: Oooo çok müthiş!-Saat bir gibi (like one o’clock): Saat bir civarı, saat bir sularında-Nasıl gidiyor?(how is it going?): Nasılsın? Ne haber? -Üzgünüm (I’m sorry): Türkçede böyle bir kalıp da yok. Onun yerine ‘özür dilerim’ veya affedersin’ diyebiliriz pekala.Bin milyon: Milyar (Evet hiç şaşırmayın. Bu tamamen çeviri söyleyiş biçimini bile kullananlar var!) 

TÜRKÇE Mİ BULAMAÇ MI? 

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi yabancı diller Türkçe’yi sessiz sedasız kuşatıyor ve yıpratıyor. Böylece dilimiz bulamaç haline geliyor. Bunları yanlış yapan asıl neden, bunların başka bir kültürden alınma, o kültürü yansıtan bir içeriği olması. Şimdi bir örnek üzerinde ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım.Kendine iyi bak’ tamamen İngilizce taklidi, yani yanlış çevrilip yerleşmiş bir kelime öbeği. Evet Amerikalılar kendine iyi bak, yani take (good) care (of yourself) diyorlar. Ama bu onların kültürüne, yaşam biçimine özgü, yerleşmiş, kalıplaşmış ve orada anlaşılır bir şey. Kelime kelime çeviri yapınca ‘olmuyor’. Bizde böyle bir düşünüş biçimi (zihniyet, mantalite) yok. Amerikan kültürüyle Türk kültürünü bir tutanlar veya öyle sananlar mı var aramızda? Amerikan Kültürü dersinde Prof. Sencer Tonguç hocamız sakız çiğneyen bir arkadaşı dersten atmıştı. Sakız çiğnemenin bir Kızılderili geleneği olduğunu anlatmıştı sonra. ‘Biz Amerikan Kızılderilileri değiliz’ demişti. Öyleyse derste sakız çiğnenemezdi. Hocamın eleştirisine ister katılın ister katılmayın yine de bu örnek iki kültür arasında çok büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu farklar öyle ha deyince aşılacak gibi değil ne yazık ki. O yüzdendir ki hiçbir aklı başında çevirmen kelime kelime çeviri yapmaz. Konuyu dağıtmak pahasına bir başka örnek vermek istiyorum.

“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen “                                                     Şeyh Galip  (zübde:öz)

İnsana kendini hoş tutmasını öğütlerken sen alemin özüsün diyor Şeyh Galip. Ancak o burada Sufi geleneğin bütün bir değerler silsilesine gönderme yapıyor. O gelenek içinde ‘hoşça bak zatına’ demekle Amerikalının take care’i arasında hiçbir anlamsal bağlantı yok. Şeyh Galip’in  arkasında bütün bir Mevlevi geleneğinin değerler silsilesi var; take care yalnız kendi toplumunda bir anlam taşıyor; ‘kendine iyi bak’ ise ne olduğu belirsiz, anlamsız bir kelime yığını. Eğer ‘kendine iyi bak’ derken arkasına ‘çünkü sen alemin özüsün’ ifadesini getirebiliyorsanız buyurun ‘kendine iyi bak’ deyin. Yok olmuyorsa anlamsız bir kelime yığını halinde ‘kendine iyi bak’ demekten vazgeçmek en iyisi.  Yoksa tavuk çevirme yerine tavuk tercüme/chicken translate demiş oluyoruz…

***

Konfüçyüs bir ulusun var olma koşullarının en başında anadil bilincini sayıyordu. Bir ülkenin bütünlüğünü yıkmanın en kestirme yolu da anadiline saldırmaktır. Güzel ve zengin anadilimiz bizden özen bekliyor. Kısırlaşıp yok olmasını istemiyorsak elbette.   

Akşit Göktürk

Posted On 10 / Mart / 2007

Filed under Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 2 responses

Eleştirmen, dilbilimci ve çevirmen Prof. Akşit Göktürk her yıl olduğu gibi bu yıl da ölüm yıldönümü dolayısıyla (8-9 Mart günlerinde) edebiyat ve çeviri toplantıları ile anıldı. Bu seneki toplantılarda sanat ve sanatçı teması ele alındı.

Akşit Göktürk, Robinson Crusoe’nun 1 ve 2. ciltlerinin Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 yılı TDK çeviri ödülünü kazanmıştı. Ne yazık ki bu ödüllü çevirinin başkaları tarafından çalındığını yine bu günlerde okuyoruz. Bu ayki (Mart 2007) Varlık dergisinde yer alan bir yazıya göre (Özge Çelik sayfa 20) bu kitabın birden çok intihali yapılmış; yani aynı çeviri sahte çevirmen adlarıyla basılmış. Saygı toplantılarıyla bu araştırma yazısının aynı günlere gelmesi ne hazin.

Öğrencisi olmakla gurur duyduğum çeviri ve eleştiri dersleri  hocamın anısı önünde saygı ile eğilirim.

“Kızım Deniz, öğrencilerim, çocuklarımız, sevgi içinde erdemi, hoşgörüyü, içtenliği, açıkyürekliliği, inançla yüceltsinler isterim. İnsana saygı, her türlü yapmacığı, çıkarcılığı , ikiyüzlü buyurganlığı kovsun. Gönlümde üstüne titreyerek büyüttüğüm umut budur.”                                                                                              Akşit Göktürk (1934-1988)

Şehir arkandan gelir

Posted On 18 / Ocak / 2007

Filed under Edebiyat, Sanat

Comments Dropped 2 responses

Her yolculuk başladığı yerde bitiyor. Hayat dahil...İster hayatın göç temizliği olsun, ister sürgün, ister sıradan bir yolculuk; hepsi de bir halkanın tamamlanması gibi başa dönüp kapanıyor.  Semih Kaplanoğlu’nun ödüllü filmi Herkes Kendi Evinde’deki genç adam, anne ve babası öldükten sonra anayurdunu terk edip uzaklara gitmeye karar veriyor. Bu amaçla babadan kalma zeytinliklerini satmak istiyor. Genç adamı durduran, baba ocağının özlemiyle yanan bir sürgün olan amcasının geri dönüşü oluyor.  Teo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Birgün filminde üç sarı yağmurluklu bisikletli var. Hayatının son günlerindeki şair, 1) merhum karısıyla ve annesiyle yani geçmişle, 2)Arnavut göçmen çocuğun nezdinde çocuklarla yani gelecekle, 3)şiirle yani yaptığı işle hesaplaşıyor. Gitmeden önce adeta bir göç temizliği yapıyor. Yarım kalmış bir şiirin yani kendi hayatının peşine düşüyor. Ve orada yalnızca kendi emellerinin peşinden koştuğu bir hayat görüyor . Sevdiklerini ihmal ettiği bir hayatın pişmanlığını yaşıyor bu yüzden. “Neden anne, mutlu olduğum anlarda evde duyduğum tek ayak sesi kendiminkiydi?” diye soruyor. Filmdeki Arnavut çocuk ise bir kaçak göçmen. Henüz bir pişmanlığı olamayacak kadar küçük. Vatanına özlemini Ah Selim şarkısıyla dindirmeye çalışıyor . Yol filmlerinin çoğu hep geri dönüşle bitiyor. Kahramanlar yolculuklarda aslında kendilerini aramakta, kim olduklarını anlamaya çalışmaktadır. En sonunda döndükleri başlangıç noktasındadır ki kendilerini bulurlar.  Örneğin oldukça eski bir film olan Wim Wenders’ın Paris-Texas’ı da bunlardan biridir. Bergman’ın Yaban Çilekleri filmi de bir yolculuk temelinde geçmişle hesaplaşmayı anlatır. Ya da son dönem filmlerinden Broken Flowers.  

Hayatın ve sanatın söylediği şu: Yedi denizde rüzgarlarla şişirirsin yelkenlerini. Ama gurbet zordur; yavaşça tüketir insanı. Gurbette, yedi iklimde dolaşıp da geri dönersin hep. Çünkü ana kucağı gibidir, şefkat doludur doğduğun yer.  İnsan kendinden, ardında bıraktıklarından istese de kaçamaz zaten. Kavafis yeni bir ülke bulamazsın, / başka bir deniz bulamazsın / bu şehir arkandan gelecektir der o ünlü şiirinde yolculara. Dönüp dolaşıp doğduğu, ait olduğu şehre varır insan hep. Yolculuk, yani kendini arayıp bulmak uğruna nice kentler, ülkeler terkedilmiştir oysa. Odiseus ‘un o uzun yolculuğunu düşünün. Daha yakın bir örneğe gelirsek, bir Avrupa ülkesine kapağı atmak için evini, barkını terk eden çok oldu 12 Eylül’ün baskıcı günlerinde. Odiseus en sonunda ülkesine döner. Politik sürgünlerin bir gün yurtlarına döndükleri gibi. Yurdun, şehrin tuzaklarla, yorgunluklarla dolu da olsa, senin yerindir, senin şehrindir çünkü. Gel bu şehrin havası böyle kalsın, tuzakla dolmuş her yer/ yorulmuş tüm bedenler acep neden?/bırakmam, terk etmem ben gitmem bu şehirden der bir Candan Erçetin şarkısı.

Eninde sonunda her yolculuktan, her sürgünden, her kaçıştan dönülür bir gün. Ve yolculuklar hep başladığı yerde biter. Asla yeni bir yerde değil. Akşam ezanı okunup eve dönme vakti geldiğinde çocuk tekerlemesi şöyle der: Herkes evine, evi olmayan... Ruh kendi evinde var olur. Kendi öz yurdunda kendini gerçekleştirir. Olamazsa, kara yıkıntıları arasında ömrün, insan hep geçmişini arar; gözleri kapalı o eski şehre bakar. Sessizce ve kimi zaman uzaktan da olsa, konuşmalı insan şehriyle. Yakınlarımız gibi şehirlerimiz de ihmale gelmez ne de olsa.  

Güllerin Sessizliği

Posted On 5 / Aralık / 2006

Filed under Doğa, Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 15 responses

gul-buketi.jpg

RİNDLERİN ÖLÜMÜ   

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış; 

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. 

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış 

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.  

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; 

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. 

Ve serin serviler altında kalan kabrinde 

Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.                            

Yahya Kemal BEYATLI   

Şu alışveriş merkezlerinin korkunç uğultusu şehir kışlarını ağuluyor. Ne çok konuşuluyor günümüzde. İnsanlar konuşmayı aşkla seviyor. Lafla pilav pişerse, dağ kadar yağı benden… Büyük şehrin gürültüsünde en çok aklıma güller düşüyor. Tanrı misafirinin suyu taşırmayan bir gül yaprağı olduğunu anlatan o Uzakdoğu öyküsünü bilirsiniz*… Anadolu’nun, Doğu’nun, giderek Asya ve Uzak Doğu’nun insanı dolu kaplara bile sığabilen insandır. Doğu’da anlatmak istediğini konuşmadan anlatma becerisine sahip insanlar yaşar. Sükut gül yaprağıdır. Suları taşırmaz asla. Büyük şehirlerimizde bunu anımsayan, özleyen kalmadı gibi.  Yahya Kemal Rindlerin Ölümü’nde gülleri asude bahar ülkesine yakıştırıyor. O güller bülbül sesinden başka çıt çıkmayan sessiz bahçelerin gülleridir. Gülü şiirlerine ençok taşıyan şairlerimizden olan Hilmi Yavuz için de gül asude bir sessizliktir.  Ses kendini güle,  gül kendini sessizliğe dönüştürür H. Yavuz şiirinde. Sessiz bir gül bahçesi olur hayat.  Sevdalar bile bağırmadan, sessizlik içinde yaşanır bizim geleneklerimizde. Sevdanın sessiz işareti güldür. Doğunun Sevdaları bir susuştur diyor şairimiz. Duyulmayanı duyuran ise bir soluk gül. “Sevda, belki bir susuştur/Ve kim bilir nasıl ve nerden gelen bir türküyle duyulmayanı/Bir soluk güldür, ki duyurmuştur” (Doğunun Sevdaları III)

Artık ne böyle sevdalar ne böyle sessizlikler kaldı… Gül mevsimi değil biliyorum. Yine de gül kuşu gibi gülden güle dolaşıyorum bu günlerde. Kışın soğuğunda, şehrin patırtılı hayatında gülleri arıyorum. Elimde bir kitap var: Güller Kitabı**.  Yazar kitabında Türk kültürünün çiçek macerasını anlatıyor gül üzerinden. Gülle ilgili duyarlığımızın izlerini sürüyor edebiyatta, sanatta ve günlük yaşamda. Bizi tarihte bir gezintiye çıkarıyor. Birlikte Osmanlı’nın, eski edebiyatın gül bahçelerinde dolaşıyoruz. Kalabalık ve kasvetli kış kentlerinin gürültüsünden uzaklaşmak isteyenler için… Okudukça Hafız’ın kabri olan bahçede güller açıyor kanayan renkleriyle. Okudukça anlıyoruz ki bir inanç uğruna can verenlerin kanından oluşur en güzel gül. “Her açılan gülde yepyeni bir Şiraz görünür”. Penceresiz odalarda Isparta gülleri toplanır. Sonra güller dağılır. Kış gelir. Rindler ölür.Ozanın dediği gibi henüz vakit varken güllere sarılmalı…***   

NOTLAR :

*Uzakdoğu`da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini 
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli 
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan 
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı 
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. 
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. 
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, 
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan 
sonra söz`süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, 
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. 
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar 
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. 
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz 

demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir 
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. 
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak 
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir 
gül yaprağına her zaman yer vardı…
 

** Güller Kitabı, Beşir Ayvazoğlu, Kapı Yayınları, 2006

***”Gather ye rosebuds while ye may”, Robert Herrick   

Lord Byron ve İç çekişler Köprüsü

Posted On 31 / Ekim / 2006

Filed under Edebiyat

Comments Dropped 4 responses

bridgeofsighs.JPGbridge_of_sighspencerelervenice.jpgbridge_of_sighsvenice212.jpg

 

Lord Byron ve İç çekişler Köprüsü

“I stood in Venice on the Bridge of Sighs, a palace and prison on each hand”
Lord Byron

Birbirinin ikizi iki köprü. Mimarileri tıpatıp aynı olmasa da adları aynı: İç çekişler köprüsü. Bu dünyanın herhalde en romantik adlı köprülerinden biri İngiltere’de, diğeri İtalya’da.

Biri sonbahar günlerinden birinde suları yükselmiş Venedik kanallarının birinde.
Öteki yağmurla ıslanmış Oxford’da binaların kasvetli karanlığında.
Biri gerçek, diğeri kopya.

Birinin ucunda bir zindan vardır. Orada hücreye atılmış engizisyona gitmiş suçluların vebalı soluğunu duyarsınız.
Ötekinin ucundaki binalarda kimi neşeli, kimi melankolik Oxford öğrencileri.
Birine bir saray debdebesinden, varaklar, kadifeler, kristaller arasından atım atarsınız.
Ötekine kolej binalarındaki sade yaşamlardan.

Birinden mahkumlar geçti, günahlarının pişmanlığıyla iç çekerek. Yoldan geçenler ahlarını işittiler.
Diğerinde ise, bugünlerde İngilizler gelen İtalyan turistlere ‘burayı tanıdınız mı?’ diye sorarlar mutlaka .

İngilizler bu köprüyü neden buraya inşa etmişler acaba? Sadece iki binayı bağlasın ve bir de turistik bir unsur olsun diye mi? Sadece bu değil. İki köprü arasındaki asıl bağ, İngiliz şair Lord Byron’dır.

Bilen bilir, orijinal olan Venedik’tekidir. Taa 1600’den kalma. Köprü bu adı Byron’ın katkılarıyla 19. yüzyılda almış. Byron yaşamının bir dönemini Venedik’te geçirir. Sarayla zindanı bağlayan bu köprüden geçen tutukluların acısını derinden hisseder. Orta çağda engizisyonda yargılanıp cezaya çarptırılan tutuklular buradaki zindana atılırmış. Bu zindanda Galileo’nun ve Casanova’nın da yattığı biliniyor. Köprüde bulunan parmaklıklı pencerelerden baktığınızda Venedik körfezi ve açık deniz görünür. İşte burada hayata, denizlere ve Venedik’e son kez bakan tutukluların derin bir iç geçirdiğini düşünmüş olmalı romantik şair Byron.

Byron’ın Oxford’la ilgisi ise daha eski. Şair birkaç yıl Oxford’daki bir kolejde eğitim görmüş ve ilk şiirlerini burada yazmış. Oxfordlular da kendi kentlerinde okumuş Byron’ın etkisiyle onun bu kadar etkilendiği köprüden bir tane de kendi şehirlerine yaptırmışlar (1913’de) . Bu şekilde Byron’ı ve onun Venedik’te geçen günlerini Oxford ziyaretçilerine gayet güzel anımsatmanın yolunu bulmuşlar.

Her şeyi turistik hale getirme becerisinde İngilizlerin ellerine su dökmek ne mümkün!

Sait Faik’ten bir anı

Posted On 22 / Ekim / 2006

Filed under Edebiyat

Comments Dropped 14 responses

adayerlileri.jpg

Adapazarı’nda doğmuş, ömrü İstanbul’da geçmiş Sait Faik’in neden Bursa Lisesi’nde okuduğunu merak ettiniz mi hiç? Bu bir yaramazlığın ve sürgünün hikayesiymiş meğer. Hazır Haydarpaşa Lisesi öğrencilerinin yaramazlıkları da gündemdeyken paylaşmak istedim… Yine Bursa Lisesi mezunu olan gazeteci Hikmet Feridun Es, Sait Faik’in kişiliğini de ortaya koyan bu anısını (Hayat Haziran 1954) şöyle anlatıyor: 

Arapça hocası kürsüye doğru ilerledi. İskemlesine oturdu.Fakat oturmasıyla yerinden fırlaması bir oldu. Sonra öğrencilere dönerek sordu:

-Bu iğneyi benim minderime kim koydu?Sınıfta çıt yok.

-Söyleyin diyorum! Kim koydu bu iğneyi? Ağzını açan olmadı. Hoca efendi köpürdü:

-Şayet cevap vermezseniz hepiniz sürgüne gidersiniz! Sürgün! O da ne? Bu kelimeyi ilk defa işitiyorduk. Arapça öğretmeni biraz daha bekledikten sonra:

-Peki öyle ise! Dedi ve eteklerini savurarak sınıftan çıktı gitti. O gün İstanbul Lisesi allak bullak oldu. Ertesi gün hocanın minderine iğne koyan 41 haylazdan bütün gazeteler büyük başlıklarla bahsettiler. Bir hafta sonra da karar verildi. Salih hocanın dediği çıkmıştı. 41 yaramaz İstanbul Lisesi’nden Bursa Lisesi’ne sürgün gönderildi. İşte Sait Faik’i ben bu yaramazlar sınıfında, 41 sürgünün içinde tanıdım. Sınıfta o benim arkamdaki sırada otururdu. Sait sürgüne gitti ve Bursa Lisesi’nden mezun oldu. Küçük bir toplu iğne hayatındaki ilk virajı çizmişti. Yıllarca bu iğne hadisesini unutamadı. Mektepten ve Salih hocadan her söz açıldıkça:

-Ne de efendi adamdı! Nasıl elimiz vardı da o iğneyi minderine koyduk! Diyordu.

***

Aradan yıllar geçti. Bir gece yarısı Sait Faik’i Beyoğlu’nda Ağa Camii durağında gördüm. Büyük bir haberi varmış gibi önümü kesti.

-Ne oldu biliyor musun? Dedi. Merakla yüzüne baktığımı görünce anlatmaya başladı:

-Salih hocayı gördüm!

-Nerede?

-Eyüp Sultan’da. Yanına koşup elini öptüm ve “Hoca efendi, bizi affettin mi?” dedim. Hoca şaşırdı. Sonra ”Niçin sizi affedeyim? Sebep ne?” dedi. – Hani şu iğne meselesi hoca efendi.” Elini öptüğüm zat büsbütün afalladı. “Evladım! Sen yanılıyorsun galiba. Beni birisine benzetmiş olmayasın” Bu sefer ben şaşaladım. “Siz Arapça hocası Salih efendi değil misiniz?” Güldü. “Yok çocuğum. Ne münasebet. Ben Arapça hocası değilim. İsmim de Salih değil.” Bu sefer boynumu büktüm. “Bir çocukluk yaramazlığının vicdan azabı içindeyim hoca efendi. Benzettiğim kimse olmasanız bile zararı yok. Onun namına beni affetseniz de şu iş olup bitse.” Hoca gülümsedi. “Affettim gitti oğlum.” Bir daha elini öptüm ve ayrıldım. Sait Faik durdu ve bir yükten kurtulmuş gibi:

-Oh be yahu… Hafifledim vallahi! Bir vicdan azabı onu yıllarca adım adım takip etmişti.***

Bu anıya başka bir sınıf arkadaşının ağzından kısaca değinildiğini görmüştüm (Sait Faik Abasıyanık 90 Yaşında, Bilgi Y.1996). Fakat Hikmet Feridun Es’in ayrıntılı anlatımıyla bildiğim kadarıyla henüz kitaplara girmiş değil. Bu ilginç anıyı biraz da o zamanki disiplin anlayışını göstermesi açısından yazmak istedim. Elbette Sait’in o duyarlı kişiliğini ele veren yanı için de…

Nedir Attila İlhan bir ‘78’li için?

Posted On 7 / Ekim / 2006

Filed under Edebiyat

Comments Dropped 6 responses

atilla_ilhanBiz 78’liler söylediklerimizle değil, söylemediklerimizle var olduğumuzu sanırız. Attila İlhan ise her zaman söyledikleriyle var. Söylemek gerek:
Onunla ilk tanıştığımızda emekçiye gazeller söylüyordu Attila İlhan; Grev oylaması yapılan günlerdi. Fabrikalarda sokak tiyatrosu yapardık. Allende Allende diyordu haber spikerleri. Anlıyorduk Şili’nin ve Jara’nın destanını. Gizli yargılanıyorduk onunla birlikte ağır cezada. Akşamları haberleri Viet-Kong basıyordu. “Toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü” diyordu. Anlıyorduk.

Salı Zinovyef çarşamba Radek perşembe Bukharin kurşuna diziliyordu. Anlamıyorduk. Prag’ta “bir komünist kendini asıyor”du. Yine anlamıyorduk. “Sen de birgün elbet ferahfezayı seveceksin diyordu” en solcu bildiğimiz öğretmen. İnanmıyorduk.

Dev-Lis’i polis basıyordu. Eski yeni Bomonti bahçelerine saklanıyorduk. Yasak broşürlere bakmıyorlardı bile. Silah arıyorlardı habire. Çoluk çocuğun elinde tabancalar. Genç ölüler Beyazıt sokaklarında. Hep “ellerimizde yüreklerimiz.” Kuru fasulye kazanı kaynıyordu Beşevler derneğinde. Kızların gözlerini karıştırıyordu Attila İlhan “dumanlı bir eylül akşamı loşluğuna.” Bulgar kaçağı tamirci Çiftehavuzlar’da komünizm dersi veriyordu. Nişantaşı gençleri Taşlıtarla’da gecekondu tutuyordu. “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı,” herbiri. Hisarüstü halkına “bilinç” taşınıyordu. Sonra geçti günler; “şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız.”

Taksim’in ıslak karanlığında son otobüse yetişememek, onu görmekti Pandorosa’da. Yahut Alayköşkü’nde Sanat Olayı’nda, o ne kadar tutuklunun günlüğünü tamamlayıp başka günlüklere kucak açmış olsa da. Oysa “ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız.” Oysa “gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız.”

“Gün döndü geceler uzar hazırlık sonbahara
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız.”

Mary Shelley ve Yanlış Anlaşılan Kitabı Dr. Frankenstein

Posted On 23 / Ağustos / 2006

Filed under Edebiyat, Kadın

Comments Dropped one response

mary_shelleyİngiliz edebiyatının birçok ünlü yapıtı zamanla özgün felsefi içeriğinden soyutlanarak bambaşka yerlere çekildi; tümüyle yanlış anlaşıldı. Bunlar arasında günümüzde ilgiyle okunan, filme alınan kitaplar da var. Örneğin 50’den fazla filme ilham veren Dr. Frankenstein, Gulliver’ın Yolculukları ve Robinson Crusoe…

Dr. Frankenstein’ın bir kadın tarafından yazıldığını biliyor muydunuz? Mary Shelley’nin ünlü yapıtı ve korku edebiyatının ilk klasiği olarak anılan Dr. Frankenstein aslında romantik akımın bir ürünüdür ve doğaya müdahaleyi eleştirmek için yazılmıştır. (O sıralarda Luigi Calvani ölü kurbağaya elektrik vererek titreşim ve yaşam belirtisi elde etme deneyleri yapmakta ve Mary de bu konuya ilgi duymaktadır. ) Romandaki doktor da benzeri bir deney yapınca doğaya ve tanrının işlerine müdahale etmesinin korkunç sonucuyla yüzleşmek zorunda kalır. Yarattığı ise genel kanının aksine bir “canavar” değil, kıstırılmışlığı içinde cinayet işleyen çaresiz bir zavallıdır. Daima kendisini yaratan doktoru arar ve insanların kendisinden neden kaçtığını bir türlü anlayamaz. Yaratık da yazarı Mary gibi bir vejeteryendir.

Mary Shelley insanları korkutmak amacıyla değil, rasyonalizmin kötülüklerini dile getirmek için yazdı. O pastoral bir dünyadan hoşlanıyordu ve bu dünyanın güzelliklerinin bilimsel gelişmeler yüzünden yok olmasından korkuyordu. Nitekim bu romanı İsviçre’de güzel bir göl kıyısında yazmıştı.

Annesi ünlü feminist Mary Wollstonecaft’ın onu doğururken ölmesi yüzünden Mary Shelley hep bir suçluluk hissiyle yaşadı. Tüm İngiliz romantikleri gibi onun da ekstrem ve trajik bir hayatı oldu. Üç çocuğunun ölümünü gördü. Kocası ünlü ozan P.B. Shelley kadınlara düşkün ve bencilliğiyle ünlüydü; serbest aşk yanlısıydı ve bu yüzden eski karısının intiharına neden olmuştu. Dul kaldığında 26 yaşında olan Mary yaşamının geri kalanını ozanın yapıtlarını düzenlemekle, onlara önsöz ve açıklamalar yazmakla ve birçok kez yayınlatmakla geçirdi. Oysa Mary çok yetenekli bir kızdı. Bu dünyaca ünlü romanı yazdığında sadece 19 yaşındadır. Zaten ilk şiiri de 10 yaşındayken basılmıştı. Kendisi ise birkaç yeni roman yazmakla yetindi.

Sonraki Sayfa »