EKL 2010 Mezunlar Günü

Posted On 8 / Nisan / 2010

Filed under Erenköy Kız Lisesi, Güncel

Comments Dropped 4 responses

Erenköy Kız Lisesi’nin bu yılki mezunlar günü 25 Nisan Pazar okul bahçesinde… Buluşmak üzere…

Reklamlar

EKL mezunlarına duyuru

Posted On 26 / Nisan / 2008

Filed under Güncel, Kişisel
Etiketler:

Comments Dropped 3 responses

SEVGİLİ EKL MEZUNLARI,

ERENKÖY KIZ LİSESİ GELENEKSEL MEZUNLAR VE PİLAV GÜNÜ

27 NİSAN 2008 PAZAR GÜNÜ SAAT 11:00’DEN İTİBAREN OKULDA YAPILACAK.

GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

 

Taşınıyorum…

Posted On 9 / Ekim / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 4 responses

WordPress’den blogger’a hicret ediyorum. Yeni yazılarım yeni adresimde olacak. Eskilerse şimdilik burada kalacak. Çoktan verilmiş bir karardı ama bu dönem (Temmuz’dan Ekim’e kadar) anne ve babamın sağlık sorunları nedeniyle hayatımın allak bullak olduğu fırtınalı bir dönem yaşadım; o yüzden bu kararımı açıklamaya ve uygulamaya bir türlü fırsat bulamadım.

Artık yavaş yavaş buralara dönebileceğimi umuyorum. Beklerim…

Masum Adam

Posted On 23 / Eylül / 2007

Filed under Çeviri, Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 4 responses

                   

                                   

Adalet zenginler için vardır
Gerçek bir öykü, tamamen kurgu dışı bir belgesel kitap. Grisham, sayısız belge incelemiş, olayı yaşayan kişilerle görüşmüş, olayın yaşandığı mekânları gezmiş, ciltler tutan yeminli ifadeleri okumuş”Acaba masum olduğum kanıtlanıncaya kadar suçlu muyum, yoksa suçlu olduğum kanıtlanıncaya kadar masum muyum?” Duruşmada, suçsuz olduğunu söyledikten sonra ifadesini bu soruyla bitiren Dennis Smith soruyu sormakta son derece haklıydı.Amerika’nın bir eyaletinde, işlemediği bir tecavüz ve cinayet suçu nedeniyle, hakkında hiçbir delil olmadan, sadece polisin bulduğu ‘yalancı tanıklar’ ve bilimselliği kabul edilemeyecek ‘laboratuar raporu’nun doğru olduğu varsayılarak ömür boyu hapis cezası alan, haksız yere on iki yıl hapis yatan bir ‘ABD vatandaşı’ydı. Dennis Smith’le ortak kaderi paylaşan Ron Williamson’ın yaşamı ise çok daha trajikti. Aynı cinayeti birlikte işlemekten yargılanan Ron Williamson, ölüm cezasına çarptırılmıştı. İnfaza beş gün kala ölümden döndü. Tek hayali ünlü bir beyzbol oyuncusu olmak olan Ronnie, on iki yıl ölüm hücresinde kaldıktan sonra, ancak beş yıl yaşayabildi.Otuz beş yaşında hapse giren Ronnie, hapisten çıktığında kırk yedi yaşındaydı ama altmış beşinde gösteriyordu. Akıl sağlığını tamamen yitirmiş ve kendi başına yaşayamaz hale gelmişti. Belki de zamanında yapılacak iyi bir psikiyatri tedavisiyle sağlığına kavuşabilecekken, on iki yıllık hapis yaşamı boyunca yalan yanlış ilaçlar, kötü muamele, en sağlıklı insanı bile çıldırtıcı koşullar, Ron Williamson’un sadece ‘yaşam süresini’ kısaltmakla kalmamış, ruh sağlığını, hayallerini, umutlarını, en doğal insan hakkı olan ‘mutlu yaşam hakkı’nı da elinden almıştı.Ortaçağ değil; yıl 1983

Benzer kaderi paylaşan sadece Dennis Smith ve Ron Willamson değildi. John Grisham, Masum Adam isimli belgesel romanında, Dennis ve Ronnie’nin hikâyesine odaklanmakla birlikte, aynı dönemde yine çok benzer koşullarda haksız yere suçlanan üç ‘masum adam’ın daha öyküsünü anlatıyor. İnsan, romanı okuduğunda, idam edilen daha kaç ‘masum adam’ vardı acaba, diye sormadan edemiyor.
Dennis Smith ve Ron Williamson’un yaşamını cehenneme çeviren olaylar ortaçağda, engizisyon mahkemelerinde yaşanmış değil. Cinayetin işlendiği 1983 yılından 2000 yılına kadar süren haksız yargılama, idam ve hapis cezası, yalan üzerine kurulu bir ‘adalet sistemi’… Burası ‘ilkel’ kabilelerin yaşadığı, dünyanın uygarlıktan uzak bir köşesi de değil; dünyanın çeşitli ülkelerine ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ götürmek üzere savaş açmış olan ABD’nin bir eyaleti. Sadece bu küçük eyalette yaşananları, birkaç vicdansız savcı ve yargıcın ‘hatası’ olarak görmek mümkün mü? Bu soruya verilecek tek bir yanıt var: Uydurma kanıtlarla yargılama yapan, hile ve tehditle yalancı tanıklar bulan, duygusal baskıyla sanıklarından ‘itiraf kopartan’, yargılamanın başından sonuna kadar kötü niyetli olduklarını gösteren o savcı ve yargıçlar, her şey ortaya çıktıktan sonra da görevlerinde kaldılar ve kim bilir daha kaç kişiyi ölüm hücresine gönderdiler. Kaçının gerçek suçlu olduğu ise vicdanlı olanların zihninde bir soru olarak kaldı…

Neden Dennis ve Ronnie’yi kurban olarak seçmişti savcı ve polis? İkisi de toplumun kenarında kalmış, ‘saygın’ meslekleri olmayan, içkiye, uyuşturucuya ve kadına düşkün ‘serseriler’di. Üstelik yoksul ailelerin çocuklarıydılar. Kimseyi satın alabilecek güçleri yoktu. Ünlü avukatlar da tutamazlardı. Tecavüz ve cinayet suçuyla itham edildiklerinde, bu suçların toplum tarafından onlara ‘yakıştırılması’ da son derece kolaydı. Kimse yadırgamazdı, nasılsa onlar ‘potansiyel’ birer suçluydu… Masum oldukları kanıtlanıncaya dek! Dennis Smith, en ‘iyi hukuk okulu’ndan mezun olmuş sayılırdı. Cezaevinde bulunduğu süre boyunca suçsuzluğunu kanıtlamak için sayısız hukuk kitabı bitirdi. Ve bütün yaşadıklarının sonunda, vatandaşı olduğu ülkenin adalet sistemini şöyle tarif ediyordu: “Kendinizi savunacak paranız yoksa, yargı sisteminin insafına kalıyorsunuz. Bir kere sistemin ağına takılırsanız, kurtulmanız neredeyse olanaksız; suçsuz olsanız bile.”

Neden gerçek suçlu olan Greg Gore, kurbanla birlikte son görülen kişi olduğu halde es geçilmiş, doğru düzgün sorgulanmamış, “laboratuar raporlarından muaf tutulmuştu?” Üstelik Ron Williamson sadece ve sadece onun ‘tanıklığı’na dayanılarak tutuklanmıştı. Gerçek suçlu olan Gore, bunun nedenini aradan yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra açıklayacaktı: “Ancak, 1980’lerin o ilk yılları boyunca Ada polisinin çoğunlukla bana iyi davrandığının farkındaydım, çünkü kendileriyle birlikte uyuşturucu işinin içindeydim. (…) Doğrudan doğruya Bay Williamson’u teşhis etmemi önerdiler.”

Bulunan öteki tanıklar ise cezaevindeki diğer suçlulardan oluşuyordu. Çünkü, “özgürlüğe kavuşmanın veya en azından ceza indirimi almanın en kestirme yolu, bir şüphelinin suçunu veya suçun bir bölümünü itiraf ettiğini duymak veya duyduğunu iddia etmek, sonra da bunun karşılığında bir şey koparmak üzere savcıyla pazarlığa oturmaktı”.
ABD anayasasına göre insanların kendini suçlu ilan etme yolu kapatılmıştır! Yasalarda sorgulamalar sırasında polisin nasıl davranacağına ilişkin sayısız hüküm vardır. Örneğin tehdide maruz bırakılmış bir zanlının itirafı geçersizdir… Sorgulamanın uzunluğu, gündüz mü gece mi yapıldığı, sorgulamayı yapan kişinin psikolojik yapısı, deneyimi, eğitimi, yasalara göre denetlenmeliydi. Ancak Grisham’ın anlattığı beş gerçek öykünün tamamında bu yasaların hiçbiri hayata geçirilmemişti. Aksine, polis tarafından tehdit ve ağır baskıya maruz kalan zanlılar, on saat süren, gece başlayıp sabaha kadar devam eden sorgulamalardan kurtulmak için ‘onlara istedikleri ifadeyi’ vermek zorunda kalmışlardı. ABD anayasasına ‘gerekli hükümleri’ koymuştu. Peki ya ‘uygulamadaki sorunlar?’

Amerikan polisiyeleri ve gerçek

John Grisham’ın Masum Adam kitabını okurken, aklıma sık sık izlediğim Amerikan polisiyeleri geldi. O polisiyelerde, gerçek katil eninde sonunda yakalanırdı! Dedektifler, FBI görevlileri, polis her zaman ‘iyi Amerikan vatandaşları’ olurlardı. Vicdanlı, fedakâr ve yardımsever! Sorgulamalarını her zaman nazikçe yapar, ancak gerçek suçluyu bulduklarında sertleşirlerdi! Laboratuarlarda en bilimsel koşullarda, en ayrıntılı incelemeler yapılırdı. Saç, kıl örnekleri, DNA testleri, titizlikle inceleyen ve bir haksızlık yapılmaması için gece gündüz çalışan ‘süper’ polisler görürdüm ekranlarda. Elbette o zaman da bunların birer kurgu olduğunu iyi bilirdim. Ancak Grisham’ın Masum Adam’ı, gerçek bir öykünün, hiç hayal katılmadan aktarılmış, tamamen kurgu dışı bir belgesel kitap. Grisham, sayısız belge incelemiş, olayı yaşayan kişilerle görüşmüş, olayın yaşandığı mekânları gezmiş, ciltler tutan yeminli ifadeleri okumuş… Gerçeğin etkisi kitabı okuduğumda beni sarstı!

John Grisham olayları mümkün olduğunca nesnel bir şekilde aktarmış. Kitabı okurken kendinizi yaşananların izler gibi hissediyorsunuz. Grisham kuru bir şekilde olayları sıralamıyor, olayların içindeki insanların yaşamöykülerini, geçmişlerini de bir edebiyatçı diliyle aktarıyor. Suçlanan insanların özlemleri, zayıflıkları, hataları, çocukluklarından taşıdıkları hayalleriyle o insanları tanımanız, olayın yüzeydeki boyutunun da ötesini görmenizi sağlıyor.

Masum Adam’da yalnızca adalet sisteminin korkunç boyutlara ulaşan yanlışları anlatılmıyor. Amerikan cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar son derece canlı bir şekilde aktarılıyor. John Grisham bu belgesel romanıyla, Amerikan toplumunun aile yapısı, toplumsal ilişkiler, zengin-yoksul farkları konusunda da son derece ayrıntılı ve gerçekçi bilgiler veriyor. Masum Adam, önyargıları altüst eden bir belgesel roman.

IRMAK ZİLELİ

MASUM ADAM
John Grisham, Çeviren: Şefika Kamcez, Remzi Kitabevi, 2007, 366 sayfa

Radikal Kitap
17/08/2007

Radikal İki: Beyaz Yaramazlık

Posted On 6 / Eylül / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 7 responses

“Radikal İki’nin ön sayfalarına konan yazarları fazla böbürlenmesinler. Radikal İki’nin stili asıl arka sayfalara doğru belirir. Solculuğu, devrimciliği snobe etmek o kadar da kolay olmadığı için, arka sayfalarda kitle kültürü ve hatta popüler kültür; şarkıcılar, filmler snobe edilir. O sayfalardan siyaset sayfalarına da, yazılarına da yansıması beklenir kibrin. Snobizmin. Umulur. Radikal İki snob bir imgedir. Bir kibir imgesidir. Mizanpajı da bu imgeye uygundur. Beyazı boldur. Agorafobisini böyle gizler. Steril duruşunu böyle sergiler. Radikal İki, holding bahçesindeki beyaz yaramazlıktır. Beyaz yaramazlığı sterilize edilmiş muhaliflerin.”
Ahmet Tulgar Birgün’de bugün Radikalİki’yi ele almış. http://www.birgun.net/bolum-73-yazar-136.html

WordPress’e giriş yasağı

Posted On 19 / Ağustos / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 3 responses

Önce ekşi sözlük, sonra youtube şimdi de wordpress blogları. Türkiye’de sansürcü zihniyetin geldiği nokta bu. İki gündür Türkiye’deki wordpress blogcuları sitelerine erişemiyor. Bu kadar geniş kapsamlı bir yasağın gerekçesi bilinmiyor. Bir sitedeki (hangi site?) uygunsuz/politik içeriğin buna neden olduğu söyleniyor.

Ama tüm dünya bizi Çin gibi özgürlük özürlüsü bir ülkeyle karşılaştırıyor bu arada. Bakın wordpress’in sahibi Matt ne yazmış:

“People trying to visit WordPress.com from Turkey are seeing this message: “Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2007/195 of T.C. Fatih 2.Civil Court of First Instance.” I didn’t realize Turkey had a great firewall like China. This is really unfortunate because we have a really passionate Turkish community that gets about 12 million pageviews a month.”

Matt burada Türkiye’nin Çin’inki gibi büyük bir güvenlik duvarı olduğunu (şimdiye kadar) bilmediğini söylüyor.

Bu yazıya gelen yorumlarda ise Çin’in güvenlik duvarı konusunda Türkiye’den iyi olduğu yazıyor.  

Umarım sorunumuz geçicidir. Yoksa bu yazıya erişim de hiç kolay olmayacak.

Dipnot: Bu ülkede internet sansür yasası az sayıda insanın çığlığına karşın 23 Mayıs 2007 tarihinde yasalaştı.

 …

Ekler:

Türkiye’de sansür için bkz:

http://en.wikipedia.org/wiki/Censorship_in_Turkey

Bu da Çin’deki durum. 250 binden fazla bloga getirilen yasak söz konusu ediliyor: http://www.inthesetimes.com/article/2304/  

Datça’dan zamanı durduran öyküler

Posted On 19 / Ağustos / 2007

Filed under Edebiyat, Güncel

Comments Dropped one response

datca2.jpg

Akdeniz’e, billur suların koynuna, “bir kısrak başı gibi” uzanır Datça yarımadası. Eski Datça’da bahçelerden badem dalları sarkar. Datçalılar mevsiminde badem kırar evlerin önünde. Datça yolları kekik, bahçeleri bal kokar. İskele’de beyaz begonvil salkımları, mor begonvillere dolanır. Efsaneye göre, Datça yarımadasının tam ortasındaki dağ, buraların kralına aitmiş ve bu kral oğluyla kızının esenlik içinde ülkelerini yönetip yönetmediklerini o dağdan gözlemekteymiş. 

İşte o Datça’nın gönüllü yerel tarihçisi, araştırmacısı Nihat Akkaraca nice zamandır yaptığı çalışmaları kitaba dönüştürdü. Datça’da Zaman adını taşıyan bu kitabın en ilginç yanı kaynak kişilerden derlenmiş, daha önce yazıya geçmemiş öykülerden oluşması. Yani Akkaraca bir çeşit halkbilimci gibi davranmış; Pertev Naili Boratav’ların İlhan Başgöz’lerin izinden gitmiş. Böylece zamanın yok edici akışına bir anlamda dur demiş. Siz de benim gibi eski insanların, değerlerin yerine yenilerinin yetişmediği, güzel insanların güzel atlara binip gittiği duygusu içindeyseniz, bunu neden önemsediğimi anlarsınız.
Öyküleri anlatanlar (Hamdi Sarı -1914; Mehmet Tabak -1926 Eski Datça gibi) ve anlatılanlar (Halil Çavuş, Hamit Ağa vb.), hatta manileri yazanlar da ismiyle cismiyle gerçek kişiler. Öykülerin geçtiği dağ, ova, tarla, dere, koy hep Datça coğrafyasının, isterseniz gidip bulabileceğiniz yerleri (Gocadağ, Gızılova, Gökdere vb.)… Buraların ve kimi kahramanların fotoğraflarının da kitaba girmesiyle gerçeklik duygusu biraz daha artırılmış. Kitabın sonuna bir de Datça köy haritası eklenmesi olayların geçtiği yerleri zihninde canlandırmak isteyenler için iyi bir kaynak olmuş.
Öyküler mübadele yıllarından günümüze kadar çok uzun bir zaman dilimini kapsıyor. Datça insanları kurnazları, safları, iyilikseverleri, alaycılarıyla bir geçit resmi yapıyor bu öykülerde. Eski Datça’nın yol sorununa, jandarma dayağından, “demirkırata”, oradan köy enstitülü öğretmenlere ve imama, sonra daha yakın yıllarda halkın devlet hastanelerinde sağlık sorunlarını nasıl çözdüğüne, turistik lokantalarda garsonluk yapan Datçalı gençlere kadar birçok konuya değiniliyor. 
Halk dilinin duruluğu düpedüz yansıyor öykülere. Akkaraca o halkın içinden gelen biri olarak hem o insanları çok iyi anlıyor, hem de çok iyi dile getiriyor. Hatta kendini de onlardan ayırmadığından “İstanbul’da bir Datçalı” öyküsünde kendi başından geçen güldürücü ve düşündürücü bir olayı da anlatıyor. 
Kitabı okurken sık sık memleketim İzmit’te de halk dilinde hala yaşayan sözcüklere rastladım. Birbirine bu kadar uzak coğrafyalarda bile aynı sözcüklerin yaşaması ilginç geldi bana. Örneğin hıra sözcüğü İzmit’te zayıf, küçük anlamıyla yerel dilde mevcut.
Öykülerin çoğunu gülümseyerek, kahramanlara sempati duyarak okudum. “Emine Teyze ve Bilgisayar” öyküsünde ise bu gülümseme itiraf etmeliyim ki kahkahaya dönüştü.
Kitaba adını veren öykü, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne esin olacak cinsten. Datça’nın saatlerinin eski zamanlarda nasıl ayarlandığına ilişkin bu ilginç öykü insanı zaman üzerinde bir daha düşünmeye çağırıyor: “Datça’da zaman yekparedir.”
Kitabı bitirdiğinizde güzel bir ülkenin güzel insanlarının yaşadıklarının tadı damağınızda kalıyor. Zamanı günlere bölmeye gerek duymadan yaşamak isteyenlerin seveceği ve toprağında kök salmak isteyeceği bir yer Datça…

Datça’da Zaman, Nihat Akkaraca, Alan, Haziran 2007

Zenginleşme umudunun partisi AKP

Posted On 26 / Temmuz / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 5 responses

 “Çetin iş bu memlekette yaşamak; çetin. Sekiz millik alınteri topraktan süprülüp gitmiş, terinizle sulayın diye Tanrı’nın Kendi söylediği topraktan. Bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz. Kentlerde dükkân işletenlerdir kazananlar, terlemeden, terleyenlerin sırtından geçinenler. Çok çalışan adam değildir kazanan, çiftçi değildir hiçbir zaman. Bazen şaşıyorum, neden sürdürüyoruz bu işi diye. Yukarıda armağanımız var da ondan, otomobillerini falan götüremeyecekleri yerde onların. Herkes eşit olacak orada ve Tanrı olanlardan alıp olmayanlara verecek.”

William Faulkner, Döşeğimde Ölürken s.99, çev. M. Belge

AKP emekçinin değil umudunu bu partiye bağlayan zenginleşme heveslilerinin partisidir. Herkes zengin olmak ister, demeyin bana sakın. Bir kere herkes zengin olmak istemez. İsteyenler de kolay yoldan değil haklarıyla zengin olmak isteyebilirler. AKP kitlesi ise yarı-eğitimli yığınlardan oluşuyor. Elbette burada çoğunluktan bahsediyorum. Hepsinin eğitimsiz olduğu gibi bir iddiam olamaz zaten. İçlerinde gayet iyi eğitimli ideologlar da var. İki başkan yardımcılarını yakından tanıyorum. Biriyle aynı iş yerinde çalıştım; ötekiyle aynı sınıfta okudum. İstanbul’da oturduğum yörede herkes AKP’li. Kapı komşularım dahil. Yaşam tarzlarını, hayata bakış açılarını yakından biliyorum. Çarşaflıların bile karşı görüşlü insanlara nasıl sempatik davrandıklarını daha önce yazmıştım. AKP tabanının kimi eğitimsiz kırsal kesim halkıyla, kimi eğitimi yarım kalmış esnaflıkla uğraşan, kimi diploma sahibi olmuş ama az gelirli işlerde çalışanlarıyla, bu partide gördükleri gibi sonradan zengin olmak isteyen yığınlar olduğunu söyleyebilirim gördüklerime ve istatistiklere dayanarak. Eğitimsiz yığınlar bu partiyle zenginleşebileceklerini gördüler. Çünkü önlerinde bu partinin yöneticilerinden pek çok örnek var ve kitleye zenginlik ve kurtuluş vaat ediyorlar.

Tabii bu işten açıkça çıkarı olanlar ve bir de kendi kozalarında yaşayan tatlı su solcuları, züppe aydınlar var AKP’ye oy verenler arasında. Her zaman olduğu gibi sesleri çok çıkan ama kerameti kendinden menkul insanlar bunlar. Çoğu Kadıköy’den, Nişantaşı’ndan uzaklaşmayı, çevreye bakmayı ‘kendi insan haklarına’ aykırı bulur ama bunlar da AKP’ye oy verdiler. Sesleri çok çıkıyor çünkü seçimi kazandılar. Ve başladı vur abalıya devri. Oysa solculuk hakkı yenenin yanında olmaktır.

Ben CHP’li değilim. 77’den beri hiç sektirmeden oy kullanırım. Ama şimdiye kadar bir kere bile CHP’ye oy vermedim. Bu seçim dahil en demokrat, en toplumcu bulduğum adaylara oy verdim hep. Bu yüzden CHP’yi savunmak bana düşmez belki ama dediğim gibi solculuk hakkı yenenin yanında olmaktır. Çünkü CHP’nin yüzde 41.5’i bulduğu seçimleri de bugün gibi hatırlıyorum. O zaman herkes Ecevitçiydi. Halkçı Ecevit diye bağırıyordu herkes. O günleri şimdi CHP’ye faşist parti bu, solcu değil, her zaman halka karşı oldu diyenlerin de anımsamasını dilerim. (Televizyonda AKP ideologlarından bir profesör Onur Öymen’e ‘İsmet İnönü faşisttir’ bile dedi.) Toptan karalamalar, geçmişi unutmalar, bugünün güçlüsü kimse ondan yana olmalar mı solcu tavır oluyor yani? Kitle kuyrukçuluğu derdik biz buna eskiden.

Hayır hayır AKP’ye oy veren milyonlarca insanı küçümsemiyorum. Hatta birçoğunu (buna komşularım da dahil) gerçekten seviyorum ve ahbaplık ediyorum. Ama sadece hislerinde samimiyseler. Onların eğitimsiz insanlar olarak refahtan pay almak için AKP’yi seçmekten başka çareleri yok gerçekten. Eğitimsizlikleri kendi suçları da değil. İşte CHP’nin veya sosyal demokratlar ve de kendini aydın sanan, kendine aydın diyen, okuyup yazan insanların her kimseler onların suçu bu: Bu insanlara alternatif götürememek, eğitim olanağı sunamamak, diploma olanağı sunulsa bile bu diplomanın bir işe yaramaması… İşin tuzu biberi olarak CHP’yi, hatta sol adayları da küçümseyip gidip AKP’ye oy atmak.

Şimdi tekerlek kırıldıktan sonra CHP’ye yol gösterenlerin, Baykal’a akıl verenlerin bir de dönüp kendilerine bakması gerekiyor. İnsanları AKP’nin kollarına atmaktan başka ne yaptıklarını düşünmeleri gerekiyor. Bence çözüm AKP’yi sol parti yerine ikame etmekte değil, CHP’yi sarı güllerle donatmak hiç değil (çünkü sarının sarı sendikaların rengi olduğunu biliyoruz ve sarı bir sol istemiyoruz), sivil toplum kuruluşlarını canlandırmakta, gerçekten sosyal politikaları olan gerçekten demokrat örgütlenmeler ve sol bir kitle partisi oluşturmakta.

Çünkü sol parti, tarihsel olarak ve tanım gereği emeğiyle geçinenlerin, alnı ve vicdanı ak olanların partisidir.

Ak parti değil AKP!

Posted On 15 / Temmuz / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 7 responses

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Meclis’te kara tahta başında ders veriyor…

Tayyip Erdoğan bir daha başbakan olmamalı; haksız mal edinme davası, Albayraklar, akıllı bilet ve İgdaş soruşturmaları sonuçlanmadan. Birçok nedenle, ama en çok bunlardan aklanmadığı, ak olmadığı için. Abdullah Gül cumhurbaşkanı olmamalı. Eşi türbanlı olduğu için değil. Omuzunda Saadet Partisi’nden getirdiği kayıp trilyon davasının vebalini taşıdığı için. Yani aklanmadığı için. AKP iktidar olmamalı. Pekçok nedenle. Ama en çok da; uluslararası sermayenin , ABD’nin neo liberal politikalarının temsilcisi olduğu için. Alın teriyle temiz para kazanan kimsesizlerin kimsesi olmadığı için.

Ben şimdi AKP değil AK bir parti ve temiz adaylar istiyorum.

Radikal

Posted On 13 / Temmuz / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 8 responses

Doğan görünümlü şahinler

Bugün 14 Temmuz. Radikal gazetesini boykot günü. Çünkü bu gazete basın emekçilerini işten attı. Sendikalaşmaya çalıştıkları için. Bu gazete emeğe saygısız bir gazete. Tüm Aydın Doğan medyasını boykot edenler de var. Türk basınının ağırlıklı bölümüne sahip olan ve şimdi de Sabah grubunu alacağı söylentisi dolaşan Aydın Doğan medyasını…

Aslında ben Radikal okuru sayılmam. İsminden başka radikal bir yanı yok Radikal’in. Başındaki insan (ki Cumhuriyet gazetesinin eski sayfa sekreterlerindendir) çok önceleri sağcı olduğunu söyledi. Küreselleşmeci, özelleştirmeci, liberal piyasacı sermayenin sesi haline gelen basın gibi Radikal’de de bir iki istisna hariç köşe yazarları çoğunlukla bilgisizce ama alabildiğine cüretkar yazılar yazıyor. Sol gösterip sağ vuruyorlar. En solcu geçinenleri bile Süleyman Demirel’in tanışığı olmaktan bahtiyar görünüyor (Bkz. Perihan Mağden). Bu nedenlerle ben bu gazeteyi okumuyorum. Kitap eki günü alıyordum ama artık onu da yapmıyorum. Çünkü kitap ekinde yazanların çoğu edebiyatı bilmiyor. Çok satanları övmekten, reklamcılıktan başka bir şey yapmıyorlar. Ama hala okuyan varsa 14 Temmuz Radikal’i boykot günü. Haber merkezinde sendikalaşarak emeğin hakkını almaya çalışan tam 41 gazeteciyi işten çıkardığı için okurlar bu gazeteyi bugün almayacak.

Basında sendikalaşmaya çalışanları sindirme girişimlerinin ne ilki ne de sonuncusu bu, biliyorum. Basında tekelleşme, tek tipleşme çabaları da sürecek gibi. Yine de umarım bu boykot kimilerine birşeyler anlatır.

Sonraki Sayfa »