Yarım yüzyıl önce Yakacık

Posted On 2 / Ekim / 2008

Filed under İstanbul

Comments Dropped 4 responses


Anılardan damlalar…

Eski Yakacık’ı daha önceki bir yazımda (şurada) anılarla dile getirmeye çalışmıştım. Bu yazıya gönderilen değerli yorumlarla bu konudaki bilgi açığımız epeyce kapanmıştı. Tek eksik olan eski fotoğraflardı. Onları da sağolsun gazeteci ağabeyimiz Sn.Fethi Satıcı gönderdi. Kendisine aşağıdaki yazı ve değerli fotoğraflarını buradan paylaşıma açtığı için teşekkür ediyorum.

Birinci fotoğraf Hasan Paşa İlk Okulu zannedersem 2.sınıfla ilgili.Sınıf arkadaşlarımın bazılarını hatırladım.Öğretmenlerimiz  Yakacıklı Muzaffer Sağun,Kevser öğretmen. Sınıf arkadaşlarım Rahmetli Doğan Kesici ve Yavuz Kahraman.Yaşadıklarını tahmin ettiğiğim ise şunlar. Cemalettin Bayramoğlu,Tülay Aykut,Selma Tozan,Muzaffer Bicioğlu,Tayfun Yolalan, Fethi Satıcı, Taner,Rüstem,Mehmet ve Yetiştirme Yurdu öğrencileri idi.İsim ve soyadlarını hatırlayamadım.

Kız arkadaşlarımız. Seyhan,İsmet,Semaat,Ayten,Nur,Belma,Nuran,Sevgi,Hayriye.Diğerlerini hatırlayamadım.Yıl muhtemelen 1949-1950.

[ O zamanın ilk okul kıyafetlerini anımsayan vardır. Beyaz yakalar nasıl tahta gibi sert olurdu koladan. İnsanın boynu kesilirdi. İlk okul çocukları artık siyah önlüklü beyaz yakalı değil. İlk okullar da artık ilk öğretim oldu ya…]

2. fotograf Ayazma Aşıklar yolu üzerinde.Yıl 1958.Ben Fethi Satıcı,Selma Tozan,küçük Selma,Sevgi,Celal Başer ve İsmet.Bir süre önce yıktırılan tarihi Taşköşk önü.

[Ayazma’da gezmeden dönen hanımlara bakar mısınız? Karınca belli hepsi. Peki kravatlı, takım elbiseli çay bahçesine giden kaldı mı artık?]

3. fotograf en son işleticisi olduğum Yakacık Arzu Sineması önü.(Gözlüklü olan Fethi Satıcı)

[İstanbul’un balkonu Yakacık’a yazlığa gelenlerin eğlencelerinden biri de sinemalar. Fethi bey bu sinemayla ilgili anılarınızı da paylaşmaz mısınız?]

4. fotograf Yakacık’ın yetiştirdiği ilk Güreş Milli Takım namzedi Fethi Satıcı.

Doğan (Kardeş) Apartmanı

Posted On 15 / Kasım / 2006

Filed under İstanbul

Comments Dropped 11 responses

Beyoğlu İstiklal caddesi üzerindeki binalara geçerken bakar mısınız? Ne güzelleri vardır onların. Hele benim gibi Art Nouveau sevenlerin gönüllerini şenlendirirler. Mısır Apartmanı, Botter Apartmanı gibi.

Peki ya cadde üzerinde olmayanlar? Apartman sakinlerinden özür dileyerek onlardan birinden Doğan Apartmanı’ndan söz etmek istiyorum. Çünkü bu kuytu mimariyi keşfetmek, İstanbulluyum diyenlerin boynunun borcu bence. Benimse ‘işte ideal ev burası olmalı’ dediğim yer. Aynı zamanda hem şehrin içinde, hem şehrin dışında bir yer olduğu için.

Bilenler bilir Beyoğlu’ndaki en güzel tarihi yapılardan biridir Doğan Apartmanı. Fransız stili pencereleri, şimdilerde nefti yeşil kepenkleri ve ferforjeleri vardır. Yeri mi? Kuledibi’nde, dar ve loş bir sokak içinde. 

Manzarası şahane: 360 derece İstanbul!

Adını Kazım Taşkent’in küçük yaşta ölen ve Doğan Kardeş dergisine de ismi verilen oğlu Doğan’dan alır. Yani buranın ilk sahibi Kazım Taşkent’tir.

İç avlu. Deniz manzaralı ve bol ışıklı. Bu avluya bakan bir balkonda çay içmek… Ne büyük zevk…

Çatı katında spor salonundan başka bir de kitaplık. Düşünün kitaplığı olan bir apartman! İnsan o çatıda manzara seyretmekten kendini alıp kitap okuyabilir mi acaba? Karşısında Marmara’ya akan mavi ırmak, kırmızı çatıları Ceneviz İstanbul’unun ve bembeyaz martı çığlıkları…

Ben İstanbul’u bu eski sokaklarda sevdim. Hala bu şehirde yaşamanın bir anlamı da bu sokakların, bu yapıların varlığı benim için. Kuledibi’nde, Süleymaniye’de, Akbıyık’ta, Kuzguncuk’ta, Rumelihisarı’nda… Kimi Ceneviz, kimi Osmanlı kimi Cumhuriyet dönemi yapısı. Gönül ister ki en yaşlıları ve gün görmüşleri aynı zamanda en bakımlıları olsun.   

Haydarpaşa haraç mezat

Posted On 26 / Eylül / 2006

Filed under Tarih ve Arkeoloji, İstanbul

Comments Dropped 8 responses

haydarpasa3.jpgBizim büyüklerimiz sık sık gittikleri Avrupa şehirlerinden galiba tersine ilham alıyorlar. Avrupa şehirlerinin en büyük özelliği tarihi dokunun, en küçük bir taş parçasına kadar korunmuş olmasıdır. Bizimkiler bunlara bakıp bakıp hangi tarihsel dokuyu mahvetsek diye düşünüyor olmalılar. Ya ABD diyeceksiniz? İşte bakın o olur! Tarihi olmayan Amerika’yı örnek almayı tercih ediyor etkili ve yetkililerimiz. İstanbul’da her yeri Manhattan’a çevirmeye çalışıyorlar. 50 yıldır proje Küçük Amerika olmak değil mi? Sözü iki yıl önce çıkarılan yasa ile başlatılan Haydarpaşa projesine getirmeye çalışıyorum.
Tarihi garımıza, anılarımıza, hayallerimize, çevresindeki tüm yapılara, limana, hastaneye, Selimiye kışlasına ve Haydarpaşa lisesine, topuna birden kibrit suyu… Buraya 70 katlı binalar dikeceklermiş. Tarihi dokunun ortasına yani. Dolmabahçe Sarayı’nın üst bahçesine beş yıldızlı oteller dikilmesi yetmemiş gibi!
Kınalıada’dan taşınanlarla doldurulan alanda kurulduğu söylenir Haydarpaşa’nın. Sanıldığı gibi Kınalıada’nın bir parçası değil hayallerimizin üstünde duran Haydarpaşa gitti gidiyor. Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları başlıklı uzun şiiri orada, merdivenlerde başlar:

“Haydarpaşa Garı’nda
1941 baharında
Saat onbeş.
Merdivenlerin üstünde güneş
Yorgunluk
Ve telaş

Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler
Merdivenlerden inip
Merdivenleri çıkıp
Merdivenlerde duruyorlar”

***
Askerler oradan yola çıkar. İstanbul’a ekmeğini aramaya, iş tutmaya, Anadolu’dan yüksek öğrenim yapmaya gelenler denizi ilk orada görürler.
Eskiden deniz kıyısında, yan tarafta salaş kahvehaneler vardı. Bir kuşak Kadıköylü oranın sakinliğinde gençliğini yaşadı. Artık burada denizi havası almak, oturup bir sıcak çay eşliğinde Sarayburnu’na bakmak yok. Anadolu yakasının silueti yok…
İşte o Haydarpaşa şimdi haraç mezat satılıyor. Kuşlarıyla, tarihi lokantasıyla, yoğun kolonya kokulu berber salonuyla, üst katlardaki lojmanlarıyla, yolcuların kanepeler üzerine kıvrılıp uyudukları salonlarıyla… Çoğu Yeşilçam filminde elinde tahta bavuluyla kahramanımızın oturduğu geniş mermer merdivenleriyle. Deniz kıyısına sıra sıra (yedi tepe için yedi adet!) gökdelen yakıştıran ‘kiç’ mantığını kimlere havale etsek? Unuttukları bir şey var oysa: Geçmişine kurşun atan, aslında geleceğini bombalar.

Anılarına ve tarihine sahip çıkmak isteyenler. Bir ses verin; o da olmazsa bir imza verin. İmza kampanyası devam ediyor. Proje sahiplerini ise çok beğenrdikleri yedi yıldızlı Dubai oteline yerleşmeye ve İstanbul’u rahat bırakmaya davet ediyorum.

İKİ MEVSİM İKİ YAZAR

Posted On 19 / Eylül / 2006

Filed under İstanbul

Comments Dropped 6 responses

İşte güz geldi.

En güzel sardunya saksım yere düşüp parçalandı geçen gün şiddetli fırtına yüzünden. Fırtına takvimine bakıyorum: Çaylak fırtınası diyor.

mistylookbridge.jpg

Artık açık havada yemek sefalarına ara verme zamanı. Pazar günü bir piknikteydik. İç tutmuş ceviz ağacının altında oturduk. Bahçedeki meyve ağaçlarının büyük bölümü kalabalık gruptaki çocukların hışmına uğradı ne yazık. Suyu boşaltılmış havuza ateş etmece oynadılar artık toplanması yakın şeftali ve ayvalarla. Gün ışığı yapraklara, dallara iyiden iyiye sinmişti. Bizleri de sıkıca sarıp sarmalamayı ihmal etmedi yaza veda ettiğimiz bu hafta sonunda. Çocuklar gamsız kaygısız tatil günlerinin bittiğinin farkında doyasıya oynadılar. Kimse onlara karışmadı.Bugünse çocukları da okula yolcu ettikten sonra, balkonda oturup keyif yapmanın, benim yazarlarım ne demiş Eylül için, anımsamanın tam zamanı.

Örneğin Thomas Mann’ın şu satırları benim için Ağva’dır. Geçip gidiveren yazıyla, yosunlu tekneleriyle, sessiz Eylül günleriyle Ağva ve Karadeniz…

“Eylül ayı yavaş yavaş geçiyordu… Deniz kıyısı bazen sessiz oluyor, yaz günlerini hatırlatıyordu. Deniz üzerinde gümüş pırıltılı ışık yansıları oynaşan mavi şişe yeşili ve kırmızımsı çizgiler halinde tembel tembel, çarşaf gibi uzanıp gidiyor, gün güneşin altında kuru otlar gibi kavruluyor, denizanaları öylece serilip buharlaşıyorlardı…

Sonra boz renkli fırtınalı günler geldi. Dalgalar tos vurmaya hazırlanan boğalar gibi başlarını eğdiler ve ta yukarılara kadar sürüp götürdükleri ıslak ıslak parlayan yosunlar, deniz kabukları ve denizin getirdiği tahta parçalarıyla dolu olan kumsala bindirdiler.”

Ve öte yandan da üşüyen kadın namımla korkuyla bekliyorum bir Maupassant kışını. “Geçen yıldan daha sert ve etkili olan soğuklar, ona sürekli acı veriyordu. Buz kesen ellerini neredeyse ateşin içine sokuyor, alev alev yanan ateş yüzünü kavuruyordu; ama buz gibi hava sırtından içeri girerek kayarak bedeniyle giysileri arasına işliyordu.

Soğuktan tepeden tırnağa titriyordu. Odalarda devamlı soğuk hava akımı dolaşıyor, her an soğuk havayla karşılaşıyor, kimi zaman yüzünde, kimi zaman ellerinde, bazen de sırtında buz gibi esip duruyordu. Soğuk hava, bir düşman gibi, haince kinini kusuyordu!” (İlk Kar, Guy de Maupassant)

Umarım çok uzaklardadır henüz, umarım önümüzde uzun bir pastırma yazı vardır…

Eski Yakacık Yeni Yakacık

Posted On 6 / Temmuz / 2006

Filed under İstanbul

Comments Dropped 140 responses

denizsinifyemegi1862006-0090.jpg  inisli_cikisli_sokaklar 

Bugün sizlere eski Yakacıklılardan anılar derledim.
Bugünkü Yakacık’tan fotoğraflar eşliğinde…Eski Yakacık’ta Yahudiler Ermeniler, Rumlar hep birlikte yaşar, Ayazma’da Şekersuyunda yaz akşamlarında birlikte eğlenirmiş. Ayazma’daki eğlence yerlerinde saksofonla caz çalınırmış. Tabii artık ne o eski insanlar, ne de eski yaşam tarzı kaldı. Burası İstanbul’un balkonu hala, ama manzarayı beton binalar doldurmuş durumda.***

aydos_keci.jpgKeçi Kalesi eski İstanbul -İzmit yolunu denetim altında tutmak üzere yapılmış. İstanbul’un işgali sırasında İngilizler Yakacık sırtlarında bulunan bu kaleyi işgal etmiş. Yakacık halkında top-tüfek ne gezer? Mumları keçilerin boyunlarına takıp yakmışlar. Sonra da kaleye doğru kovalamışlar. İngilizler gecenin karanlığında kendilerine doğru gelen bir sürü ışığı insan sanmış ve hızla kaleyi terk edip gitmiş.

***

Yakacıkta sinema

yakacik_istanbulunbalkonu.jpgYakacık’ta bugün hala kalıntısı duran bir yazlık sinema vardır. Tahta sandalyeli bu sinemada yaz geceleri yıldızların altında çekirdek yenerek biraz gürültülü biçimde yıldız seyredilirmiş. Ayazma yolu üzerindeki Avcı Sinemasında Türkan Şoray’lı Hülya Koçyiğit ve Fatma Girik’li filmlere gidilirmiş.

***

Yaz akşamlarını sinemadan başka bir de konserler şenlendirirmiş. Meydandaki büyük çınara film afişlerinin yanına konser posterleri asılırmış. Sonra herkes Şükran Ay dinlemeye gidermiş. Tabii yine çekirdekler ve Elvan gazozlarıyla…

***

Erenköy Kız Lisesi’nde mezunlar günü

Posted On 1 / Mayıs / 2006

Filed under Erenköy Kız Lisesi, İstanbul

Comments Dropped 391 responses

mezunlar gunu, buyuk gormek istiyorsaniz uzerine tiklayin 

Öğrenciliğimde ve mezun olduğum zaman benim için çok da önemi yokmuş gibi hissettiğim sevgili lisemi yine ziyaret ettim. Mezunlar günüydü. Artık iyice yaşlanmış öğretmenlerimi, yavaş yavaş orta yaş sınırına tırmanan arkadaşlarımı görmek olağanüstü heyecan vericiydi. Hele okul yıllarında nedense kızdığım (beni asi buluyordu) bir öğretmenimin beni onlarca yıl sonra tanıyıp, hiçbir şey olmamış gibi bağrına basması… Neredeyse kalpten gidiyordum!

Orası benim için çok değerli bir yuva. Eskiden Rıdvan Paşa köşküymüş. Bizim zamanımızda ana bina dışındaki binalar kullanılır durumdaydı. Demir parmaklıklı sera, şık kameriyeler pembe ve beyaz at kestaneli bahçeyi süslerdi. İşte onlardan bazılarının ve kapıdaki mor salkımın bugünkü hali:

pergola

Buradaki tahta banka oturur kulaktan kulağa oynardık.

***
mor salkim

İşte bu yüksek ağaçların tepesine tırmanmış dev mor salkım yıllar yılı lisenin girişini süsledi. Yine eskiden olduğu gibi nisan ayı geldiğinde kokusu dünyayı tutuyor. 

***

Erenkoy Kiz Lisesi Eski Muzik Salonu simdi yok

Bir varmış bir yokmuş, işte bu köşk yıkıntısında bir zamanlar piyanolu bir salon varmış; genç kızlar orada müzik dersi yaparmış… Ne yazık ki korunamamış, yanmış, Erenköy’lülerin anılarında kalmış. Şimdi ağaçlara, otlara ev sahipliği yapıyor, bu tarihi değer. Keşke bir rölövesi yapılabilseydi eski köşkün. Yeniden canlandırılabilirdi geçmiş belki.

Küçük bir not:Bu da Erenköy Kız Lisesi’nde Eski Günler başlıklı yazımın linki.

Ve bir not daha: Son (2007) mezunlar gününden taze haber ve resimler burada.

Erguvan faslı

Posted On 20 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, İstanbul

Comments Dropped 2 responses

erguvanlar acar acmaz

 Başka yerleri bilmem ama İstanbul’da erguvan faslı başladı.

Ne zamandır gitmedim erguvan zamanı da geldi bir seyire çıkayım dedim Hisar’da. Bir de ne göreyim Ali Baba olmuş size Erguvan. Anılarımı canlandırayım derken şu olana bakın. Sevineyim mi böyle güzel bir ad aldığına, üzüleyim mi bilmem kaçıncı kere isim değiştirdiğine, bilemedim.

Oturduk menemenimizi söyledik. Karşımızda Küçüksu, Vaniköy, Kandilli tarafları pembe pembe bakıyordu. Aşiyan’da yürüdük. Çiçek yağmurunda yıkanmış sokaklardan geçtik. Tepemize pembe-mor yağmurlar yağdı. Pıt pıt düşen pembe dolu taneleri yakamızdan içeri girdi, saçlarımıza döküldü. Erguvan baharı… Ve erguvan bahar olduğu kadar da anılardır.

Eflatun esintiler içinde titredi incecik
Aynı içten kokuyla iki ayrı erguvan
Birisi bir küçük evin içe dönük bahçesinde
Süsledi sevgisini iki pembe avucun
Öbürü bir mezar başında öksüz
döktü rengini sessizce

~ Şükrü Erbaş

erguvanin govdesiBu ikinci erguvan kuşkusuz defalarca gittiğimiz yerini, bu kez koca mezarlığın içinde bulamadığımız pembe taşlı Kitabe-i Seng-i Mezar’ın başındadır. Pembe taşı morlara bulamaktadır. Ah Orhan Veli! Can Yücel’in dediği üzere: “Mosmor olmuş gül yazısı bedenin/düşmüş sanki erguvanlar içinde.” Velhasıl erguvan hüzünlü ağaçtır.

Foto: Gövdeden çıkan erguvan çiçekleri

***

Çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim Çatalca üstü masa gibi düz ve kenarları dik bir tepenin dibindedir. Çok sayıda erguvan ağacının yer aldığı bu dik yamaç baharda dev bir pembe-mor duvara dönüşürdü. Bilmem çocuk olduğumdan mı, yoksa sık ve dik olduğundan mı o koruya hep uzaktan, evimizin terasından bakardım. Terasın ucundaki çatıya yuva yapan leylek ailesi ya henüz gelmiş ya da gelmek üzere olurdu. Çatalca’nın erguvanlarını ne zamandır görmedim ama İstanbul erguvanları bu bahar da gönüllerince açtılar, kara dallardan, gövdelerden fışkırarak. Üstelik birkaç yıl önce birçok yeni bölgeye de erguvanlar dikildi de gözümüz gönlümüz daha çok şenlenir oldu.

***

 

 

İstanbul’a bahar geldi

Posted On 4 / Nisan / 2006

Filed under Doğa, İstanbul

Comments Dropped leave a response

yapragina dalina

Bahar geldi mi geliyor mu derken bir de baktık ki bütün erkenci ağaçlar çiçek açtı. Kır menekşeleri, papatyalar da öyle. Şair Nedim’in dediği gibi “Erişti nevbahar eyyamı.”   Boğaz’da artık baharın sisli sabahlarında çiçekli badem dalları alçak avlulardan sarkar, yerlerini erguvanlara bırakmadan önce. Genişleyen su kayar gibi geçer Akıntıburnu’nu. Bebek Parkı’nın çimenlerine çıkarılır çocuklar. Gençler dondurmacıya uğramaya başlar. Boyacıköy’de eski pizzacının, denizin üstündeki kahvenin yerine özlemle bakılır, Emirgan’da bahar güneşinin altında bir bardak çay yudumlanmadan önce.

Nerede olduklarını tam bilmiyorum ama (bizim semtte henüz yoklar) belediye başkanı şehirde tam üç milyon lalenin açmak üzere olduğunu söyledi. Sanırım çiçeklerden taze haber gelmiş:) Yani İstanbul lalezara dönecekmiş yakında… Öyleyse biz de eskiyi anarken gönlümüzü şarkılarla şen tutalım…

RAST ŞARKI
Beste: Münir Nureddin Selçuk
Güfte:Vecdi Bingöl

Erdi bahar sardı yine neş’e cihanı
Eğlenelim raksedelim lale zamanı
Açtı bu dem naz ile gül gonca-dehanı
Dinleyelim bülbülü gel lale zamanı

Fasl-ı bahar seyrine çık sen bize gel de
Gönlümüzü şad edelim bezm-i emelde
Bağda bahar sinede yar badeler elde
Mey içelim eğlenelim lale zamanı.

Hoşgörü, Crash, Süleymaniye vs.

Posted On 31 / Mart / 2006

Filed under Sanat, Tarih ve Arkeoloji, İstanbul

Comments Dropped 4 responses

suleymaniyeCrash’i seyrettiniz mi? Hoşgörüsüzlük üzerine güzel bir film. Sıradan Amerikalı kendi ezikliğinin acısını kendisi gibi olmayandan çıkarıyor. Önyargılar, korkular, zaaflar. İnsan soyunun zayıflığı öyle ki dikkatsizliğiniz bir insanı öldürme kararınızı boşa çıkarabiliyor.

Öte yandan ne kadar dikkatli ve iyi niyetli olsanız da kaderden (katil damgası yemekten) kaçamayabiliyorsunuz. Erkek kadından, kadın çocuktan, WASP siyahiden, siyahi yeni gelen Asyalı göçmenden ürküyor/hıncını çıkarıyor. Hemen eklemeliyim ki, o kadar aşağıladığı Hispanic hizmetçisine sarılan Sandra Bullock, Siyam Balığı’nın oyuncularından, artık büyümüş haliyle Matt Dilon çok iyi oyunculuk çıkarıyorlar filmde.

Filmi izlerken aklıma Kürtler ve Türkler geldi. Ta apartmanımıza kadar yansıyan ayrım, internette dolaşan birbirine kin kusan mesajlar, Ermeniler, Elif Şafak’a ve onun son romanı Baba ve Piç’e (adına ve kapağına), Zaman gazetesinde yazmasına duyulan kızgınlık, ve daha neler neler… Örneğin şu türbanlı türbansız ayrımı. Semtimde türbanlı biri var. Her zaman bana selam verir, hatırımı sorar. O sadece benimle ilgili değil elbette. Onun sayesinde herkes de görüyor ki türbanlılar adam yemezler. Yine komşularımda bir ateistle türbanlı hanımın çok sıkı fıkı dostlar olduğunu da gözlemledim. Bunlar güzel örnekler…

Ya kendine benzemeyeni soğuk bulan, bu yüzden iten insanlar. Acaba bir küçük merhaba, o da olmadı bir küçük gülümseme iyi bir başlangıç değil midir? Farklı davrananları acımasızca damgalayabilen, tüm o algılama yanılgılarımız…

Fakültedeyken sınıfımda Ermeni genç kızlar vardı. İçlerine kapanık bir grup olarak yaşarladı ama kimseye bir kötülükleri dokunmayan iyi insanlardı. İlginçtir Ermenilerin Türkleri kestiğini söyleyen bir akıma inanan bir genç bunlardan birine aşık olmuştu. Ne yüce gönüllülük… Genç kız da ona aşık olsaydı çok zor bir yaşamları olurdu kuşkusuz ama en yakınlarındaki birkaç kişiyi daha hoşgörü yoluna sokamazlar mıydı dersiniz?

Aynı gencin Nevzat Atlığ konserlerine giden ince bir duyarlığı olduğunu anımsıyorum. Arkadaşlarını ulvi havasını solumak, muhteşemliğini görmek için Süleymaniye Camii’ne davet ederdi. Bu davet edilenlerden biri de bendim ama ulviyet benim o sıralar çok uzaklarımda olduğundan reddetmiştim daveti. Nihayet aradan geçen 20 yıldan sonra ilk kez Süleymaniye’yi ziyaret edebildim geçenlerde. Gerçekten 35 yıldır İstanbul’da yaşayan, yurt dışındaki büyük kiliselere, saraylara merakla koşan, hayran kalan benim gibi biri için büyük kayıp diye düşündüm. (Bu düşüncemde oğlumun “yurtdışıyla karşılaştırılacak yapıtlar bizde yok mu, niye görmüyoruz?” sorusunun etkisi olduğunu inkar edemeyeceğim.)

Muazzam kubbelerin yüksekliği baş döndürüyor, ahşap işçiliği, duvar süslemeleri olağanüstü. Bahçesi ve manzarası harikulade. Şehrin kalabalığından kurtulup başınızı dinlemek isterseniz siz de bir gidin. Japon turistlerden başka kimselerin ortada görünmediği bu yerde huzur bulacaksınız.