Sayılar neyi bilir neyi bilmez?

Posted On 24 / Haziran / 2007

Filed under Güncel, Kişisel, İzmit

Comments Dropped 6 responses

reading.gif

Can Dündar Perşembe günü yazısında ülke gerçeklerini ortaya koyan kimi sayılar vermiş: Ülkemizde 1220 hastane, 67 bin okul ve 85 bin cami varmış. Kütüphane sayımız 1435, Almanya’nınki ise 11 bin.

Sayılardan çok şey öğreniyoruz elbette ama sayılardan da önemli bir şey var aslında: Nitelik.

Evet çok az kütüphanemiz var ama olanların hali de yazık ki içler acısı.

İzmit’le ilgili kitapları araştırmayı seviyorum. Bir iki yıl önce eski baskı bir İzmit tarihi kitabını araştırırken aklıma İzmit il halk kütüphanesinde olabileceği geldi.

Hay gelmez olaydı. Çocukluğumu geçirdiğim İzmit’te o zamanlar sık sık çocuk kütüphanesine giderim. Kubbeli, kümbet gibi sevimli bir yerdi. Bana çok lezzetli gelen kitaplar okurdum orada. Doğan Kardeş’lerle orada tanışmıştım. O tadı hala unutamamış biri olarak sordum soruşturdum yıllardır gitmediğim il halk kütüphanesinin yeni yerini öğrendim. İlk şaşkınlığım da o zaman başladı. Halk kütüphanesi halkın hiç ayağını basmayacağı bir yerdeydi. Şehirden şehirlerarası (E5) yoluyla ayrılan kıyı şeridinde bir binanın arka yüzünde.

Özel arabasız biraz zor oldu ama yine de pekala gittim. Üç kat bina. Acaba aradığımı nasıl bulacağım. Eskiden kartoteksler olurdu. Onlara bakacağım veya görevliye soracağım. Heyhat kartoteks filan yoktu. Ya görevli? Görevli değil de bir iki görevsiz vardı ortalıkta. Görevsizler kendilerinin bilmem ne yüzünden geçici görevli olduklarını, neyin nerde olduğunu bilmediklerini söylediler. Ya kartoteks? Ben bakabilirdim aradıklarıma. I-ıhh. O da olmazmış. Kartoteksleri kaldırmışlar. Neden? Artık bilgisayara geçirilecekmiş her şey. Peki geçirilmiş mi? Hayır! Sonuçta ben koca kütüphanede kaderimle baş başa kaldığımı anladım. Pes etmek yok! Bulacağım aradığımı. Bu kadar yol tepmişim, zaman ayırmışım. Aradığım kitap mutlaka birkaç metre ötemde bir yerlerde olmalı. Tek tek raflara bakmaya başladım. Etiketler var. Her şey tematik ayrılmış gibi duruyor. Ben de seni çiğ çiğ yemezsem Dewey sistemi! Evet İzmit tarihi kitaplarının yerini de buldum sonunda o üç katta gide gele ama aradığım kitabı onların arasında da bulamadım. Vardı da mı bulamadım yoktu da mı bulamadım; işte bunu bilmiyorum.

Kütüphanelerimizin durumu hep böyle midir, yoksa bu İzmit’e özel bir durum mudur; bilenler parmağını kaldırsın lütfen…

Bu arada 1946 baskılı ve bir daha basılmamış o kitabı daha sonra buldum. Hem de hiç aklıma gelmeyen bir yerde, babamın kitapları arasında evimizde…

Reklamlar

Rifat Yüce

Posted On 11 / Ocak / 2007

Filed under İzmit

Comments Dropped 4 responses

roseinfrontofawindow.jpg

Bu blogda İzmit’in değerli ancak artık unutulmuş kişilerinden de kayda geçmesi açısından bahsetmek isterim. İşte bunlardan biri de Rifat Yüce, nam-ı diğer Yüce Bey. İzmit’in Kurtuluş Savaşı dönemindeki ileri gelenlerinden, çevresini de aydınlatmayı görev bilen aydınlarından. Hoca, tüccar ve yerel gazete sahibi. Hocalığı İstanbul’da bir medresenin mezunu olmasından ileri geliyor. Kocaeli Tarih ve Rehberi adlı hacimli kitabın da yazarı.

Kocaeli Tarih ve Rehberi adından anlaşılacağı gibi Kocaeli’nin ve o zamanlar aynı il sınırları içinde olan Sakarya’nın ilkçağdan başlayarak tarihini ele alır. Yazarın bizzat şahit olduğu Kurtuluş Savaşı dönemini ayrıntılarıyla inceler. Taa 1945’te ilk ve (bildiğim kadarıyla) son defa basılan bu kitap Kocaeli ve civarının en eski ve kapsamlı tarih kitabıdır. Basıldığı yer Türkyolu Bizimşehir matbaası. (Bu matbaanın adı size bir yerden tanıdık geldi mi? Varlık dergisi sürekli yazarlarından Naci Girginsoy bunun ünlü Amerikalı yazar Edward Albee’nin oyunu Our Town’dan geldiğini çıtlatmıştı bendenize. Naci Girginsoy, Avni Öztüre ile birlikte Bizimşehir adlı bir de dergi çıkardı. Naci Bey’i de bir başka yazıda anlatmak isterim. Hikayesi olan insanlardandı.)

Rifat Yüce bu kitabın 18 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu söyler önsözünde. Kocaeli tarihinden sonra “Osmanlıların son zamanlarında Kocaeli’de olup bitenlerden bilhassa içinde bulunduklarımı ve yakinen bildiklerimi ve Cumhuriyet devrine geçerken, Milli Mücadelede halkın kurtuluş yolunda nasıl çalıştıklarını izah” ettiğini belirtir. Kitabın en önemli yanı birtakım tarihi kanıtlara dayanılarak Kocaeli yöresinin Bizanstan da eski halklarının Türkler olduğunu öne sürmesidir. Bu uzun araştırmalara ve birinci elden anılara dayanan kitabın bence mutlaka yeni baskısı yapılmalıdır.

Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam adlı kitabında Rifat Yüce’ye ve sözü geçen kitabına şöyle değiniyor: “Milli Mücadele döneminde Geyve Boğazı’nın geçilmezliğini, Rifat Yüce güzel bir cümleyle ifade etmiştir: “Geyve Boğazı’ndan zorla geçen bir şey varsa, o da Sakarya Nehri’nin bulanık sularıdır” (Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, c. I, III. baskı, İstanbul 1973, s. 155. Kocaeli Tarih…, s. 97.)

İzmit’in orta yerinde küçücük bir cami olan Tepecik Camii’nin hemen yanında Rıfat Yüce’nin ailesinin evleri bulunuyordu. İki kızı ve bir oğlu vardı. Büyük kızının evi ise sanırım Erkek Sanat Okulu’nun karşısındaki sokaktaydı. Kendisi o sıralar hayatta olmamakla birlikte çocukluğumda bir vesileyle bu evi ziyaret ettiğimi anımsıyorum. Pencereleri jaluzili, büyük bir bahçe içinde ve iki katlı bir evdi. Bu tanışıklığın sebeplerinden biri Rifat Yüce’nin ailemizdeki adıyla Yüce Bey’in babamın eğitimine önayak olmasıdır. Hayırseverliğine birçok İzmitli yakından şahittir zaten.  Örneğin kendi adını taşıyan bir köy okulu kazandırmış memleketine. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kandıra’nın o zamanki ilk köy ilkokullarından biridir bu okul. (Çandı tabir edilen geçme tahtalardan yapılmış Karadeniz’e özgü bir stille inşa edilmiş bir caminin yanıbaşındadır bu taş duvarlı ilkokul. Osmanlı ahşap camisi ve Cumhuriyetin taş ilkokulu, şimdi her ikisi de harap durumda ne yazık ki.)

Rıfa Yüce adı geçen kitabında bahsettiği gibi 150’liklerdendir. Yani Malta sürgünüdür. Sürgün dönüşü Ankara hükümetinin yanında yer almıştı. Prof. Dr. Sabahattin Özel Milli Mücadelede İzmit-Adapazarı ve Atatürk adlı kitabında (Derin Yayınları, 2005) Rifat Yüce’nin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yönetim kuruluna seçilişini şöyle anlatıyor:

“1922 Temmuz’unda İzmit’te Müdafaa-i Hukuk seçimleri yenilendi. …Seçimleri kazanan adaylar ve aldıkları oylar şöyleydi:…Tüccardan Hoca Rıfat Efendi (Yüce) 31 oy…” (agy, sayfa 45). Ayrıca yine paralel çalışmalarda bulunan Türk Varlığı cemiyetinin umumi katipliğini de yapmıştı (agy, sayfa 44).

İzmit kültürüne çıkardığı gazete ve yayımladığı kitaplarla katkıda bulanan bu hayırsever ve aydın insanı rahmetle anıyorum.

Öğretmenler gününde bir ilkokul anısı

Posted On 24 / Kasım / 2006

Filed under Güncel, İzmit

Comments Dropped one response

(Sevgili ilkokul öğretmenim Habip Barut’un anısına) 

Zamanlardan bir eski zaman. Şimdi bir efsane olup olmadığı tartışılan “Aya ayak basıldı” yılları. Siyah önlüklü bir küçük kızım daha. Henüz ek derslik yapım zamanları gelmemiş okulların; yani önlerindeki bayrak direkleriyle ilkokul binaları hep dikdörtgen. Öğretmenimle tanıştığımız gün ilk derste açıkladı soyadıyla sorunu olduğunu. Soyadı Barut’tu gerçi ama bilgiyi sevgiyle öğretirdi. Okuyan, düşünen, öğrencilerinin de öyle olmasını bekleyen bir öğretmendi. İlkokulu bitirdiğim yaz taşındık o şehirden. Öğretmenim beni gittiğim yerde yalnız bırakmadı; mektuplar yazdı. İlk yıl yazdıklarında ortaokula kayıt olamayan bir sınıf arkadaşımla ilgili şu satırlar vardı:

“Bugün beni sınıf arkadaşın H. ziyaret etti. Ortaokula gidemeyecek. Dağıldı anlattıkça yoksulluğunu. Babası tekel işçisi, ciğeri çürük. O ağlayınca dayanamadım, ben de ağladım. Arkadaşlarınla onu elbirliğiyle okutmaya karar verdik…”

12 mart günleriydi. Bu öğrencisiyle ağlayan öğretmenin kaderi, ne yazık ki ondan sonra hep hapisler ve sürgünle gelen hastalıklar oldu. En sonunda kalbine yenik düştü.

Öğretmenin bir mum gibi eridikçe etrafını aydınlattığını söylerdi hep. Ben onun bir mum değil bir güneş olduğuna inanıyorum. Öğrencilerini yalnız aydınlatan değil aynı zamanda sevgiyle saran, her zaman ısıtan bir güneş. Galiba onun sırrı öğrencilerini çok sevmesiydi.

“Yazacaksın küçük kızım, yazacaksın tahtaya taşa; olmadı havaya.”

Böyle demiştin sevgili öğretmenim. Bu yüzden bu anıyı yazmak boynumun borcu. Nurlar içinde yat… Senin şahsında tüm öğretmenlere saygı, sevgi…

 

İzmit’te bir Macar Kraliçesi

Posted On 28 / Eylül / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji, İzmit

Comments Dropped 5 responses

NOT: Bu yazı İzmit LIFE dergisinde yayımlanmıştır.

Aşk, savaş, macera: Tekmili birden

300 yıl öncesi için bile çok değişik, ibretlik, zorlu bir hayat onunki. Nereden nereye dedirten türden… İçinde savaş da vardır aşk da, macera da. Okuyunca kendimi fantezi romanlarından birinde sandım. Imre_TököliOsmanlılara sığınan ve İzmit’te ölen Orta Macar Kralı İmre Tököli’nin karısıdır o. Bu iki insan inanılmaz bir hayat yaşamış iki soylu isyancı, iki özgürlük savaşçısıdır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu monarşisinin Macar ulusal girişimlerini bastırmaya çalıştığı bir dönemde yaşadılar. Macar topraklarını geri almak için defalarca isyan ettiler; ancak sonuç hüsran oldu ve esir düşmekten kurtulamadılar. Avrupa’nın görkemli şatolarında doğup, çocuklarını savaş alanlarında büyüttüler; sonunda İzmit’te mütevazı bir kır evinde sürgünde öldüler. Aslında sadece ikisi değil tüm aile bireyleri Macar ulusal davasının savunucularıydı.

İlona’nın ilk kocası prens I. Rakoçi Avusturya monarşisine karşı çıkan bir Macar soylusuydu. Oğlu II. Rakoçi ise şu Tekirdağ’da müzesi olan Macar ulusal kahramanı.

İlona ve İmre Tököli’ye gelince. Bu iki insanın kaderi Viyana monarklarına karşı çıkmalarıyla kesişti. Birbirlerine ilk görüşte aşık oldular. Bu aşk dillere destan oldu. Özellikle de İlona’nın aşığından 13 yaş büyük olması nedeniyle…

İlona Macar tarihinde iz bırakmış kadınlardan biridir. İmre Tököli’nin esaret döneminde o, kadın olduğunu düşünmeden askerlerinin başına geçti ve şatosunu düşmana karşı üç yıl savundu. Daha da dayanacakken içerden kapıların açılması sonucunda o da kocası gibi esir düştü. İmparator bu isyancı aileden korkuyor, anneyi esir tuttuğu gibi oğlunu da gözaltında bulunduruyordu.

Bu arada düşmanla savaşma sırası yeniden esaretten kurtulan İmre Tököli’ye gelmişti. İmre Tököli babasının da yürüttüğü Macar davasını devralmış bir savaşçıydı. İmparatordan topraklarını ve şatosunu (Orava Şatosu ki görkemiyle Dracula ve Nesferatu gibi korku filmlerine güzel bir dekor oluşturmuştu) geri almak üzere Macar isyan ordusunun başına geçtiğinde henüz 22 yaşındaydı. 15 bin adamıyla Karpat dağlarının geçilmez sanılan bir noktasından geçip de General Heisler’in ordusunu arkadan kuşatınca, büyük bir zafer kazandı ve Heisler’i esir aldı. Tököli, General Heisler’e karşılık karısı İlona’yı İmparator’un elinden kurtarmayı düşündü. Nitekim Tököli ile imparator arasındaki anlaşma uyarınca General Heisler’e karşılık İlona serbest bırakıldı. Böylece iki aşık nihayet bir araya gelebildiler. Kavuşma sahnesini Macar tarih yazıcıları özetle şöyle anlatıyor:

***
Noel tatili İlona için evlilik ve yolculuk hazırlıklarının sevinciyle birleşti. İlona Viyana’yı karlar içinde bıraktı ama aşağı Tuna’da kocasının yanına vardığında burayı ilkbahar çiçekleriyle donanmış buldu. Rüzgarla dalgalanan Tököli bayraklarının altında süvariler ona selam durmaktadır. Atlı arabadan inen İlona kocasını bir an tanıyamadı. Sakallarına ak düşmüş adamla ayrılırken bıraktığı toy delikanlı aynı kişi miydi? Ayrılık yıllarında kocası sanki iki misli yaşlanmış gibidir. Atından indiğinde kocasının ayağının aksadığı İlona’nın gözünden kaçmadı. Bundan sonra zor bir hayat onları beklemekteydi.

***
Karlofça Antlaşması sonucu bütün ülke İmparator Leopold’e kalınca Tököli çifti Osmanlılara sığındı. Osmanlı padişahı onlara çok güzel bir ev tahsis etti. Ancak onlar İzmit’teki daha mütevazı bir kır evini seçtiler. Yemyeşil çayırlar ortasındaki küçük bahçelerinde çeşit çeşit çiçekler ve meyve ağaçları arasında yaşadılar. Bir gün mutlaka anayurtlarına dönmenin hayali içindeydiler. Zaman zaman Macaristan’dan ziyaretçileri gelip onlara memleket haberleri getiriyordu. Bu haberlerden özellikle biri, İlona’nın büyük bir umuda kapılmasına neden oldu. Memlekette bıraktığı sevgili oğlu II. Rakoçi’nin (ki o da annesi gibi sonradan Osmanlılara sığınıp 22 yıl yaşadığı Tekirdağ’da ölecektir) ulusal kahraman olduğu haberi. Ancak İlona 1703 yılında 60 yaşında İzmit’te öldüğünde Macar toprağında kendi oğlunun ümitlerini yeşerteceğini biliyordu. Mezar taşına şunlar yazıldı: “Burada ülkesinin ve kadınlığın gururu yatıyor; kahramanca çektiği acılarını dinlendiriyor.” Karısından ancak iki yıl sonra henüz 44 yaşındayken ölen İmre Tököli’nin mezartaşında ise, “Hayatımız iyiyi ve güzeli umud ederek fakat kötü bir yazgıyla geçti,” yazılıydı.

Vatan hasretiyle yanan bu iki Macar konuğun mezarı uzun süre İzmit’te kaldıktan sonra Prens Rakoçi’ninkiyle birlikte 1906’da Macaristan’a nakledildi.

Kaynak : Wikipedia ve Macar tarihi dokümanları

17 Ağustos bir yerel tarihci yarattı

Posted On 15 / Mayıs / 2006

Filed under İzmit

Comments Dropped 3 responses

 “17 Ağustos, 1999 Marmara Depremi sabahi… Ne kaldi geriye elimizde.. diyordum sabahin soğuğunda, çıplak titrerken… Odalarda çekilmis bir kaç kare resim.”

Onun macerası işte o an başladı. Ne bina kalıyordu geriye, ne can. Can kalmayınca anı da kalmıyordu. Erkan Kiraz bunun üzerine doğduğu yerden ve onun tarihinden başlayarak ilginç bulduğu her yeri resimleyip kayda almaya başladı.

***

Dün akşam Sümela Manastırı’nı izlerken içim yine cız etti. Manastırın duvarlarını kaplayan belki yüzlerce, binlerce resim yok olmuş gitmişti. Bunu biz yapmıştık. Biz dünyaya gelmeden önce yüzyıllar boyu sapasağlam kalabilmiş resimleri yok etmiştik! Ya Ani Harabeleri… Bize yüzyıllar ötesinden haber getiren resimler, yapılar orada da yok olup gitmiş. Bu ülkede tarihi mirası koruyamıyoruz. Bu çok açık. Binaları içlerindeki sanat yapıtlarıyla birlikte yok olmaya bırakıyoruz. Bu yetmiyormuş gibi bir de Sümela Rumların, Ani Ermenilerin, Likya’yı kazmayın onlar bizim dinimizden değil, diyebilen (bakınız: bu blogdaki Jale İnan yazısı) bir zihniyet de var ülkemizde ne yazık ki. İşte tarihi yapılar ve diğerleri bir bir elden giderken, anılar insanlarla birlikte yok olurken, bu yitişe en azından kendi şehrinde engel olmaya çalışan biri var: Erkan Kiraz. O 17 Ağustos sabahının İzmit’inde yitirişin ne olduğunu en korkunç biçimde gördü ve kendini belgeleme işine adamaya karar verdi.

İnternet sitelerine çektiği sayısız resmi depoladı, yazılar yazdı. Yazdıklarının birer belge değeri kazanması için hepsiyle ilgili ayrıntılı, yer, zaman, kişi bilgilerini not aldı. Bireysel çabalarının bilinmesi, bunlardan yararlanılması için çok çaba harcadı. Ne yazık ki yetkili ve etkililerden hiçbir el uzanmadı kendisine. Yine de çalışmalarına aynı şevkle devam ediyor. Çünkü tek amacı geriye belge bırakmak.

erkan kirazOnun öyküsü bu tür yerel belgeleme çalışmaları yapmak, geleceğe bir işaret bırakmak isteyenler için iyi bir yol gösterici. Bu nedenle ben de kendisine birkaç soru yöneltip bilgi edinmek istedim.

*Bu belgelendirme çalışmasını ne amaçla yapıyorsunuz? Yani nereden aklınıza geldi bu çalışmayı yapmak?

Çocukluğumdan beri –zaman zaman kesintiye uğrasa da- günce tutardim. Bir gün yaşam öykümü yazacagim, derdim. Hep ötelediğim bir düştü, 17 Ağustos, 1999 Marmara Depremi sabahina dek… Ne kaldı geriye elimizde, diyordum eşime, sabahın soğuğunda, çıplak titrerken… Odalarda çekilmiş bir kaç kare resim… Ya anılarımız? Yoklar. Çünkü yaşadıklarımızı ne yazıyoruz ne de çevremizi görüntülüyoruz. O sabahtan itibaren yazmaya ve belgelemek amacıyla resim çekmeye başladım. Ama ben yazı yazmasını bilmiyordum ki! Ve neyin resmini çekecektim! Yazmak, yazılmışların okunması gibi kolay değildi ki! Tamam dedim. İki şey var. Özyaşam öyküm ve deprem görüntüleri… Deprem görüntülerini ödünç aldığım bir analog makineyle çekmeye başladım ve bitirdim. Koskoca yaşamı hemen yazıvermek de kolay değildi. Doğduğum yer Derince’den basladim.

Ta çocukluk günlerimden. Anılarımın tozunu almak, geçmişin gizlenmiş labirentlerinde kaybolmuş izlerini alevlendirmek için başladım adım adım dolaşmaya sokaklarda. Derince sokaklarında. Adını “Bir Zamanlar Derince” koymuştum. Sonra “Derince’nin Öyküsü” oldu. Anlattıklarım sadece benim öyküm değildi çünkü. Bu tüm Derince’nin öyküsü oluvermişti… Hala bitirilememiş bir çalışma…

*İzmit yöresinde yerel, sözlü kültür ve tarih araştırmaları konusunda kaç yıldır çalışıyorsunuz?

Bireysel çabalarımın bir “yerel tarih ve tarih araştırmaları” olarak adlandırılması yada sınıflandırılmasını savunamam. Ben ne akademisyenim, ne tarihçi ne de arşivci. Öykümü yazmak için yola çıktığımda her şey kolay gibi gelmişti bana. Anımsadıklarımı yazacaktım. Ama her şeyi anımsamak o denli kolay değilmiş. Yaşayanları bulmak gerek dedim. Ama onlar da her şeyi açık anımsamada zorlanıyorlardı. Çoğu kişi de çoktan vefat etmişti. Peki o zaman neyi yazacaktım ben! Nerden geldiğimden, Derince’nin ne demek olduğundan ve ne zaman oluşmaya başladığından yola çıkacaktım… Annem Romanya göçmeniydi. Babam ise Bilecik yöresi yörüklerinden. Ya Derince ne demekti! Başladım araştırmaya. Oku oku… Onlarca kitap, yazı, belge, ipucu ve anı… Bir de bana anlatılanlar vardı. Okuyanlara anlattıklarımın doğru olduğunu aktarmalıydım. Bu nasıl olacaktı peki! Refere ederek. Yani belgelere bağlayarak. Aktarılanları kimin ne zaman aktardığının kaydını düşmek. Resmini çekmek. Karşıma, Derince Limanı, Haydarpaşa-İzmit Demiryolu Hattı, Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk zamanlarında Derince’nin durumu, Misyonerlerin Anıları, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan Yerdeğişim Göçmenleri’nin öyküleri çıktı. Oralardan İzmit ve çevresinin görüntülenmesi ve deneme gezi yazılarının yazılmasına uzandı çabalarım…

*Kalabalık bir kent olan İzmit’te bu gibi çalışmaların kişilerin gayretine kalmasını, örgütlü bir yerel tarih çalışması yapılamamasını neye bağlıyorsunuz?

Bu tür çalışmaların bireysel düzeyde kalmasının asıl nedeni bence İzmit’te bilgili ve ilgili bir burjuvazinin gelişmemesidir. Bu tür islere severek ve zevk alarak para harcayan bir zengin zümre yok. İzmit’te parasal gücü olan yok demiyorum. Bu işlere para harcayan zengin yok. Kent oldum olası bir rant kavgası itiş-kakışı altındadır ve parasal çıkarlar, bilgi, kültürel, tarihsel ve çevresel değerlerimizin önünde gitmektedir. Kente ve değerlerine sahip çıkan yerleşik bir bilinç oluşmamış şimdiye dek. Ama şimdilerde en azından bir ilgi ve bilinç gelişimi var. Sevindirici bir olay.

* Çalışmalarınız fotoğraf, anı ve yazılardan mı oluşuyor? Bunlar İnternet ortamı dışında (örneğin yazılı basında) yer alıyor mu? Kitaplaştırmayı, fotoğraflardan sergi açmayı düşünüyor musunuz?

Evet, bireysel çabalarımın ulusal ve yerel alanda bilinmesi ve onlardan yararlanılması için çok çaba harcadım. Harcamayı da inatla sürdürüyorum. Ama sonuç ne yazık ki olumsuz. Çünkü para getiren işler değil yaptıklarım. Kimselerin de umuru değil. Evet, benzer düşüncelerim hep oldu. Ama bu tür girişimlerim de ne yazık ki olumlu olarak sonuçlanmadı. Buna parasal gücüm de yetemez zaten.

Görüntülerimden sergi açmayı ise düşünmedim, düşünmüyorum! Sergi ve galeri işleri bambaşka bir konu. O dünya başka bir alem. Benim için şimdilik Internet’in sağladığı olanaklar yeterli. Beğenilmek ya da adımın daha çok kişi tarafından bilinmesi gibi bir beklentim hiç olmadı. Rekabet ortamında olmak, bulunmak ya da görüntülerimden bazılarının övgü kazanması benim için pek anlamlı değil. Derdim sadece belgelemek için görüntülemek ve “söz uçar yazı kalır” diye yaşananları ve yaşadıklarımı yazıya dökmek. Umarım başarıyorumdur.

*Yaklaşık kaç fotoğrafınız veya dianız yüklü Internette?

İlk görüntülerimi http://www.webshots.com’a yüklemiştim. Ankaralı bir dostumun sitesinde de bir kısım görüntü ve yazım var. Elimde İzmit ve onun uzak yakın çevresini konu alan sayısız sayısal görüntü var. Bu rakipsiz bir görüntü arşivi. Ama bununla sınırlı değil. Bitinya Krallığı kentleri ile Kocaeli İlbaylığı sınırları içinde kalan yerleşim yerleri ve gezip dolaştığım her yerin sayısal görüntüleri de var. Buna Polonya gezimde çektiklerim de dahil. Kısaca emin değilim ama 100 bin adet kareden fazla belgesel özellikte sayısal görüntü arşivine sahibim.

“Yazılarımın ana konusu yaşamda “yenik düşmüşler”in kaydını düşmek”

*Herkesin zamansızlıktan yakındığı bir çağda bu denli ayrıntılı çalışmaya nasıl zaman bulabiliyorsunuz? Yoksa bu işlerden çok para kazanıyorsunuz da bize mi söylemiyorsunuz?

Simyacı’da ana fikir olarak yazar diyor ki “herkesin bir ülküsü olmalı”… Ben, bana keyif ve zevk veren bir uğraşın peşindeyim. Bana göre belgelemek ve yazmak için fazla zamanım yok . Çok görüntülemek ve çok yazmak istiyorum. O kadar da çok görüntülenecek ve kıyısından şöyle geçilecek sıradan yasamlar var ki! Yazılarımın ana konusu yaşamda “yenik düşmüşler”in yaşamlarına şöyle bir dokunuverip, onların kaydını düşmek. Buna çabalıyorum. Ben bir “Zaman ve Düş Gezgini”yim. Her bir çabam ayrı bir projedir. Önceden planlarım. İşin ayrıntısını belirlerim. Neyi ne zaman, nereyi nasıl ve hangi konuyu ne biçimde yazıp görüntüleyeceğim gibi.. Zaman mı! Zaman herkeste bol bol var. Ama Zaman Yönetimi için bir sürü şey anlatılır. Ben bunu kısmen başardım. Zamanımı iyi ayarlıyorum. Aile bireylerim yani eşim ve iki kızım, ablam, kız kardeşlerim ve kayın babamla kayın biraderim benim sürekli en büyük destekçilerim. Hem birlikte gezeriz hem de her güzelliği birlikte paylaşırız. Ringo sayfalarında yüklü albümlere bakmanız yeterli… Para mı dediniz! Keyif ve zevk alınan islerden şimdiye dek para kazanmış olana rastlamadım. En azından kentim İzmit ve çevresinde. Ama artık bu konuları, güçlü sponsorlar bularak ulusal bazda yapan yazarlar, araştırmacılar ve gezginler de yok değil hani! Keşke onlardan birisi olsaydım… Diğer taraftan bu işlere fazla da para harcamıyorum. Her fırsattan yararlanıyorum. Bayramlar, hafta sonları, tatiller ve bana ait zamanlar. Görüntülemek ve yazı yazmak için o denli fazla fırsat var ki! Bana olan maliyeti mi! Çok ehven. Neredeyse sıfır.

***

Erkan Kiraz’ın fotoğraf ve yazılarına ulaşabileceğiniz web siteleri:
http://www.mtuncel.com/pcguvenlik.htm
http://www.mtuncel.com/koseyazilari.htm,
http://www.gezinotlari.net/ky.asp,
http://community.webshots.com/user/erkankiraz