Barbarlar ne kadar içimizde?

Posted On 5 / Haziran / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped 6 responses

iran.jpg

Pek çok kez görüşlerine katılmadığım Akşam yazarı Serdar Turgut’un bugünkü (5.6.2007) yazısı cuk oturmuş. Alıntılamaktan kendimi alamadım. Bugün onun her söylediğine katılıyorum.

(Bu arada Lolita konusu bir yana, çok duyarlı ve yetenekli bir yazarın (Nabokov) çok iyi bir edebiyat yapıtı. İçinde harika tasvir bölümleri var. Zaten bir sapığın duygularını okumak kimseyi durduk yerde sapık yapacak değil. Ayrıca kitabın alt başlığından anladığım kadarıyla yasaklanan ve gizlice okunan edebiyat yapıtları arasında Gatsby, Jane Austin ve Henry James de var! 12 Eylül karanlığında bizde de Marksist yazarlar yasaktı. Yine 1980’lerde Nurcuların Risalei Nur külliyatının da ABD’de basılmış Türkçe örnekleri dolaşırdı elden ele. Neyse ki bizde yasaklar Jane Austin’e kadar gitmemişti.

Kimsenin kitabıyla, kalemiyle hatta şimdi hükümetin yaptığı yeni yasayla engellemek istediği internet özgürlüğüyle uğraşılmasına gerek yok.)

…..

 Lolita’yı Okumak

İmam hatipler dışındaki okullarda eğitim gören çocukların ahlakları üstüne laf söyleyen barbarın laflarını okurken, dini resmi ideoloji olarak benimsemiş sistemlerde özgürlüklerin durumuna ve ahlak meselelerine yaklaşımı düşündüm.Ahlak konusunda fazla konuşan insanların dinin arkasına saklanıp nasıl da büyük ahlaksızlıklar yapabildikleri çarpıcı bir gelişmedir.Bu bağlamda Azar Nafisi tarafından yazılmış olan ‘Reading Lolita In Tehran: A Memoir’ adındaki kitabını hatırladım.

Büyük bir entelektüel birikime ve zenginliğe sahip olan İran’da, din rejimi kurulduktan sonra ‘korunma’ yalanının ardına sığınılarak tüm bu entelektüel birikim ayaklar altına alınmak istenmiştir.

Büyük ölçüde başarılı da olunmuştur. Ama bazı insanlar direnişlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. “Tahran’da “Lolita” Okumak”, işte bu tür insanlar arasında yer alan bazı kadınları anlatmaktadır.

2 yıl boyunca her perşembe sabahı yasaklanmış yazarların kitaplarını okuyup tartışmak için evlerde buluşan yedi kadının yaşadıkları anlatılıyor kitapta. Bu bir roman değil, adından anlaşılacağı üzere bir memoir yani hatıra.

Kitap dört bölümden oluşuyor. Bölümlerin ismi ise şöyle: Lolita, Gatby, James ve Austen.

Lolita bölümünün ağırlık noktası cinsellik üzerine gayet tabii ki… Bu kitabın İran sosyal şartlarıyla yakından alakası var biliyorsunuz. Büyük yazar Nobokov’un kitabında, 12 yaşındaki bir kıza seksüel bağımlılık yaşayan bir orta yaşlı adamın hikayesi anlatılır.

Şimdi aranızda ‘bunun yasaklanması normal. Çünkü İslami bir rejimde kitabın konusunun rahatsızlık yaratması doğaldır’ diyenler çıkacaktır. Ancak bu tür rejimlerde kural koyanlar çoğu zaman kendileri hakkında yalan söylerler. İslami rejimlerin bir tür trajedisidir bu. Lolita kitabı, 1979 yılında İslami rejimin kurulmasıyla kızlar için evlilik yaşının dörde indirildiği bir Tahran’da yasaklanmıştır. Bunu da hatırlamak gerekiyor. (abç)

Bu tür çifte standartlar, cinselliğe ve kadına bakışta da kendisini sıkça gösterir. Güya bu sistemler kadını korumak gerekçesiyle onu kıyafetin arkasına saklar, ama bir yandan da bir günlük hatta saatlik evlilik gibi bir tuhaflığın gelişmesine izin verirler. Böylece güya kadının iffetini korurken, ilişkilerin yaşanması için gerekli ortamı sağlarlar.

Bu yalancılık ve çifte standart gerçek yaşamda sıkça ortaya çıkar ve yedi kadın gizlice buluşmalarında yaşanmış olayları da tartışırlar.

“Batı’ya özgü davranışlar” sergilediği iddiasıyla tutuklanıp bakirelik testine zorla sokulan ve sonra da Devrim Muhafızlarınca defalarca tecavüz edilen genç kadının hikayesi de vardır yaşanmışlar arasında.

Kadını korumak genel ilkesi doğrultusunda, bir kadına yapılabilecek akla gelebilecek her türlü iğrençliği yapacaksın, bunun adı da namus, iffet olacak öyle mi?..

Üzerinde düşündüğümüz kitabın adı “Lolita’yı okumak” olmasına bakmayın siz. Bugün Tahran’da Lolita’yı bulup da okuyabilmek mümkün değil tabii. Çünkü medeniyetler dışı rejime göre, klasik ‘Madame Bovary’ kitabında yer alan evlilik dışı ilişkiler bölümleri bile tehlikeli ve yasaklanmış durumda.

Bu tür bir rejimle, bilgi birikimi ve düşünme gücü hayli güçlü olan İran gibi bir medeniyet, geleceğe yürümeye çalışıyor. Bu imkansız tabii… Başta, içleri dolu olan insanlar buna izin vermeyecekler. Düşündüğümüz kitabın kapağında iki kız başlarını eğmiş bir şeyler okuyor.

Siz Lolita kitabını okuduklarını sanıyorsunuz ama fotoğrafın orijinalini bulup görünce aslında okuduklarının ‘Mosharekat gazetesi’ olduğunu görüyorsunuz. Bu, İran’a demokrasi getirmek isteyenlerin görüşlerini yansıtan ve başta gelen reformist gazete.

Yani İran halkı tekrar kendi geleceğine sahip çıkacak ve işin ilginç yanı bunu yine kadınları tarafından yapacak.

İşin acı yönü, bütün bu insanlara örnek olabilecek konumdaki Türkiye’de, ülkeyi bu tür ülkelerin bile gerisine düşürebilecek kafadaki insanların son dönemde çok arttığını görüyoruz. (abç)

Bugünkü hayatımızın temelini atmış bulunan büyük Atatürk’e, düşmanlık almış başını yürümüş durumda.

Ben eminim; İran halkının bir bölümü bile bazı Türklerden daha fazla seviyordur Atatürk’ü ve yaptıklarını.

İran’da çanak antenler yasaklanıyor. Çünkü halkın Türk toplumunun yaşam biçimini görmeleri istenmiyor. Bizim içimizde ülkeyi Vahabilerin Suudi Arabistan’ından bile geri götürmek isteyenler var.Bu insanlar ne yazık ki güçlü pozisyonlardalar da… (abç)İran halkı rejimin baskısından kurtulmaya çalışıyor. Suudi Arabistan’da halkın talebi üzerine sistem yumuşatılıyor.

Atatürk’ün Türkiye’sinde bunun tersini yapıp ülkeyi bu ülkelerin bile arkasına düşürmek isteyen insanlar var.

Ne ayıp ne büyük trajedi bu…

Reklamlar

Bir Savaş Hemşiresinin Çanakkale Anıları

Posted On 18 / Mart / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped 5 responses

Aşağıda alıntıladığım yazı birkaç bakımdan önemli:

1. Bugün 18 Mart Çanakkale Şehitleri günü. O günleri yaşamış birinin ağzından dinlemenin çok aydınlatıcı olduğunu sanıyorum.

2. Savaşa bir kadının penceresinden bakıyor. Oysa savaş hep erkeklere ait bir alan olarak bilinir.

3. Yüzyılımızın insanı bireyciliğin doruklarında yaşıyor. 1915’de hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Bugün bir vatan savunmasına ihtiyaç duyulsa acaba sonuç ne olurdu?

***

Savaş hemşiresi olmak ölümden korkmamak demektir. Safiye Hüseyin Çanakkale Savaşları’nda gönüllü hemşire olarak görev yapmış bir Osmanlı kızı. Safiye Hemşire Çanakkale Savaşları’nı Hikmet Feridun ES’e şöyle anlatmış:

Evet savaşa iştirak ettim Çanakkale’de uzun müddet kaldım. Çanakkale’de savaş başladığında Alman Salibiahmer (Alman Kızılhaçı) ile bizim Hilal-i Ahmer Cemiyeti birleşmiş, Reşit Paşa vapurunu hastane gemisi yapmıştık. Ben bu geminin hasta bakıcısı olmuştum. Reşit Paşa vapuru Çanakkale’ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti. ….Vaziyet tehlikeli dediler… Ne vapuru olursa olsun… İster hastane vapuru ister Kızılay ister Salibiahmer, İngilizler —- tutuyorlar.
Reşit Paşa’ya bindik. Çanakkale’ye geldik, Akbaş Mevkii’nde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının…
********************Yaralıkları aldık, dönüyorduk… Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık. Süvari müthiş bir haber verdi:

– İngiliz uçağı…

Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Reşit Paşa gemisinin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafına da kızıl bir salip (haç) vardı. Belli ki hastane vapuru… İçimizden “dünyada bize ateş edemezler” diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, ve üstümüze dehşetli gürlemeler oldu…

Yine bir gün yaralıları aldık dönüyorduk. Etrafımızda müthiş gürlemeler oldu dehşetli gülle yağmurunun altında kaldık. Reşit Paşa ’nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz.

Yaralı gaziler vapurlara taşınırken…

Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyorlardı. Ameliyat edecek, yaraları sarılacak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk.

Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit Paşa vapurunu görseler tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikesi geçiriyorduk.

Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a “Reşit Paşa vapuru battı” diye haberler gitmiş. İstanbul’a döndük ki, herkes vapur batmış zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten dönüş faslı vardır.

En tesirli kelime: Su, su…

Bir gün bir İngiliz yaralısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlıydı. Başından aldığı bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah uzun bir sargı sarmıştık. Ağzına damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları en tesirli kelimelerden biri de budur. Su…

Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derce dikkat ederdik. Bir İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü, İngilizce mütemadiyen “öleceğim” diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için aklıma getirmeyerek kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim:

– Katiyen ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek. İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…

Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…

Biz öleceğini bildiğimiz bütün umutsuz hastaları böyle teselli ederdik.

Ölmeyeceksin daha çok yaşayacaksın diye diye kendilerini bazen buna inandırırdık. Adeta yaşayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi.

Gördüğüm en müthiş yaralılar gözlerini kaybedenler. Bunların halleri pek feci oluyor. İçin için eriyorlar… Günden güne sönüyorlar.

Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa kendilerini kurtulamıyorlar… Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur.

Biz bu Reşit Paşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde aç kaldık, bite boğulduk. Kömürümüz bitti. Soğukta kaldık.

Son sözleri: Anne !!!

Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi, bu sözü sayıklayarak, “Anne ” diyerek öldüler.

Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız… Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklardı,

— Anne !…

Bir hastabakıcı arkadaşım…

Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturyalı iyi bir hastabakıcı kadın. Bir gün Reşit Paşa vapurunun üstüne gülle yağmuru yağarken:

— Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum.

Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastaneydi. Bir müddet sonra haber aldık ki, hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombaların altında can vermişti. Bizden de 8 şehit vardı.

İşte bu benim en acı hatırlarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da… Gitseydim muhakkak ki bugün bulunamayacaktım.

Bekir Çavuş: Kumandanım emrinizi yapamadım!…

Reşit Paşa vapuruna bir gün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onun cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit Paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık.

Ayağını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk.

O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses:

Çanakkale Menzil Hastanesi’ndeki Türk yaralıları…

— Başhemşire… Başhemşire… diye bağırıyordu….

Hemen giyinip fırladım, genç bir Alman hastabakıcısı:

— Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu?

— Bekir Çavuş mu?

— Evet.

— Ne oldu peki?

— Kendisine bir hal geldi hemşire, tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.

Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum. Bileğinden tuttum, müthiş ateşi vardı.

— Aman Bekir Çavuş dedim, Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?

Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi.

— Aman dedi, Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım.. Tabii kalkacağım.

Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımız arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu.

Kansız beyaz dudaklarından çıkan en son cümle:

— Emri yapamadım, oldu.

Fakat ben ona kani idim ki Bekir Çavuş vazifesini son derece yapmıştı.

Safiye Hüseyin Anafartalar’da…

… Maydos’a (Eceabat) gittim. Sonra Anafartalar’a doğru ilerledik. Tepemize iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk.

Ölüm muhakkaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca gözümün iliştiği bir sıçan deliğine girdik. Üzerimizde epey dolaştıktan sonra gittiler. Biz de karargâha geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor. O zaman geçirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için işte bu görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi… 

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/1496-canakkale-destani-10.html

8 Mart için

Posted On 9 / Mart / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped leave a response

Sevgili kadınlar,

Cemal Süreya’nın bir şiirinde geçer: kadınların ödevi hep yenilmektir. Kadınların bu yazgısını kırmak için sesini yükselten, kavga eden kadınlardan biri olan Alice Walker ise adeta ona cevap verir: “Kavgam her zaman içsel bir karanlığa karşıydı: İçimde taşırım ölümümün tek bilinen anahtarını”

Yaşamı salıvermek yada kilitlemek için sonsuza dek…” Gerçekten de kadın bedeninden yaşamı isterse salıverir, isterse kilitler. Kadın yaşamı bedeninden dokuz ay emek vererek türetir. O yüzden ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar…

*

Kadınlar artık susmakla ağlamak arasında kalmasın; bıçakla kemik arasında yaşamasınlar… BUNUN İCİN, YAŞAMI BİRLİKTE DEĞİŞTİRMEK İÇİN, YÜREKLERİMİZİ VE SESLERİMİZİ BİRLEŞTİRELİM…

Melisa Gürpınar’ın dediği gibi, umutlarımızın bol, bilincimizin açık ve ülkemizdeki bütün baharların hiçbir yıl yanıp kararmayacağı nice 8 Mart’lar dileyerek…

Not: Şair Melisa Gürpınar’ın 8 Mart bildirisini ben çok beğendim. Buradan okuyabilirsiniz.

Babalar ve kızları: Ada Byron

Posted On 25 / Şubat / 2007

Filed under Bilim, Kadın, Şiir

Comments Dropped leave a response

 Bilgisayar teknolojisinin öncü adı ve ünlü İngiliz romantik ozan Lord Byron’ın kızı Ada babasının aksine bir bilim insanıdır. Çapkınlığı, maceralı yaşamı, güzel şiirleri,  sakat ayağı ve yakışıklılığıyla ünlü babanın mesleği şiirden çok mu uzaktır matematik? Eğer öyleyse Ada Byron, sanattan çok  uzak bir dünyada kendine nasıl olmuş da yer edinmiş ve temel bir bilgisayar yazılımına adını vermişti?

Yaşamı boyunca şiirle matematiğin gelgitinde yüzen Ada 1815’de doğdu. Ada’nın annnesi Annabella, kocasının aşırılıklarından bezmişti. Bu nedenle, doğumun hemen ardından genç anne Annabella, Byron’u sokağa atıverdi. Bu olaydan sonra bir daha dönmemek üzere İngiltere’yi terk eden Lord Byron kızını tanıma olanağı bulamadı. Ancak kızıyla ilgili şiirler yazmaktan da vaz geçmedi.  Ünlü yapıtlarından Childe Harold’da kızından şöyle söz eder:

“Is thy face like thy mother’s, my fair child!/ Ada! sole daughter of my house and of my heart?/ When I last saw thy young blue eyes they smiled/ And then we parted — with a hope.”
Çevirmeye çalışırsak:

“Evimin ve kalbimin biricik kızı Ada!/ Yüzün annenin yüzüne mi benziyor, güzel çocuğum?/Senin bebek mavisi gözlerini son görüşümde gülümsüyordun ve biz umut dolu –ayrıldık birbirimizden.”

Ada ‘nın annesi kızının Byron’a benzememesi için elinden geleni yaptı. O zamanlar –belki günümüzde de- kadınlar için hiç de alışılmış bir meslek olmadığı halde kızının matematikçi olmasında direndi. Böylece kızının babasından aldığı uçarılık genlerini dizginleyebileceğini düşünüyordu. Hesap makinesini tasarlayan ilk kişi olan Charles Babbage’ın adını Ada daha yeni yetmelik çağındayken duydu. Ada Babbage’ın makinesine dayanarak yalnız tahmin değil uygulama da yapılabileceğini düşündü. Fakat 1835 yılında evlenmesi ve ardından üç çocuk sahibi olması bu tasarılarını askıya almasına yol açtı.

 

Aradan yıllar geçti. Babbage 1841’de İtalya’da Analitik Makinesi’ni tanıttı. Luigi Menabrea bu makineyle ilgili bir makale yayımladı. Ada da bu makaleyi İngilizce’ye çevirdi, fakat uzun ve kapsamlı bir yorum ekleyerek. Aslında yorumunu eklemesini isteyen bizzat Babbage’tı. Çünkü Ada’nın oldukça ilginç görüşleri vardı makineyle ilgili. Ada’nın orijinal makalenin üç katı uzunluğundaki yorumu dolayısıyla İngilizce baskı, bir çeviriden çok yepyeni bir eser olmuştu. Yorumda söz konusu makinenin programlanmasını sağlayacak kavramlar geliştirmekteydi Ada. Ona göre bu makine cebir işlemleri düzeneği hazırlayabilirdi- tıpkı dokuma makinesinin çiçek ve örgü desenleri oluşturabilmesi gibi…  Bunun için gerekli olan makineyi programlamak için mekanik bir ‘dil’ oluşturmaktı. Ada’ya göre böyle bir makine müzik bestelemek, çizim yapmak gibi pratik veya bilimsel amaçlar için de kullanılabilirdi. Söz konusu fikirler aradan yüz elli yıl geçtikten sonra bugün bile değerli ve bilgisayar hesaplamaları alanında öncü kabul ediliyor.

 

Evli ve üç çocuklu bir kadının hele o yıllarda böyle bir makineye ilgi duyması, yetmiyormuş gibi bu fikri geliştirmesi kuşkusuz içindeki yaratıcılığın ölmediğini göstermesi bakımından ilginç bana kalırsa. Ada bu makalenin yayımlanmasından kısa bir süre sonra 36 yaşında hayata gözlerini yumdu. Hiç görmediği babasının yanı başına gömüldü. Bu geniş vizyonlu kadın, kendini evine ve çocuklarına değil de bir erkek gibi matematiğe adayabilseydi bir de daha uzun yaşayabilseydi hangi noktada olurdu kim bilir…

Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından 1979’da geliştirilen Pascal-tabanlı bilgisayar yazılım dili bu öncü kadının anısına ADA adını taşır. Yapıtıyla bilgisayarların öncüsü olan hesap makineleri fikrini geliştiren bu yaratıcı kadının yaşamı 1997 yılı yapımı bir filme de konu oldu.


 

İzmit’te bir Macar Kraliçesi

Posted On 28 / Eylül / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji, İzmit

Comments Dropped 5 responses

NOT: Bu yazı İzmit LIFE dergisinde yayımlanmıştır.

Aşk, savaş, macera: Tekmili birden

300 yıl öncesi için bile çok değişik, ibretlik, zorlu bir hayat onunki. Nereden nereye dedirten türden… İçinde savaş da vardır aşk da, macera da. Okuyunca kendimi fantezi romanlarından birinde sandım. Imre_TököliOsmanlılara sığınan ve İzmit’te ölen Orta Macar Kralı İmre Tököli’nin karısıdır o. Bu iki insan inanılmaz bir hayat yaşamış iki soylu isyancı, iki özgürlük savaşçısıdır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu monarşisinin Macar ulusal girişimlerini bastırmaya çalıştığı bir dönemde yaşadılar. Macar topraklarını geri almak için defalarca isyan ettiler; ancak sonuç hüsran oldu ve esir düşmekten kurtulamadılar. Avrupa’nın görkemli şatolarında doğup, çocuklarını savaş alanlarında büyüttüler; sonunda İzmit’te mütevazı bir kır evinde sürgünde öldüler. Aslında sadece ikisi değil tüm aile bireyleri Macar ulusal davasının savunucularıydı.

İlona’nın ilk kocası prens I. Rakoçi Avusturya monarşisine karşı çıkan bir Macar soylusuydu. Oğlu II. Rakoçi ise şu Tekirdağ’da müzesi olan Macar ulusal kahramanı.

İlona ve İmre Tököli’ye gelince. Bu iki insanın kaderi Viyana monarklarına karşı çıkmalarıyla kesişti. Birbirlerine ilk görüşte aşık oldular. Bu aşk dillere destan oldu. Özellikle de İlona’nın aşığından 13 yaş büyük olması nedeniyle…

İlona Macar tarihinde iz bırakmış kadınlardan biridir. İmre Tököli’nin esaret döneminde o, kadın olduğunu düşünmeden askerlerinin başına geçti ve şatosunu düşmana karşı üç yıl savundu. Daha da dayanacakken içerden kapıların açılması sonucunda o da kocası gibi esir düştü. İmparator bu isyancı aileden korkuyor, anneyi esir tuttuğu gibi oğlunu da gözaltında bulunduruyordu.

Bu arada düşmanla savaşma sırası yeniden esaretten kurtulan İmre Tököli’ye gelmişti. İmre Tököli babasının da yürüttüğü Macar davasını devralmış bir savaşçıydı. İmparatordan topraklarını ve şatosunu (Orava Şatosu ki görkemiyle Dracula ve Nesferatu gibi korku filmlerine güzel bir dekor oluşturmuştu) geri almak üzere Macar isyan ordusunun başına geçtiğinde henüz 22 yaşındaydı. 15 bin adamıyla Karpat dağlarının geçilmez sanılan bir noktasından geçip de General Heisler’in ordusunu arkadan kuşatınca, büyük bir zafer kazandı ve Heisler’i esir aldı. Tököli, General Heisler’e karşılık karısı İlona’yı İmparator’un elinden kurtarmayı düşündü. Nitekim Tököli ile imparator arasındaki anlaşma uyarınca General Heisler’e karşılık İlona serbest bırakıldı. Böylece iki aşık nihayet bir araya gelebildiler. Kavuşma sahnesini Macar tarih yazıcıları özetle şöyle anlatıyor:

***
Noel tatili İlona için evlilik ve yolculuk hazırlıklarının sevinciyle birleşti. İlona Viyana’yı karlar içinde bıraktı ama aşağı Tuna’da kocasının yanına vardığında burayı ilkbahar çiçekleriyle donanmış buldu. Rüzgarla dalgalanan Tököli bayraklarının altında süvariler ona selam durmaktadır. Atlı arabadan inen İlona kocasını bir an tanıyamadı. Sakallarına ak düşmüş adamla ayrılırken bıraktığı toy delikanlı aynı kişi miydi? Ayrılık yıllarında kocası sanki iki misli yaşlanmış gibidir. Atından indiğinde kocasının ayağının aksadığı İlona’nın gözünden kaçmadı. Bundan sonra zor bir hayat onları beklemekteydi.

***
Karlofça Antlaşması sonucu bütün ülke İmparator Leopold’e kalınca Tököli çifti Osmanlılara sığındı. Osmanlı padişahı onlara çok güzel bir ev tahsis etti. Ancak onlar İzmit’teki daha mütevazı bir kır evini seçtiler. Yemyeşil çayırlar ortasındaki küçük bahçelerinde çeşit çeşit çiçekler ve meyve ağaçları arasında yaşadılar. Bir gün mutlaka anayurtlarına dönmenin hayali içindeydiler. Zaman zaman Macaristan’dan ziyaretçileri gelip onlara memleket haberleri getiriyordu. Bu haberlerden özellikle biri, İlona’nın büyük bir umuda kapılmasına neden oldu. Memlekette bıraktığı sevgili oğlu II. Rakoçi’nin (ki o da annesi gibi sonradan Osmanlılara sığınıp 22 yıl yaşadığı Tekirdağ’da ölecektir) ulusal kahraman olduğu haberi. Ancak İlona 1703 yılında 60 yaşında İzmit’te öldüğünde Macar toprağında kendi oğlunun ümitlerini yeşerteceğini biliyordu. Mezar taşına şunlar yazıldı: “Burada ülkesinin ve kadınlığın gururu yatıyor; kahramanca çektiği acılarını dinlendiriyor.” Karısından ancak iki yıl sonra henüz 44 yaşındayken ölen İmre Tököli’nin mezartaşında ise, “Hayatımız iyiyi ve güzeli umud ederek fakat kötü bir yazgıyla geçti,” yazılıydı.

Vatan hasretiyle yanan bu iki Macar konuğun mezarı uzun süre İzmit’te kaldıktan sonra Prens Rakoçi’ninkiyle birlikte 1906’da Macaristan’a nakledildi.

Kaynak : Wikipedia ve Macar tarihi dokümanları

Mary Shelley ve Yanlış Anlaşılan Kitabı Dr. Frankenstein

Posted On 23 / Ağustos / 2006

Filed under Edebiyat, Kadın

Comments Dropped one response

mary_shelleyİngiliz edebiyatının birçok ünlü yapıtı zamanla özgün felsefi içeriğinden soyutlanarak bambaşka yerlere çekildi; tümüyle yanlış anlaşıldı. Bunlar arasında günümüzde ilgiyle okunan, filme alınan kitaplar da var. Örneğin 50’den fazla filme ilham veren Dr. Frankenstein, Gulliver’ın Yolculukları ve Robinson Crusoe…

Dr. Frankenstein’ın bir kadın tarafından yazıldığını biliyor muydunuz? Mary Shelley’nin ünlü yapıtı ve korku edebiyatının ilk klasiği olarak anılan Dr. Frankenstein aslında romantik akımın bir ürünüdür ve doğaya müdahaleyi eleştirmek için yazılmıştır. (O sıralarda Luigi Calvani ölü kurbağaya elektrik vererek titreşim ve yaşam belirtisi elde etme deneyleri yapmakta ve Mary de bu konuya ilgi duymaktadır. ) Romandaki doktor da benzeri bir deney yapınca doğaya ve tanrının işlerine müdahale etmesinin korkunç sonucuyla yüzleşmek zorunda kalır. Yarattığı ise genel kanının aksine bir “canavar” değil, kıstırılmışlığı içinde cinayet işleyen çaresiz bir zavallıdır. Daima kendisini yaratan doktoru arar ve insanların kendisinden neden kaçtığını bir türlü anlayamaz. Yaratık da yazarı Mary gibi bir vejeteryendir.

Mary Shelley insanları korkutmak amacıyla değil, rasyonalizmin kötülüklerini dile getirmek için yazdı. O pastoral bir dünyadan hoşlanıyordu ve bu dünyanın güzelliklerinin bilimsel gelişmeler yüzünden yok olmasından korkuyordu. Nitekim bu romanı İsviçre’de güzel bir göl kıyısında yazmıştı.

Annesi ünlü feminist Mary Wollstonecaft’ın onu doğururken ölmesi yüzünden Mary Shelley hep bir suçluluk hissiyle yaşadı. Tüm İngiliz romantikleri gibi onun da ekstrem ve trajik bir hayatı oldu. Üç çocuğunun ölümünü gördü. Kocası ünlü ozan P.B. Shelley kadınlara düşkün ve bencilliğiyle ünlüydü; serbest aşk yanlısıydı ve bu yüzden eski karısının intiharına neden olmuştu. Dul kaldığında 26 yaşında olan Mary yaşamının geri kalanını ozanın yapıtlarını düzenlemekle, onlara önsöz ve açıklamalar yazmakla ve birçok kez yayınlatmakla geçirdi. Oysa Mary çok yetenekli bir kızdı. Bu dünyaca ünlü romanı yazdığında sadece 19 yaşındadır. Zaten ilk şiiri de 10 yaşındayken basılmıştı. Kendisi ise birkaç yeni roman yazmakla yetindi.

Duygu Asena’ya saygıyla

Posted On 1 / Ağustos / 2006

Filed under Kadın

Comments Dropped 2 responses

Güçlü olduğunu bildiği halde, güçsüz rolü yapmaktan yorulmuş her kadın için, kendini savunmasız hissettiği halde, güçlü görünmekten yorulan bir erkek vardır. Aptal rolünü oynamaktan yorulmuş her kadın için, sürekli “her şeyi bilmesi” beklenen bir erkek vardır. “Duygusal kadın” olarak adlandırılmaktan yorulmuş her kadın için, ağlama ve kibar olma hakkı elinden alınmış bir erkek vardır. Çocukları tarafından “bağlandığını” hisseden her kadın için, ebeveynlikte paylaşılan sorumluluğun zevkini tadamayan bir erkek vardır. İyi bir iş sahibi olma ve eşit maaş alma hakkı elinden alınmış her kadın için, başka bir insanın tüm ekonomik sorumluluğunu yüklenmek zorunda kalan bir erkek vardır. Özgürlüğe doğru bir adım atan her kadın için, özgürlüğe giden yolun daha kolaylaştığını keşfeden bir erkek vardır.

~ Nancy R.Smith

Duygu Asena namus cinayetlerine, kuma ve berdele, taciz ve tecavüze, kız çocukların okutulmamasına, ve daha nice toplumsal yaraya karşı mücadele etti.

Anısına saygıyla.

Beni etkileyen kadınlar / 6: Julia Pastrana (d. 1832 Meksika; ö. 1860 Moskova)

Posted On 17 / Temmuz / 2006

Filed under Kadın

Comments Dropped 2 responses

julia_pastrana 

Dünyanın en çirkin kadını

Güzel yüz, güzel vücut, güzel huy, güzel insan, aşk, sevgi… Sizce güzellikle aşk ve sevgi arasında var olan bağlantının püf noktası ne olabilir? ‘Güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa’ demiş ozan. Öyleyse insan güzele mi aşık olur, yoksa aşık olduğunu mu güzel sanır?

Sevda ile sevgi

Derler ki geçici bir delilik halidir aşk. O yüzden aşık olduğumuz kişiye farklı anlamlar yükleriz; onu nasıl görmek istiyorsak öyle, belki hiç olmadığı gibi görürüz. ve bu nedenledir ki bir arada yaşamaya, aşkımızı tanımaya başladığımızda aşklar çıkmaza girer.

“Oysa sevmek, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir,” der Nazan Bekiroğlu, dünyanın en güzel aşk hikayelerinden biri olan Yusuf ile Züleyha aşkı için.

***

Buraya fotosunu iliştirdiğim kadının vücuduna bir bakın. Bu vücut gayet kıvrak dans edebiliyordu. Oysa yüzü, tıpkı kimi güzel seslerin perde arkasından dinlendiği rivayetinde olduğu gibi bir yüzdür. O kadın ‘dünyanın en çirkin kadını’ ünvanına rağmen evlendi, sevdi sevildi ve çocuğunu doğurduktan sonra öldü.

Kök toplayarak beslenen Meksika yerlilerindendi. Yüzü, kolları ve göğsü parlak siyah tüylerle kaplıydı; kepçe kulakları, yassı bir burnu, maymunu andıran bir çenesi vardı. Büyük ve deforme dudaklarını yoğun bir bıyık örtüyordu.

Oysa öte yandan o, derin bakan siyah gözlere ve olağanüstü güzel bir vücuda sahipti. İlhamını Rus folk kıyafetlerinden alan güzel tuvaletler içinde yıllar yılı Avrupa ülkelerinde sergilendi durdu. Bu çirkin yüzlü kadının ne kadar güzel dansettiğini görünce seyircilerin nefesi kesilirdi. Yumuşak ve ince bir ses tonuyla nostaljik Meksika şarkıları söylerdi. Sahneden indiğinde okumaya meraklı, bilgili, üç dil konuşan ve kazandığı parayı cömertçe paylaşan bir kadın olurdu. İşte böyle bir kadındı “dünyanın en çirkin kadını” dedikleri.

Para hırsı mıdır çılgınlık mı bilinmez, destekçisi ve kocası Lent ölümünün ardından onu mumyalatıp 30 yıl daha dolaştırdı durdu. 1971’de de yönetmen Sousa tarafından yaşam öyküsü filme çekildi.

Hani Kemal Sayar diyor ya “Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır”. Lent’in aşkı da kendi kalbinin şeklini almıştı işte.

Irak, Sümerler ve tarihin trajedisi

Posted On 2 / Temmuz / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 15 responses

Tektanrıcı dinlerin kaynakları

Geçen yazıda 1000 yıl önce yazılmış bir kitaptan söz etmiştim. Bu defa tarihin iyice içinden çıkılmaz derinliklerine dalıyor ve Sümerleri ziyaret ediyoruz.

.Uruk’ta bulunmuş İnanna başı (İ.Ö.3200-3000 civarına tarihleniyor)
Bağdat Ateşler İçinde bir blog adı. Yazarı Bağdatlı genç kız günde sadece dört saat elektrik alabildiklerini, savaştan önce petrolün sudan ucuz olduğu ülkede bugün petrol ürünlerinin karaborsaya düştüğünü, aldıkları Suriye ürünü sebzelerin her hafta yüzde yüz zam gördüğünü, şehirde her gün birçok ceset bulunduğunu anlatıyor. Yıldızlı çöller ülkesi Mezopotamya petrol uğruna kana bulanıyor, halk aç susuz.

Tarihin trajedisi

Oysa Sümerlerin yaşadığı İ.Ö. 3000’lerde, Irak’ın güneyi bugünkünün aksine çok uygar bir yerdi. Sümerler yazıyı icat edip kil tabletler üzerine yazdılar. Günümüzde dilleri çözüldü ve okundu. Böylece tektanrılı dinlerin kaynakları daha yakından incelenmeye başladı. Kil tabletler geçmişle ilgili şunları söylüyor:

Pek çok tanrıları vardı. 3600 kadar! Bunların çoğu başlangıçta tanrıçalar. Evet cinsiyetleri var ve anaerkil bir düzende yaşıyorlar. Fakat Sâmi etkisi altında giderek tanrıların sayısı tanrıça sayısını aşıyor. Sümerler evreni uçsuz bucaksız bir su olarak düşünüyor. Bu evreni yaratan varlık ana tanrıça. Bu büyük suyun içinden bir dağ çıkıyor. Üstü gök, altı yer olmak üzere iki parçası var. Bu iki parçanın birleşmesinden hava doğuyor. Fakat hava gök ve yerin arasını açıyor! Bu su efsanesi, tek tanrılı din kitaplarında da yaradılış efsanesi olarak yer alıyor.

3600 tanrı ve tanrıçadan biri olan Yer Tanrıçası sekiz tür bitki yetiştiriyor ve bunların yenmesini yasaklıyor. Ancak Bilgelik Tanrısı yasağı dinlemeyip bunları yiyor. Yer Tanrıçası da onu lanetliyor. Bilgelik Tanrısının yediği sekiz bitki için sekiz ayrı organı hastalanıyor. Tanrılar tanrıçadan onu affetmesini istiyorlar. Ana Tanrıça iyileştirdiği her bir organ için bir tanrı yaratıyor. Kaburga için ise bir tanrıça yaratıyor. Bu öyküye ise Adem’in kaburgasından Havva’nın yaratılması olarak rastlıyoruz din kitaplarında.

Aşk tanrıçası İnanna intikam alıyor ya da hayırlı kızkardeş

İnanna Venüs yıldızını temsil ediyor. İnanna’nın kutsal evlenme öyküsü ise İbrahim peygamberin öyküsüne benzer. İnanna Çoban (yıldızı) tanrısı ile evlenir. Merakı yüzünden yeraltına giden İnanna’nın oradan çıkmak için yerine birini göndermesi gerekir. Kocasının kendisi için yas tutmamasına ve ihanetine kızan tanrıça İnanna ceza olarak onu kendi yerine yer altına gönderir (!) Tanrının kız kardeşi Rüya Tanrıçası ise altı aylık cezayı kendi üstlenir. Böylece ilkbahar gelirken Çoban Tanrısı yeryüzüne çıkar. Karısıyla birleşmesinin sembolü olarak Sümer kralı ve Başrahibe evlilik ve şenlik törenleri yaparlar. Aynı zamanda doğa yeşerir ve hayvanlar yavrular. (Burası da Nevruz ve Paskalyayı anımsatır…)

Sümer tabletlerine göre kralın ağzından baş rahibeye açık saçık şiirler, şarkılar söylenir. (Burada da bir din kitabı olmasına rağmen Tevrat’taki Süleyman şarkılarının öylesine açık saçık olmasına kimsenin akıl erdirememesi akla geliyor hemen.)
Civi yazisi boyle bir sey…Burada anlattıklarım Sümer tabletlerinde yer alan bilgiler.

Bu tabletler (ki sayıları 3000’den fazla!) başta Muazzez İlmiye Çığ Hoca olmak üzere birkaç kişinin bir ömür verdiği titiz çalışmalarıyla günümüz diline çevrildi. Geçenlerde görüşme onuruna kavuştuğum bu dev çınar (kendisine uzun ömürler dilerim, tam 92 yaşında, ileri yaşları görürsem onun gibi çalışkan biri olarak görmek isterim doğrusu) şimdilerde 13 kitabının İngilizce’ye çevrilmesi için çaba sarf ediyor. Çünkü bu kitaplarında o, kutsal kitaplardaki bilgilerin izini sürüyor ve çok da ilginç bilgiler veriyor. İzniyle söylemek isterim ki kendisi şimdilerde çok önemli bir başka konu üzerinde daha çalışıyor: Nuh Tufanı.

Şimdiye kadar sadece bir söylenti olan ve Tevrat’ta oldukça ayrıntılı anlatılan Nuh Tufanıyla ilgili arkeolojik belgeleri sabırsızlıkla bekliyoruz kendisinden.

Tarih tekrardır derler. Bu parlak geçmişin bugüne ders olmasını, Mezopotamya topraklarına barışın en kısa zamanda gelmesini, Irak’ın yine uygarlıklar beşiği olmasını dileyerek bitireyim.

~ Bağdat Ateşler İçinde blog adresi: riverbendblog.blogspot.com

83 çevirmenli kitap: Yastıkname

Posted On 26 / Haziran / 2006

Filed under Edebiyat, Kadın

Comments Dropped leave a response

Peter Greenaway’in Tual Bedenler filminin ilham kaynagi bu kitap

Bin yıl önce Japon sarayında…

“Baharda, günün en güzel vakti şafaktır. Hava yavaş yavaş ağarırken, dağların siluetleri ölgün bir kızıla boyanır, üzerlerinde leylak rengi bulut huzmelerinden bir yol oluşur.
Yazın geceler güzeldir. Mehtaplı geceler değil sadece, zifiri karanlık geceler de… ateşböcekleri oraya buraya uçuşurken, hatta yağmur yağarken, o kadar güzeldir ki!”

Yeni çıktı fırından (Metis Yayınları). 10.yüzyıldan kalma, yani 1000 yıllık bir günlük bu ve Japon edebiyatının klasik yapıtlarından. Yazarı saraydaki nedimelerden biri.
83 çevirmen tarafından Türkçe’ye çevrildi. Galiba bu özelliği ile dünyada bir ilk; çünkü çeviri kitaplarda hep bir üslup birliği aranır. O nedenle de tek bir (zorunlu durumlarda belki iki üç) çevirmenin elinden çıkması tercih edilir. Bu kitap ise bölümler/epizotlar halinde olduğundan çok sayıda çevirmen arasında paylaşılması mümkün olan bir kitap.

***

Kalem önde, ben ardında

Yastıkname, Bir Nedimenin KalemindenBu kitabın özelliği bir tür yaratmış olması (zuihitsu). Yazar hemen her konuda yazmış. Kalemine hiç ket vurmadan. Yani bir tür günlük tutmuş. Şiirsel de bir dili var. O nedenle ilgiyle okunuyor. Kitabın sonuna eklenen bol resimli, geniş açıklamaların da katkısıyla bambaşka bir kültürü tanımak için birebir. Şunun şurasında Japonca’dan çevrilmiş kaç kitap okuyabiliyoruz ki Türkçe’de.

Kadınların yazdığı edebiyatta sık rastlanan ince ayrıntılar, büyük bir gözlem gücü ve kapsayıcılık bu kitabın en dikkat çekici yanları. Kadın yazarların kitaplarının en hoş olanlarından biri. Yazar hemen her konuda kalem oynatmış demiştik. İşte size kitaptaki “gıcık şeyler” kategorisinden bir alıntı:

“İyi bir sevgili şafak vakti de başka zamanlar olduğu kadar zarif davranır. Yüzünde bir hüzünle kendini yataktan dışarı zor sürükler. Hanımın yanına gelip geceleyin söylenmeden kalmış şeyleri fısıldar…
Gerçekten de insanın bir erkeğe olan muhabbeti büyük ölçüde ayrılışlarındaki zarafete bağlıdır.

Gruba yeni katılmış biri kendini ön plana çıkarıyor; yüzünde bilmiş bir ifadeyle kuralları koymaya ve herkese zorla akıl vermeye başlıyor-gıcıklığın dik âlâsı.”

Sonraki Sayfa »