EKL mezunlarına duyuru

Posted On 26 / Nisan / 2008

Filed under Güncel, Kişisel
Etiketler:

Comments Dropped 3 responses

SEVGİLİ EKL MEZUNLARI,

ERENKÖY KIZ LİSESİ GELENEKSEL MEZUNLAR VE PİLAV GÜNÜ

27 NİSAN 2008 PAZAR GÜNÜ SAAT 11:00’DEN İTİBAREN OKULDA YAPILACAK.

GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

 

Reklamlar

Sayılar neyi bilir neyi bilmez?

Posted On 24 / Haziran / 2007

Filed under Güncel, Kişisel, İzmit

Comments Dropped 6 responses

reading.gif

Can Dündar Perşembe günü yazısında ülke gerçeklerini ortaya koyan kimi sayılar vermiş: Ülkemizde 1220 hastane, 67 bin okul ve 85 bin cami varmış. Kütüphane sayımız 1435, Almanya’nınki ise 11 bin.

Sayılardan çok şey öğreniyoruz elbette ama sayılardan da önemli bir şey var aslında: Nitelik.

Evet çok az kütüphanemiz var ama olanların hali de yazık ki içler acısı.

İzmit’le ilgili kitapları araştırmayı seviyorum. Bir iki yıl önce eski baskı bir İzmit tarihi kitabını araştırırken aklıma İzmit il halk kütüphanesinde olabileceği geldi.

Hay gelmez olaydı. Çocukluğumu geçirdiğim İzmit’te o zamanlar sık sık çocuk kütüphanesine giderim. Kubbeli, kümbet gibi sevimli bir yerdi. Bana çok lezzetli gelen kitaplar okurdum orada. Doğan Kardeş’lerle orada tanışmıştım. O tadı hala unutamamış biri olarak sordum soruşturdum yıllardır gitmediğim il halk kütüphanesinin yeni yerini öğrendim. İlk şaşkınlığım da o zaman başladı. Halk kütüphanesi halkın hiç ayağını basmayacağı bir yerdeydi. Şehirden şehirlerarası (E5) yoluyla ayrılan kıyı şeridinde bir binanın arka yüzünde.

Özel arabasız biraz zor oldu ama yine de pekala gittim. Üç kat bina. Acaba aradığımı nasıl bulacağım. Eskiden kartoteksler olurdu. Onlara bakacağım veya görevliye soracağım. Heyhat kartoteks filan yoktu. Ya görevli? Görevli değil de bir iki görevsiz vardı ortalıkta. Görevsizler kendilerinin bilmem ne yüzünden geçici görevli olduklarını, neyin nerde olduğunu bilmediklerini söylediler. Ya kartoteks? Ben bakabilirdim aradıklarıma. I-ıhh. O da olmazmış. Kartoteksleri kaldırmışlar. Neden? Artık bilgisayara geçirilecekmiş her şey. Peki geçirilmiş mi? Hayır! Sonuçta ben koca kütüphanede kaderimle baş başa kaldığımı anladım. Pes etmek yok! Bulacağım aradığımı. Bu kadar yol tepmişim, zaman ayırmışım. Aradığım kitap mutlaka birkaç metre ötemde bir yerlerde olmalı. Tek tek raflara bakmaya başladım. Etiketler var. Her şey tematik ayrılmış gibi duruyor. Ben de seni çiğ çiğ yemezsem Dewey sistemi! Evet İzmit tarihi kitaplarının yerini de buldum sonunda o üç katta gide gele ama aradığım kitabı onların arasında da bulamadım. Vardı da mı bulamadım yoktu da mı bulamadım; işte bunu bilmiyorum.

Kütüphanelerimizin durumu hep böyle midir, yoksa bu İzmit’e özel bir durum mudur; bilenler parmağını kaldırsın lütfen…

Bu arada 1946 baskılı ve bir daha basılmamış o kitabı daha sonra buldum. Hem de hiç aklıma gelmeyen bir yerde, babamın kitapları arasında evimizde…

“Yedim seni ÖSS…” ve nihayet tatil

Posted On 19 / Haziran / 2007

Filed under Doğa, Güncel, Kişisel

Comments Dropped 11 responses

Zor bir yılın en zor son ayını yaşadık ailece. Büyük oğlumuz ÖSS’ye girdi. Bütün bir yıl boyunca onun telaşı vardı üzerimizde. Neyse alnının akıyla güzel bir sınav geçirdi oğlumuz. Umarım hem bizim oğlumuzun ve hem de sınava giren tüm öğrencilerin çabası en iyi karşılığını bulur. En güzel yıllarını ÖSS telaşında, ellerinden uçuran çocuklara, bu eziyeti reva görenler de umarım yaptıkları hatayı artık anlayıp düzeltir. Yani insanın Genç Parti’ye oy veresi geliyor. Şaka şaka, aman ağzımdan yel alsın. (Yine de Perihan Mağden gibi ‘Genç Parti barajı aşarsa bu ülkeden giderim’ diyemiyorum ama. Ülke bizim ülkemiz, nereye gidiyoruz? İfratı da tefriti de sevmem.)

Bu arada balkonumuzdaki yılbaşı çiçeği çılgın çingene pembeleri saçarak açtı durdu; neşeye boğdu balkonu. Zorlu yılın sonunda gelen bir armağan sayıyorum ben onu. Öyle ya şimdiye kadar hiç Haziran’da açmamıştı. Hem de İstanbul’da hava 30 derecelerde seyrederken… Serin havalarda baharda açtığını görmüştüm ama.

Gökova’nın yürüyen balıkları

Şimdi sıra tatilde. Bekle bizi Gökova Akyaka. Gökova bizim evde “yürüyen” balıklarıyla anılır en çok. Bilen bilir orada buz gibi akan kaynak suları vardır. Bu sularda yeşil başlı gövel ördekler yüzer. Eski günlerde, bunlardan birinin başındaki Halil’in yerinde yemek yiyorduk. Sık sık yaptıkları gibi birden ördekler sudan çıkıp masaların arasında dolanmaya başladılar. Bu yıl lise diploması alan oğlum henüz küçücüktü. Konuşmayı yeni başarmıştı. Biraz önce yüzen ördeklerin şimdi de yürüdüklerini görünce gözlerini kocaman açışını ve “Balık! Balık yürüdü!” deyişini hiç unutmuyoruz.

Azmakbaşı köprüsünden Akyaka plajının görünümü

Selam olsun Halil’in Yeri, Ula’lı arkadaşım Nevin, dayısı Şadan Gökovalı, Nevin’in okaliptüsleri diktiren dedesi, özel kitaplık sahibi köy enstitülü öğretmen ve tüm dostlar…

Yine solaklık üzerine

Posted On 17 / Mayıs / 2007

Filed under Kişisel

Comments Dropped 2 responses

Bazen farklı düşünme biçimlerinin insanlar arasındaki görüş ayrılıklarının asli sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü farklı düşünme biçimi bakış açısı farklılığına yol açıyor. Belki çok fazla tümevarım gibi duracak ama bunun bir kademe üstüne sıçrarsak, Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında da bu tür bir yaklaşım ve düşünme biçimi farkı olduğunu sanıyorum hatta gözlüyorum ben. 

 

Doğu-Batı ile sağ-sol ilişkisi

 

Bir genelleme yapacak olursak Doğu felsefedir, Batı bilim. Doğu ülkeleri yani Asya toplumları felsefi bilgiye değer verir. Doğu tıbbı bile bilimsel (scientific) değil, felsefidir.

Batı ise bugünkü düzeyini bilimsel gelişmelere borçludur. Bilimsel çıkarsamaları önemser.

Beynin sol yarımküresi batıdır, yani bilimi önceler. Kabaca söylersek ayrıntılarla düşünür, yani tümdengelim yöntemine yatkındır.

Sağ yarımküre ise doğudur; yani felsefi düşünüşü, genellemeleri önemser: Doğu ezoterizmi, İslam tasavvufu gibi…

Sol, mantık, analitik düşünce ve ayrıntılara odaklanır. Buna karşılık tüm resmi anlamada güçlük çeker.

Sağ bütünü gören yaratıcı taraftır. Yap bozun parçalarını bir araya getiren sağ beynimizdir.

Tabii burada unutulmaması gereken nokta şu ki her insanda her iki beyin yarıküresi de işlev görüyor. Ancak kişiler arası farklar bağlamında, bazı insanlarda sol bazılarında ise sağ yarı küre daha baskın, daha etkili oluyor.

Bakıyorum da her işimiz tamam gibi gereksiz konularda ve gereksiz zamanlarda kavga etmekten hiç çekinmiyoruz. Bana öyle geliyor ki kopan gürültülerin çoğu da bakış açısı farklılıkları yüzünden. Filin tanımı gibi herkes konunun farklı bir ucundan tutup kendi tuttuğunun tek  gerçek olduğunu iddia ediyor. Sağcılığı, solculuğu, milliyetçiliği, vatanseverliği, Atatürkçülüğü, liberalizmi, İslami solu, Orhan Pamuk’u hep böyle değerlendiriyoruz. Peki tüm resmi gören tarafa mı inanacağız. Yani solaksa bir insan daha mı iyi görüyor demektir? Hayır; ayrıntılar da önemlidir. Ayrıntıları, yap-bozun parçalarını kendi içinde incelemek de gereklidir. Orhan Pamuk’un hem edebiyatını hem politikasını bir arada değerlendirmek kadar edebiyatını politikadan bağımsız edebiyat olarak da değerlendirmek zorundayız. Bakış açısı farklılıkları yüzünden kavga etmeden önce bu tür biyolojik nedenleri de göz önünde bulundurarak karşımızdakine bir şans tanısak daha kavgasız gürültüsüz yaşamak mümkün olabilir belki.  

 

 

3×3 oyunu

Posted On 26 / Nisan / 2007

Filed under Kişisel

Comments Dropped 5 responses

Sevgili Dilek beni 3×3 oyununa davet etmiş, fes rengi menekşeler eşliğinde. (Menekşelerin o belli belirsiz kokusunu sever misiniz? Ben bayılırım.) Oyun kelimesinin sihrine ve çiçeklerin davetine karşı koyamayıp ben de kabul ettim. Cevaplar aşağıda. Ancak önce Dilek’e küçük bir armağanım var.

 

Sevgili Dilek, 

Bu resim geçen yaz Büyükada’da daha yukardaki ise Antalya’da çekildi. Türkiye ve İstanbul özlemini ve doğa sevgini bildiğim için buraya kondu. Deniz köpüklerini ve hercai menekşelerin uçucu kokusunu anımsatan Amalia Rodrigues şarkısı eşliğinde izlemen dileğiyle.  (Com que Voz albümünden HavemosHerşey gönlünce olsun…

Soruların cevaplarına gelince:

1. Uzun süre yaşadığım iki şehir var: On bir yaşına kadar oturduğumuz İzmit ve sonrasında hiç ayrıl(a)madığım İstanbul. 

2. Çok beğendiğim yerleri kimseyle paylaşmak istemiyorum aslında:-)) Çünkü tenhalıkları yüzünden seviyorum oraları en çok. Bir zamanlar portakal kokulu bir Olimpos vardı örneğin. Yalnızca Antalyalılar ve yabancılar olurdu bir zamanlar orada. Eskiden araba yolu bile olmadığı için yerli turistin ilgi alanında değildi. Neyse. Hala güzelliğini koruması ise yeni yapıya izin verilmemesi sayesinde. İki yer adı daha vermem gerekiyorsa Bozburun ve Mardin derim. Yurdışında Barcelona ve Prag güzel kentler. Açıklanamaz, garip bir duyguyla bağlı olduğum yer ise Paris. Ta lise yıllarından gelen bir bağlılığım var oraya. 2000 yılına kadar görmemiş olmama rağmen… Görmeden önce sevmemin nedenini sorsanız açıklayamam. 

3. Yaşamak istediğim yer her zaman İstanbul.

4. Görmek istediğim yerler başta İran olmak üzere doğuda. Işık doğudan yükselir sözüne inanıyorum. Bir de Maçu Piçu var ama ben oranın yerlilerini de Asya kökenli insanlar sayıyorum. Türkiye’de Ani harabeleri var görmek istediğim. Bir arkeolog (onunla ilgili bir blog yazısı yazmıştım: Jale İnan) Ani harabelerini mutlaka görmelisin, muhteşemdir, demişti. Tanıdığım kimi insanların sözleri hep kulağıma küpe olmuştur.)

5. Mesleğimi yazdım zaten çevirmenim. Daha önce yaptığım işleri de yazdım ama biraz daha ayrıntı vereyim: bankacılık (dış işlemler ki o da yabancı dille ilgiliydi) gazetecilik (dış haberler, ekonomi)

6. Dünyaya yeniden gelsem yine çevirmenlik yapmak isterim. İşimi severek seçtim. Filoloji uğruna mühendislik fakültesini terk ettim.

7.Bankacılık yapmayı asla düşünmeyeceğim bir işti ama beş sene dirençle devam ettim. Benden en uzak işti. Oysa şartlar gerektirince onu bile yaptım. Demek ki böyle bir kategori yok benim için.

 8.Her işte bir hayır vardır sevdiğim bir sözdür. Bir de bulutlar yüzünden göremesek de güneşin yukarda her zaman mevcut olduğunu anlatan o İngilizce deyim. Hadi aslını da yazayım: Every cloud has a silver lining.  

9. Sevdiğim bir alıntı:

“Söylediklerinize dikkat edin düşüncelerinize dönüşür
Düşüncelerinize dikkat edin  duygularınıza dönüşür
Duygularınıza  dikkat edin  davranışlarınıza dönüşür
Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür
Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür
Değerlerinize dikkat edin  karakterinize dönüşür
Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür”
 
                                              Mahatma Gandi

10. Sevdiğim şairlerden Tanpınar’dan birkaç dize:

Sen annen güneşe git, nur ol

Ben toprakta dağılacağım.

Bir akşam üstü ormanı tek bir saz yapan en son dalda

Son ışık ol, gel beni bul.

Şiirin tümü çok güzeldir. Şimdi, aklımda kalan ve zaten en sevdiğim bölümünü yazdım ben. Ormanı tek bir saz yapan o dalı ağaçlar arasında çok aramışlığım vardır. 

Son bir not: Mızıkçılık gibi olmasın ama yemek resimli 3×3 kısmını atlamak istiyorum. Buraya pek yemek konusunu sokmak istemediğim için…Şimdi de herkese benden kucak dolusu çiçek. Kimseyi ebelemiyorum. Herkes beğendiğini alsın…

Köy Enstitüleri üzerine

Posted On 16 / Nisan / 2007

Filed under Güncel, Köy Enstitüleri, Kişisel

Comments Dropped 29 responses

Bu resimde Aşık Veysel’in köy enstitüsündeki öğrencileri var. Kendisi enstitülerde halk müziği öğretmeniydi. 

 

17 Nisan Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümü. Köy Enstitüleri’nin fikirsel temeli, 1935 yılında Büyük Kurultay’da “planlı sanayileşme” ve “planlı köy kalkınması” modelinin onaylanmasıyla atıldı. Köy Enstitüleri dönemi ise 1936 yılında ilk eğitmen kursunun açılmasıyla başladı. 1938’den başlayarak İstanbul’daki okumuş yazmış elit çevre köy enstitülerinde, Tercüme Bürosu’nda ve konservatuarda görev almak üzere Ankara’nın yolunu tuttu. Aralarında Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi aydınlanmacılar, Nurullah Ataç, Melih Cevdet ve Orhan Veli gibi yazarlar, o yıllar (Hitler’in yükseliş yılları) netameli sayılabilecek Yahudiler (Erol Güney) ile toplumcular (Sabahattin Ali) vardı. Hepsi de Hasan Ali Yücel’in koruması altındaydı. Böylece bu seçkin aydınlar Ankara’da bir Türk Rönesansı yaratmayı başardılar. Enstitüler bu Türk Rönesansı’nın önemli parçalarından biriydi.  Enstitülerin resmi kuruluş yılı 1940’dır. Fakat bu kadar etkili bir eğitim modelinin ömrü inanılmayacak kadar kısa sürdü. Bunda CHP’nin farklı görüşlere kapalı bir parti olması etkili oldu. Okulların açılışından altı yıl sonra, henüz 1946 yılında Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç görevden alındı. Bu ikilinin ardından tüm yapılanlar iskambil kuleleri gibi devrildi. 1947’de bir yönetmelikle üretim içinde demokratik eğitime son verildi. Bu okullarda köy önderleri yetişmesi özellikle büyük toprak sahiplerinin hiç işine gelmiyordu. Onları ışıktan, aydınlıktan korkan örümcek kafalı Ortaçağ artıkları da destekledi. Bir oldubittiyle 1954 yılında enstitülerin adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirildi ve bunlar kapatıldı. Eğitimimizin bu parlak sayfaları böylece yırtılıp atıldı. Belki o günkü hareket devam etseydi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik kalkınması gerçekleşebilecekti. Hatta belki bugün ülkenin bu bölümlerinde büyük bir yara olan işsizlik ve yoksulluğun önüne bile geçilebilecekti. Köy Enstitüleri ile ilgili çok konuşuldu, yazıldı. Üzerinden 50 yıldan uzun süre geçmesine rağmen hala konuşuluyorsa, yabancı araştırmacıların incelemesine konu olabiliyorsa bunun bir nedeni olmalı… Öyleyse biz de Orhan Veli’nin dediği gibi “Yarına o gün ümitle yürüyenlere, bir selam uçuralım”. 

Yukarıdaki fotoğrafta 1940’lı yıllarda Arifiye Köy Enstitüsü öğrencileri görülüyor. Hepsinin gözleri pırıl pırıl… Ön sırada soldan üçüncü babam…

***

Biliyorsunuz bu ay Punto babasının Beşikdüzü Köy Enstitüsü anılarına yer veriyor. Bu ibretlik anıları özellikle bugünkü eğitimcilerin ve eğitime yön verenler başta olmak üzere herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Ne kadar gerilediğimizi görmek için.

Köy Enstitüleri konusunda geçen yıl üç yazı yazmıştım. Bunların ilkinde  geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez fikrinden yola çıkarak enstitüleri anlatıyorum; burada ise bir köy enstitüsü öğrencisinin (babamın) 1944 yılında okulda tuttuğu günlüğünden pasajlar var. O yıl okuduğu kitapları kaydetmiş. Şimdi niçin kitap okunmuyor? 

*** KİMİ GÖRÜŞLER

Hasan Bülent Kahraman: “Mavi Anadolucular’ın klasik Kemalizmin “halka rağmen halkçılık” anlayışını “halk ile birlikte halkçılık”a dönüştürmeye çalıştırma gayretinin bir ürünüdür Köy Enstitüleri. İlerlemenin, ya da kalkınmanın halk tabanından oluşacak motive ile olması gerektiğine inanan grubun, köylünün eğitiminin bu süreçte şart olduğuna olan inancının bir ürünüdür. Bu özelliğiyle fazlasıyla elitist olan klasik Kemalizme referansla değerlendirecek olursak, ideolojinin sonucunda değil yönteminde gerekli görülen bu değişiklik ile bu akım bir nevi Neo-Kemalizm özelliği taşır.”

Füruzan: “Keşke bu alışkanlığın sağlanabilmesi için Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki projelerin hayata geçmesinin önü kesilmeseydi. Yeniden hatırlarsak Köy Enstitüleri ve halk evleri, okumanın yaygınlaşması için çok akıllı projelerdi. Çocuklar ve gençler arasında bir eğitim eşitliği sağlamayı amaçlıyordu. Almanya’da Ruhr Havzası’nda maden işçileriyle ilgili yaptığım çalışmada birçok soru yöneltildi bana. Onlara Köy Enstitüleri projesini anlattım. Çok heyecanlandılar. Bu çok size ait zekice bir proje, niçin vazgeçildi diye sordular. Verdiğim yanıtı tahmin edersiniz.
Tabii bütün bunlara M.E.B’nin o yıllardaki benzersiz yayınlarını da katabiliriz. Fakat önleri kesildi. Eğer devam etseydi Türkiye şu anda okuma alışkanlığı açısından çok başka bir noktada olurdu. ” 
     24.2.2006, Milliyet 

 

 

Abbas Güçlü: “Köy Enstitüleri’nin gücü, “ulusal” oluşundan ve gerçeklerimizin zorlanmasından doğdu. Ulusal kültürün yaratılmasında, halkoyunları ve türkülerin ilk kez ve her gün okullara girmesinde, halk sanatının keşfedilmesinde Köy Enstitüleri öncü oldu. O yüzden Türkiye dışında-UNESCO çevrelerinde, dünya pedagoji literatüründe ve bugün aktif eğitime geçen üniversitelerimizde programı ve uygulayımı büyük hayranlık yaratıyor, yaratmaya devam ediyor.”          6.1.2006,Milliyet

VE BİR LİNK: Can Dündar’ın bugünkü (17.4.2007) yazısı.

Solaklık üzerine I

Posted On 11 / Nisan / 2007

Filed under Bilim, Kişisel, Nöroloji

Comments Dropped 27 responses

   

Bu resme bakarken size garip gelebilir ama benim içim daralıyor, kendimi kötü hissediyorum. Alttaki resim ise rahatlama duygusu veriyor. Neden mi? Çünkü ben bir solağım..   

 

İki resim arasındaki fark şu: Birinci resimde herkesin kullandığı sıradan bir makasla çizgilerin üzerinden giderek kağıt kesiliyor. Çizgiyi görmek imkansız. Çünkü makasın kalın kenarı üstte. Bu yüzden körlemesine kesiyor ve başarısız oluyoruz. Üstelik başparmağınızın acıması ve kağıdın katlanması da cabası… Bunu denemek için siz de sol elinizle makası ters tutarak kağıdı kesmeye çalışabilirsiniz (empati niyetine :o)) Sağ elini kullanan şanslılardansanız makasın bir tarafının ince bir tarafının kalın olduğuna dikkat etme gereği bile duymamış olabilirsiniz… İkinci resimde ise makasın dar tarafı üstte olduğundan neyi kestiğimizi rahatlıkla görebiliyoruz. Neyse ki…Solak insanlar için makas, kalem ucu, kupa gibi eşyalar eskiden yurt dışından getirilirdi; artık bizde de satılıyor. Solak olmayanlar bu gibi eşyalara neden gerek olduğunu sorabiliyorlar. Ancak benim gibi çocuğu ve kendisi solak olanlar, bunların insanı ne çok sıkıntıdan kurtardığını gözleriyle görür, deneyimleriyle bilir zaten. İş tabii eşyalarla bitmiyor. Solaklık sadece eşya kullanımını değil insanın tüm düşünce biçimini etkileyen bir özellik. Bu konudaki okumalarımdan çıkardığım sonuç bu. Bunun da nedeni beynin sağ yarımküresi ile sol yarımküresinin işlevsel açıdan farklı olması. Bilindiği gibi solaklarda baskın olan taraf, beynin sağ yarımküresidir. Çünkü sol eli ve genel olarak vücudun sol yanını sağ beyin yarımküresi kontrol eder. Buna göre sağ beyin yarım küresinin işlevsel özellikleri, solakların tüm düşünme ve iş yapma biçimini de belirliyor. Nöroloji çalışmaları sağ beyin yarım küresinin tümevarımsal düşündüğünü gösteriyor. Solaklar dolayısıyla benim şurada yapmaya çalıştığım gibi parçalardan bütüne doğru bir sentez yaparak düşünmeyi severler. Aslında her iki yarımküre de vazgeçilmezdir elbette. Ancak yine de bireyler arasında yarıküreleri kullanma bakımından önemli farklar var. Okul çocukların yaratıcılığını öldürüyor diyoruz. Bunun nedeni okul öncesi çocukların sol beyin yarıkürelerinin henüz fazla işlenmemiş oluşudur. Sanatsal ifade ise sağ yarımkürenin fonksiyonudur. Okul eğitimi özellikle düzen ve sıralama gibi özellikler üzerinde durarak sol beyni geliştirir. “Söyleyebilmiş olsaydım, dansla ifade etmek zorunda kalmazdım” demiş Isadora Duncan. Beyin yarıküreleri arasındaki işlev farkını çok iyi gösteriyor bu söz bana kalırsa.

**

Bazen farklı düşünme biçimlerinin insanlar arasındaki görüş ayrılıklarının asli sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü farklı düşünme biçimi bakış açısı farklılığına yol açıyor. Belki çok fazla tümevarım gibi duracak ama bunun bir kademe üstüne sıçrarsak, Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında da bu tür bir yaklaşım ve düşünme biçimi farkı olduğunu sanıyorum hatta gözlüyorum ben.  Bu konuyu da bu yazının ikinci bölümünde ele almak istiyorum.

Köy Enstitüleri (2. Bölüm) Bir Köy Enstitüsü öğrencisinin 1944 yılı günlüğünden bazı pasajlar

Posted On 6 / Nisan / 2006

Filed under Güncel, Köy Enstitüleri, Kişisel

Comments Dropped leave a response

Arifiye Koy EnstitusuFoto: Ozan Ali Yüce’nin bir kitap kapağı:
Arifiye KE imece usulüyle inşa ediliyor (1940)

Bilindiği gibi köy enstitülerinde yılda en az 22 klasik kitap okuma zorunluluğu vardı. İşte bir köy enstitülünün (Ali Görgülü, Arifiye, 1946 mezunu) günlüğünden okudukları kitaplara ilişkin notlar:

(O yıl okulun bulunduğu Adapazarı-Bolu bölgesi ardarda depremlerle sarsılmakta, II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı kıtlık öğrencilere yemek verilmesini zorlaştırmakta, çocuklara Trakya sınırına dayanan savaş nedeniyle askerlik dersi gösterilmektedir. Günlükte sözü edilen kitaplar bu koşullarda okunmaktadır.)

“İkinci Kanun 1, 1944 Cumartesi:
Atatürk isimli kitabı okudum. Sebahatdin Güngörsün yazan.

Kum işi öğleden sonra tatil.
…….

İkinci Kanun 17 Perşembe:
Bolu’dan gelen Kemal Yaman zelzele(nin) hafif devam ettiğini söyledi.

300-400 m. Derinlik – 72 km. Uzunluk

İkinci Kanun 26 Cumartesi:
Ateşden Gömlek’den (H. Edip Adıvar) 90 sayfa (okudum).

İkinci Kanun 27 Pazar:
145 sayfa Ateşten Gömlek romanını bitirdim. Halide Edip Adıvar.

İkinci Kanun 28:
Öğretmen olarak gideceğimiz köylere yazıldık. Askerliğe aktif yürüyüş selam vaziyeti yaptık.

….

3 Mart cuma:
Vatan gazetesi baş …(muharriri?) Ahmet Emin Yalman geldi.

………..

11 Mart:
Ömer ağanın evinin önünde birisi, diğeri de okul binalarına yakın olmak üzere iki tane ıhlamur diktim. Aziz bey, Habib bey, Hüseyin bey asker oldu.
…………
23 Mart:
Jan Jak Ruso Yazan: Sedat Simavi
62 sayfa okudum.

17 Nisan Pazartesi:
Köy Enstitüleri Kanunu dört yıl önce bugün kabul edildi.
Hasan Ali Yücel’in nutkunu dinledik.

18 Nisan:
45 bin öğretmen lazım. 15 bin var.
……
24 Nisan:
Kütüphaneye 2 mecmua, Muhammed’in Hayatı, Coğrafya Bilgileri kitabı teslim oldu.


13 Haziran:
Fontamara romanı. Çev: Sabahattin Ali

14 Haziran:
Yaban Gülü romanı, (Güzide Sabri) bitirdim.
Dudaktan Kalbe romanı, (Reşat Nuri) başladım.

……

25 Haziran:
Yunan klasikleri 55: Medea.
Maraş mebusu Prof. A. Hamdi Tanpınar tercüme etmiş.

……..

29 Haziran:
İlk ve Son
Yazan: Esat Mahmut Karakurt

30 Haziran:
Kızıltuğ, Abdullah Ziya Kozanoğlu

3 Temmuz Pazar:

Baraganın Devedikenleri
Yazan: Panait İstrati Çeviren: Salah Birsel

4 Temmuz:
Mefkureci Muallim
Türkçeye çeviren: Ali Haydar

13 Temmuz:

Timur (?) Devrinde Kaşgar’dan (?) Semerkanda’a Seyahat 2. kısım
Yazan:Ömer Rıza Doğrul

……
Günümüzde bir lise öğrencisinin bu kadar çok ve genelde nitelikli kitap okuması (hem de haftada 44 saat teorik ve pratik ders görürken) ne ölçüde mümkün? Bugünü ve o günü karşılaştırmak için bundan daha güzel bir örnek var mıdır?

Selam olsun tüm Köy Enstitülülere, bu nice günler görmüş yaşlı çınarlara.

Köy Enstitüleri (1.Bölüm)

Posted On 6 / Nisan / 2006

Filed under Güncel, Köy Enstitüleri, Kişisel

Comments Dropped one response

17 Nisan: Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü

Arifiye!
Şoför durdu, Enstitü Mektebi, dedi.
Süleyman Edip bey müdürün adı.
Bir yol da burada duralım;
Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,
Yarına ümitle yürüyenlere
Bir selam uçuralım.

~ Orhan Veli, Destan Gibi

Piramidin Tabanı’ydı onlar. Dipten Gelen Ses’tiler. Önleri kesildi. Yetmediler. Birer birer geçip gittiler aramızdan. Son kalanlar seksenine merdiven dayadı artık. Şimdiki kuşaklar onları umursamıyor. Zaten tarihi de umursamıyor genç kuşaklar. Geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez, yönetemez oysa.herkese egitim toplum icin egitimTürkiye Cumhuriyeti’nin en önemli eğitim atağı Köy Enstitüleri 1936 yılında ilk eğitmen kurslarının açılmasıyla başladı (“Köy eğitmeni” kursları, 17 Nisan 1940’ta “Köy Enstitüleri”ne dönüştü) ve 1946 yılından başlayan bir sürecin sonunda 1954 yılında ilköğretmen okullarına dönüştürülerek kapılarına kilit vuruldu. Bugün Türkiye’nin Köy Enstitüleri deneyimi dünya çapında birçok eğitim araştırmasına (Örneğin Dr. Fay Kirby’nin araştırması) konu olmaya devam etse de bu ülke onları çoktan unuttu. Bunda hem sağdan hem soldan acımasızca eleştiri almalarının payı büyük olsa gerektir. Kimi bu okulların komünist yetiştirdiğini savundu, kimi zavallı öğrencilere angarya yüklendiğini ileri sürdü.

Kimi (Kurtuluş Savaşı’nı yapan Mustafa Kemal’in ordusunun köylü ordusu olduğunu unutup) köylülerin eğitilmesi ne kelime varlığına bile dayanamıyordu. O zaman uyanan köylünün ağalık düzenine baş kaldıracağından korkanlar olduğu gibi günümüzde de şehirlilerin çoğunun bir iki kuşak öncesinin köye dayandığını unutarak konuşanlar olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu okulların kapanmasında bu kesimlerin ve anlayışların her birinin ayrı ayrı sorumluluğu vardır. Oysa Köy Enstitüleri kendi öz kaynaklarımızla ve kendi gerçeklerimizden yola çıkıp ülkenin toplumsal kalkınmasına çok büyük bir destek verdi. Bilimin aydınlığını en ücra köylere kadar götürdü. Gençlerin içindeki yaratıcılığı ortaya çıkardı. Onları sorumlu, üretime katkıda bulunan, katılımcı bireyler haline getirdi.

Ben gittiğim birçok yerde tanıştığım insanların gözünün içine bakarak ve hele de öğretmen olduklarını öğrenmişsem köy enstitülü olup olmadığını anlayabiliyorum. Bu büyük bir başarı değil. Biraz dikkat edilirse onların ne kadar farklı olduğunu herkes fark edebilir. Bir iki örnek vereyim.

Bafa Gölünü bilirsiniz. Onun kıyıcığında bir yaşlı öğretmenle tanıştım. Bu gölün balığını köylünün yiyebilmesi için verdiği uğraşları anlattı. Tabii kimseye yaranamamıştı. “Siz,” dedim, “Köy Enstitülü müsünüz ki bu kadar uğraştınız bu iş için?” Evet, Köy Enstitülüydü. Gökova’da ömrü boyunca bin bir zahmetle biriktirdiği kapsamlı kitaplığını halka açan, bir tür özel kitaplık kuran bir öğretmen var. Bildiniz o da Köy Enstitülü.

Abarttığımı düşünebilirsiniz ama bir kez de siz parlak, mücadeleci, yaratıcı yaşlılara Köy Enstitülü olup olmadıklarını sormayı deneyin. Ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz. Çünkü onlar köylüye sadece okulda değil, tarım, balıkçılık, sağlık, yol, su, elektrik, dokuma, inşaat, marangozluk gibi birçok alanda da yol gösterdiler. Bu alanda dersler gördüler. Bu okullarda haftada 44 saat olan ders programı içinde seçmeli olarak veya bölge özelliğine göre bu dersler de veriliyordu. Böylece yaşamdan kopuk dersler almak yerine yaşamın içinde kullanabilecekleri bilgilerle donanıyorlardı.

Bugün eğitimde gelinen nokta ise taşımalı eğitim denen bir ucube sistem sayesinde yirmi bin civarında köyün ilkokulsuz kalması oldu. Nereden nereye…

Bu gelinen noktada hala “herşeyin başı eğitim” diyenler kimler gerçekten…