Şehir arkandan gelir

Posted On 18 / Ocak / 2007

Filed under Edebiyat, Sanat

Comments Dropped 2 responses

Her yolculuk başladığı yerde bitiyor. Hayat dahil...İster hayatın göç temizliği olsun, ister sürgün, ister sıradan bir yolculuk; hepsi de bir halkanın tamamlanması gibi başa dönüp kapanıyor.  Semih Kaplanoğlu’nun ödüllü filmi Herkes Kendi Evinde’deki genç adam, anne ve babası öldükten sonra anayurdunu terk edip uzaklara gitmeye karar veriyor. Bu amaçla babadan kalma zeytinliklerini satmak istiyor. Genç adamı durduran, baba ocağının özlemiyle yanan bir sürgün olan amcasının geri dönüşü oluyor.  Teo Angelopulos’un Sonsuzluk ve Birgün filminde üç sarı yağmurluklu bisikletli var. Hayatının son günlerindeki şair, 1) merhum karısıyla ve annesiyle yani geçmişle, 2)Arnavut göçmen çocuğun nezdinde çocuklarla yani gelecekle, 3)şiirle yani yaptığı işle hesaplaşıyor. Gitmeden önce adeta bir göç temizliği yapıyor. Yarım kalmış bir şiirin yani kendi hayatının peşine düşüyor. Ve orada yalnızca kendi emellerinin peşinden koştuğu bir hayat görüyor . Sevdiklerini ihmal ettiği bir hayatın pişmanlığını yaşıyor bu yüzden. “Neden anne, mutlu olduğum anlarda evde duyduğum tek ayak sesi kendiminkiydi?” diye soruyor. Filmdeki Arnavut çocuk ise bir kaçak göçmen. Henüz bir pişmanlığı olamayacak kadar küçük. Vatanına özlemini Ah Selim şarkısıyla dindirmeye çalışıyor . Yol filmlerinin çoğu hep geri dönüşle bitiyor. Kahramanlar yolculuklarda aslında kendilerini aramakta, kim olduklarını anlamaya çalışmaktadır. En sonunda döndükleri başlangıç noktasındadır ki kendilerini bulurlar.  Örneğin oldukça eski bir film olan Wim Wenders’ın Paris-Texas’ı da bunlardan biridir. Bergman’ın Yaban Çilekleri filmi de bir yolculuk temelinde geçmişle hesaplaşmayı anlatır. Ya da son dönem filmlerinden Broken Flowers.  

Hayatın ve sanatın söylediği şu: Yedi denizde rüzgarlarla şişirirsin yelkenlerini. Ama gurbet zordur; yavaşça tüketir insanı. Gurbette, yedi iklimde dolaşıp da geri dönersin hep. Çünkü ana kucağı gibidir, şefkat doludur doğduğun yer.  İnsan kendinden, ardında bıraktıklarından istese de kaçamaz zaten. Kavafis yeni bir ülke bulamazsın, / başka bir deniz bulamazsın / bu şehir arkandan gelecektir der o ünlü şiirinde yolculara. Dönüp dolaşıp doğduğu, ait olduğu şehre varır insan hep. Yolculuk, yani kendini arayıp bulmak uğruna nice kentler, ülkeler terkedilmiştir oysa. Odiseus ‘un o uzun yolculuğunu düşünün. Daha yakın bir örneğe gelirsek, bir Avrupa ülkesine kapağı atmak için evini, barkını terk eden çok oldu 12 Eylül’ün baskıcı günlerinde. Odiseus en sonunda ülkesine döner. Politik sürgünlerin bir gün yurtlarına döndükleri gibi. Yurdun, şehrin tuzaklarla, yorgunluklarla dolu da olsa, senin yerindir, senin şehrindir çünkü. Gel bu şehrin havası böyle kalsın, tuzakla dolmuş her yer/ yorulmuş tüm bedenler acep neden?/bırakmam, terk etmem ben gitmem bu şehirden der bir Candan Erçetin şarkısı.

Eninde sonunda her yolculuktan, her sürgünden, her kaçıştan dönülür bir gün. Ve yolculuklar hep başladığı yerde biter. Asla yeni bir yerde değil. Akşam ezanı okunup eve dönme vakti geldiğinde çocuk tekerlemesi şöyle der: Herkes evine, evi olmayan... Ruh kendi evinde var olur. Kendi öz yurdunda kendini gerçekleştirir. Olamazsa, kara yıkıntıları arasında ömrün, insan hep geçmişini arar; gözleri kapalı o eski şehre bakar. Sessizce ve kimi zaman uzaktan da olsa, konuşmalı insan şehriyle. Yakınlarımız gibi şehirlerimiz de ihmale gelmez ne de olsa.  

Beni etkileyen kadınlar / 5: Camille Claudel (1864-1943)

Posted On 12 / Haziran / 2006

Filed under Kadın, Sanat

Comments Dropped 4 responses

Camille

Rodin sergisi dolayısıyla topluma meydan okuyan bir kadının acılı yaşamı

Bugün İstanbul’da bir Rodin sergisi açılıyor. Bense bu münasebetle onu değil bir dönem sevgilisi olmuş ve sonra terk ettiği bir kadını yazmak isterim: Camille Claudel.

Lacivert gözlü, kızıl saçlı güzeller güzeli, yetenekli ve cesur. Gerard Depardieu ve Isabelle Adjani’li bir film. Rodin’in büyük aşkı. Şizofren. İsmi ve yeteneği Rodin’in gölgesinde kaldı.

Birlikte oldukları dönemde Camille’in etkisiyle Rodin’in yapıtları da saf, hoş ve romantikti. Oysa Rodin diğer dönemlerinde maskülen heykeller yaptı. Bu da Rodin’in geç dönem eserlerini ondan ödünç aldığının kanıtı. Aslında Rodin kendi heykellerini zaten kendisi yontmamış. Kendisi tasarlamış ama öğrencilerine yontturmuş. Bu o dönemin olağan karşılanan bir özelliği olmakla birlikte burada bir esinlenme/kopya da söz konusu.

Frederic Grunfeld’in Rodin: A Biography adlı kitabına göre Rodin ile 17 yaşında tanıştı. Bir grup genç kızla birlikte Rodin’in atölyesinde çalışıyordu. Birliktelik çok uzun yıllara yayıldıysa da sonunda ayrıldılar.

CamilleClaudel

Bir söylentiye göre Rodin onun gücünden korkup kaçtı. Rodin’in onu terk edip karısına dönmesinden sonra sağlığı bozuldu. Camille babasını çok severdi. Babasının ölümünü ona haber vermediler. Babasının ölümünden bir hafta sonra da bir diplomat olan erkek kardeşi onu akıl hastanesine yatırdı. Yaşamının son otuz yılını akıl hastanesinde geçirdi. Heykel yapamadan… Ailesi tarafından istenmeden… Annesi ve kız kardeşi hiç ziyaretine gelmedi. Doktorlar ‘evine dönebilir’ dediklerinde bile ailesi onu eve kabul etmedi. Camille o dönemde çok heykellerinin çoğunu kırıp yok etti.

Akademiye kadın alınmayan bir dönemde heykele gönül verdi. Erkek gücü gerektiren büyük heykeller yontmaktan çekinmedi. Kadınların uzun, kabarık etekler giydikleri o dönemde merdivenlerin tepesine çıkıp çekiç sallayan öncü bir kadındı. Özgün bir sanat anlayışı geliştirip oniks heykeller yaptı. Minimalizm’e ve Art Nouveau’ya yakın durdu.Ne acıdır ki Camille’in kırılmaktan kurtulan yapıtları onu hastaneye yatıran kardeşi tarafından Rodin Müzesi’ne verildi…

Resim: Rodin gidiyor, Camille diz çökmüş yalvarıyor…

Camille’in bu oniks heykeli 1895-1907 tarihli. Müthiş bir acı dile gelmiş taşta. Sanki canlı gibi.

http://www.cs.wustl.edu/~loui/camille.html

Rodin Müzesi: http://www.musee-rodin.fr/

 

Günay Akarsu ve tiyatro

Posted On 8 / Mayıs / 2006

Filed under Sanat, Tiyatro

Comments Dropped 2 responses

anisina hurmetle

Bugün 24 yıl önce kaybettiğimiz tiyatro eleştirmeni Günay Akarsu’nun (8 Mayıs 1933 İstanbul – 28 Kasım 1982 İstanbul) doğum günü. Bizler, Merhaba Gösteri Grubundan öğrencileri onu bu doğum gününde de özlemle anıyoruz.

Her ölüm erkendir derler ama onu, 49 yaşında, sahiden de en verimli çağında kaybettik.
Günay Ağabeyin asıl mesleği mühendislikti ama tiyatroya gönül vermişti. İzmir’de ve İstanbul’da tiyatro grupları yönetti. Tiyatro yayımcılığının hiç para getirmeyeceğini bile bile tiyatro sevdası uğruna oyun yayımlayan İzlem Yayınevi’ni kurdu. Tiyatro 74 ve Oyun adlı tiyatro dergilerini çıkardı. Tiyatro eleştirileri yazdı. Epik tiyatro ve Brecht’i tanıttı, sevdirdi.

Öte yandan, benim kişisel olarak kendimi borçlu hissettiğim bir kişidir. Beni çeviri yapmaya Günay Ağabey teşvik etmişti, bana çevrilecek metinler göstererek ve Oyun tiyatro dergisinde ilk çevirilerimi yayımlayarak. Elbette yalnızca benim değil çevresindeki tüm gençlerin, buna hiç de zorunlu olmadığı halde elinden tutuyordu. Bunu gençlerde bir ışık gördüğü için mi yoksa sadece gençlerin kendilerine güven kazanmalarını sağlamanın bir aracı olarak mı yapıyordu bilmiyorum. Bildiğim beni çeviriye, gruptaki diğer arkadaşlarımı da yöneticiliğe, röportaj yazarlığına, tiyatro eleştirmenliğine teşvik ettiğidir.

Dolayısıyla orası hepimiz için bir okul oldu.

Para kazanmayı değil, çevresine ışık yaymayı seçmişti. Bireysel kurtuluşa değil, gelecek güzel günlerin elbirliği ile yaratılacağına inanıyordu.

Biz Merhaba’lılar, birbirimize her merhaba dediğimizde aslında Merhaba topluluğundaki günlerimizi anımsatmak isteriz. O yüzden farklı bir tınıyla merhaba deriz. O farklı tınıyla

Merhaba Günay Akarsu!

Notlar

Bu yazı Oyun tiyatro dergisinin web sitesinde de yer almaktadır.

Günay Akarsu ile ilgili bir başka yazıya (Sn. Turgay Pasinli’nin yazısına) alttaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://turpasinli.blogcu.com/gunay-akarsu-uzerine_256494.html

Klimt

Posted On 19 / Nisan / 2006

Filed under Sanat

Comments Dropped leave a response

Klimt’te Malkovich cok basarili

Foto: Filmden altın yağmuru sahnesi

Klimt’in kadınlara adanmış yaşamını ele alan çok yeni bir film bu. Yönetmen Raoul Ruiz, Klimt’i adeta iki farklı kişilik taşıyan bir karakter olarak çizmiş. Annesi, ablası ve çocuklarının anneleriyle ilişkilerinde ressamın haşin yüzünü görürüz. Onlara sert davranır, söylediklerine kulak asmaz. Çünkü bunlar avucunun içinde rahatlıkla tutabildiği kadınlardır. Bunlara yakın dostu Emilie Flöge’yi de eklemek gerekir. Flöge de onun için bir tür anne gibi yaşamını kolaylaştıracak düzenlemeleri yapmakta, hatta sevgilisinin kim olacağına bile karar vermektedir. Oysa resmettiği kadınlar onun için kutsaldır. Klimt bir avcı gibi onların peşinden gider. Hem de ne pahasına olursa olsun.

Dünya prömiyerini 3 martta yapmasının ardından bu taze film İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi. Belki Malkovich faktörünün de etkisiyle öyle yoğun ilgi gördü ki bütün gösterimlerde bilet çok önceden tükenmişti. Bir ressamın biyografisini ele aldığı için filmi görmeden önce bu ilgiye hayret etmekle birlikte çıkışta insan ilginin nedenini gayet güzel anlamış oluyor. Bu gerçekten başarılı film Klimt’in dünyasını alegorilerle anlatıyor. John Malkovich Klimt’te, Nikolai Kinski Egon Schiele’de çok iyi oyunculuklar sergiliyorlar. O kadar başarılılar ki daha önce gördüğümüz bir Klimt fotoğrafının gerçek mi yoksa filmden bir kare mi olduğunu bile tartıştık filmden çıkışta.

Gustav Klimt’in resimleri de yaşamı gibi kadınlara adanmıştı. Zamanının ilerisinde bir ressam olarak Paris’te kabul görmekle birlikte kendi kenti her zaman Viyana’da yerden yere vuruldu. Hem de Paris’te altın madalya aldığı yapıtı yüzünden. Zaten filmde ana tema olarak bu yapıtla birlikte bir üçleme oluşturan alegorik tablolarla ilgili skandal ele alınır. Bu tablolar Viyana’da bir bakanlık tarafından ısmarlanmıştı. Paris’te büyük başarı kazanmış olmalarına rağmen Viyanalı eleştirmenlerin de içinde yer aldığı bir komplo sonucu Klimt sağdan soldan para toplayıp tablolarını geri çekmek zorunda kalır.

Ruiz’in filmi Klimt’in öldüğü 1918 yılında başlıyor. Egon Schiele son anlarını yaşayan dostu ve hocası Klimt’i hastanede ziyaret etmektedir. Klimt hayalinde kendini 1900 yılında Felsefe adlı yapıtıyla altın madalya aldığı Paris dünya sergisinde görmektedir. Film ana izlek olarak burada tanıştığı Melies, aşık olduğu fakat hiçbir zaman ele geçirebildiğinden emin olamadığı gizemli Fransız dansçı ve oyuncu kadın ve onu her yerde gölge gibi izleyen, baskıcı babayı simgeleyen bakan bey çevresinde döner. Klimt sanatın ve sanatçının özgürlüğünün bayraktarlığını yapar her zaman.

Film bütün bunları inanılmaz başarılı bir giriş müziği, sanatçının yapıtlarından örneklerle bezenmiş, herbiri adeta bir art-nouveau tablosu olan sahneler ve alegoriler eşliğinde anlatıyor. Öylesine şiirsel anlatıyor ki filmden adeta büyülenerek çıkıyorsunuz. Bunda elbette yönetmenin başarısı yanında konunun görselliğinin de büyük payı var. Mutlaka görün derim.

İki film, bir kitap:BÜLBÜLÜ SOĞUKKANLILIKLA ÖLDÜRMEK

Posted On 12 / Nisan / 2006

Filed under Edebiyat, Sanat

Comments Dropped one response

Harper Lee Bulbulu OldurmekNelle Harper Lee, Capote filminde Truman ’ın arkadaşı olarak karşımıza çıktı son günlerde. Ancak o benim için her şeyden önce Bülbülü Öldürmek romanının yazarı. Bu etkileyici romanı nedeniyle kalbimdeki yeri hep özel olacak.

Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin bülbülleri, yani masumları sırf farklı oldukları için incitmek, onlara zarar vermek ve suçsuzları cezalandırmak temalı romanı. Yazıldığı yıllarda yani 1960 öncesi ABD’de ırkçılık önemli bir sorun. Her ne kadar orijinal adın çevirisi bülbül olmasa da gayet içeriğe uygun bir çağrışımı var bülbülün. Sonra film oldu. Başrolde yani Attikus rolunde Gregory Peck oynadı. Radyoda Arkası Yarın’da (yoksa Çocuk Bahçesi’nde miydi?) ise küçük Scout’u –ki aynı zamanda olaylar onun ağzından anlatılır- o billur gibi sesiyle Işık Yenersu canlandırıdı. Unutulmazdı gerçekten. Bu arada kitap 1961 Pulitzer ödülünü, filmi ise 1962 Oscar ödülünü almıştı.

Konusu malum; cinayetle suçlanan bir zenci vardır. Avukatı yani Attikus onun suçlu olmadığını kanıtlamak için mahkemede ansızın bir bardak fırlatır. Zenci bardağı sol eliyle yakalar. Oysa cinayeti işleyen solak değildir.

Olay 1930’larda yani büyük ekonomik bunalım yıllarında ABD’nin güney eyaletlerinden birindeki küçük bir kasabada geçer. Yazar da benzeri bir kasabada bir avukatın kızı olarak büyümüştür zaten. Bu açıdan roman otobiyografik özellikler taşır.

Nelle Harper Lee ve Truman Capote aynı kasabada komşu çocukları olarak büyümüşler. Çocukluğu annesinden uzakta geçen Truman orada teyzelerinin yanında büyümüş. İkili yıllar sonra gazetecilik yaparken tekrar karşılaşmış ve birlikte çalışmaya başlamışlar. Truman filmde hem kendisine gerçekten yardımcı olan hem de işten anlayan tek kişinin Nelle olduğunu söyler ve Kansas’a cinayet haberi için araştırmaya yapmaya giderken onu da götürür. Nelle onun çocukluğunu bilen bir kişi olarak ruhunu da çok iyi anlamakta, küçük uyanıklıklarını rahatça yüzüne vurmaktadır.

Capote’nin ölümünden uzun yıllar sonra anısına yapılan bir toplantıya Nelle, Kansas’ta tanıştıkları çifti de getirir. Belli ki o gezinin sağladığı dostluklar yıllar sonra bile korunmaktadır.

Harper Lee’nin romanını yazdığı yıllarda geçen Brokeback Mountain da yine bir ayrımcılığı, bu kez ırk ayrımcılığı yerine cinsel ayrımcılığı, homofobiyi ele alıyor.

Mantık hatası

Brokeback Mountain hakkında yazılanlar beni rahatsız ediyor. Bu filmi eleştirmek için ‘erkeklerden biri yerine bir kadın olsaydı hiçbir anlamı olmazdı filmin’ deniyor. Hem de birçok yerde. Son olarak da kanalların birinde Hıncal Uluç’tan duydum. Böyle bir varsayım olabilir mi? O zaman Bülbülü Öldürmek’de de zenciyi beyaz yapalım, geriye bir şey kalmasın. Bu filmin konusu zaten eşcinseller üzerindeki toplumsal baskı değil mi? Çift eşcinsel olmasa varsayımı zaten en baştan bir safsatadan ibaret. Eşcinsellik bu filmin ana öğesidir. Çift eşcinsel olmasa yönetmenin bu filmi çekmesi için bir sebep kalmazdı. Dolayısıyla ana unsur olmasaydı film sıradan olurdu diyerek filmi kötülemiş değil istemeseniz de övmüş olursunuz.

Filmin bizde uyandırdığı duygu ona (burada eşcinselliğe) yüklediğimiz anlamdan kaynaklanır. Eşcinselliğe olumsuz anlam yüklüyorsanız filmin sizde olumsuz duygular uyandırması yani filmi beğenmemeniz doğaldır. Bu film 1962 yılında ABD’de eşcinsellerin hem duygusal hem de fiziksel anlamda linç edildiğini anlatan bir film bu. Dolayısıyla bir tezi var. Estetik açıdan eli yüzü düzgün bir iş. Öyleyse filmin herkesin diline dolandığı halde bunca kıyasıya eleştirilmesinin sebebi sizce nedir? Neden filmin bütününe ilişkin bir sonuca parçaya (filmdeki ana oyuncuların erkek oluşuna) bakarak karar verilsin? Böylesi asıl amacı gizlemez mi?

Bu filme önyargıyla yaklaşan herkesin Amerikan toplumunun 40 yıl önceki hoşgörüsüzlüğünden bugün geldiği noktaya bakarak kendine dersler çıkarması gerekir.

Hoşgörü, Crash, Süleymaniye vs.

Posted On 31 / Mart / 2006

Filed under Sanat, Tarih ve Arkeoloji, İstanbul

Comments Dropped 4 responses

suleymaniyeCrash’i seyrettiniz mi? Hoşgörüsüzlük üzerine güzel bir film. Sıradan Amerikalı kendi ezikliğinin acısını kendisi gibi olmayandan çıkarıyor. Önyargılar, korkular, zaaflar. İnsan soyunun zayıflığı öyle ki dikkatsizliğiniz bir insanı öldürme kararınızı boşa çıkarabiliyor.

Öte yandan ne kadar dikkatli ve iyi niyetli olsanız da kaderden (katil damgası yemekten) kaçamayabiliyorsunuz. Erkek kadından, kadın çocuktan, WASP siyahiden, siyahi yeni gelen Asyalı göçmenden ürküyor/hıncını çıkarıyor. Hemen eklemeliyim ki, o kadar aşağıladığı Hispanic hizmetçisine sarılan Sandra Bullock, Siyam Balığı’nın oyuncularından, artık büyümüş haliyle Matt Dilon çok iyi oyunculuk çıkarıyorlar filmde.

Filmi izlerken aklıma Kürtler ve Türkler geldi. Ta apartmanımıza kadar yansıyan ayrım, internette dolaşan birbirine kin kusan mesajlar, Ermeniler, Elif Şafak’a ve onun son romanı Baba ve Piç’e (adına ve kapağına), Zaman gazetesinde yazmasına duyulan kızgınlık, ve daha neler neler… Örneğin şu türbanlı türbansız ayrımı. Semtimde türbanlı biri var. Her zaman bana selam verir, hatırımı sorar. O sadece benimle ilgili değil elbette. Onun sayesinde herkes de görüyor ki türbanlılar adam yemezler. Yine komşularımda bir ateistle türbanlı hanımın çok sıkı fıkı dostlar olduğunu da gözlemledim. Bunlar güzel örnekler…

Ya kendine benzemeyeni soğuk bulan, bu yüzden iten insanlar. Acaba bir küçük merhaba, o da olmadı bir küçük gülümseme iyi bir başlangıç değil midir? Farklı davrananları acımasızca damgalayabilen, tüm o algılama yanılgılarımız…

Fakültedeyken sınıfımda Ermeni genç kızlar vardı. İçlerine kapanık bir grup olarak yaşarladı ama kimseye bir kötülükleri dokunmayan iyi insanlardı. İlginçtir Ermenilerin Türkleri kestiğini söyleyen bir akıma inanan bir genç bunlardan birine aşık olmuştu. Ne yüce gönüllülük… Genç kız da ona aşık olsaydı çok zor bir yaşamları olurdu kuşkusuz ama en yakınlarındaki birkaç kişiyi daha hoşgörü yoluna sokamazlar mıydı dersiniz?

Aynı gencin Nevzat Atlığ konserlerine giden ince bir duyarlığı olduğunu anımsıyorum. Arkadaşlarını ulvi havasını solumak, muhteşemliğini görmek için Süleymaniye Camii’ne davet ederdi. Bu davet edilenlerden biri de bendim ama ulviyet benim o sıralar çok uzaklarımda olduğundan reddetmiştim daveti. Nihayet aradan geçen 20 yıldan sonra ilk kez Süleymaniye’yi ziyaret edebildim geçenlerde. Gerçekten 35 yıldır İstanbul’da yaşayan, yurt dışındaki büyük kiliselere, saraylara merakla koşan, hayran kalan benim gibi biri için büyük kayıp diye düşündüm. (Bu düşüncemde oğlumun “yurtdışıyla karşılaştırılacak yapıtlar bizde yok mu, niye görmüyoruz?” sorusunun etkisi olduğunu inkar edemeyeceğim.)

Muazzam kubbelerin yüksekliği baş döndürüyor, ahşap işçiliği, duvar süslemeleri olağanüstü. Bahçesi ve manzarası harikulade. Şehrin kalabalığından kurtulup başınızı dinlemek isterseniz siz de bir gidin. Japon turistlerden başka kimselerin ortada görünmediği bu yerde huzur bulacaksınız.

Beni etkileyen kadınlar 3: Clara Schumann

Posted On 31 / Mart / 2006

Filed under Kadın, Sanat

Comments Dropped leave a response

O bir super kadinKocasının mesleki olarak gölgesinde kalmış bir kadın Clara Schumann (1819-1896). Daha çocukluğunda piyanoda deha olarak ünlenmiş bu kadın Beethoven’ın Apassionata sonatını ezberden çalıyor. O dönem bu bir geleneğin kırılması.

Clara deyim yerindeyse bir süper kadın. Sekiz çocuk annesi. Solo piyanist kariyeri var. Hamileliğinin son anına kadar çalışmaya devam ediyor. Robert Schumann’ın eserlerini ilk o çalarak promosyonunu yapıyor. Eve en çok ekonomik katkıyı yine o sağlıyor.

Schumann’ın eserleri için editörlük yapıyor, onları gözden geçiriyor, Schumann’ı orkestra eserleri yazması için yüreklendiriyor .

Liedleri biraz Mendelssohn’a ve daha çok da Robert Schumann’a benziyor. Aslında kim kime etkide bulunuyor bu da çok açık değil. Birçokları asıl Clara’nın bu iki ünlü besteciyi etkilediği görüşünü taşıyor…

Beni etkileyen kadınlar 2: Alice Walker

Posted On 31 / Mart / 2006

Filed under Kadın, Sanat

Comments Dropped leave a response

Alice WalkerAlice Walker Pulitzer ödüllü Mor Yıllar’ın (The Color Purple) yazarı. Mor Yıllar adlı o şahane film (hani tarlalar dolusu mor çiçekler içinde hoplayan kız çocukları vardır) de bu romandan uyarlanmış. Bu karaderili kadın 1944’de Amerika’nın güney eyaletlerinden Georgia’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuş.

Çocukluğunda geçirdiği acı bir olay sonucu sakatlanmış. Yazdığı çeşitli türlerdeki edebiyat yapıtları karaderili romancıların arasında seçkin bir yer edinmesini sağlamış.

Alice 1996’da Küba’ya Amerikan ambargosunu protesto için Başkan Clinton’a mektup yazan bir aktivist aynı zamanda. Aşağıda bu dopdolu ve neşeli kadının
güzel şiirlerinden biri var:

Hediye
İşte ruhum, dedi
Ruhunu istemiyordum ama güneyliyim ben ve çok kibarım.
Bana sunulduğu gibi usulca aldım.
Ama zincire vurmadım.
Geri verecektim aldığım gibi yepyeni.
Ne hakla alırsın ruhumu dedi!
Geri ver hemen!
Ne kadar açgözlüsün!
Daha önce hiç dikkatimi çekmeyen bir yönün bu!
Ama ruhun hiç ayrılmadı ki senden, dedim.
Yalnızca çocukluğundan kalma yoğun bir düşünce bana saklamam için verilen.
Ama hiç inanmadı bana.
Sonuna dek tahakküm etmekle suçladı beni ve öylesine sıkı tuttu ki ruhunu
ruhu avucuna sığacak kadar ufaldı.

Alice dünyaca tanınmayı gerçekten hak eden bir yazar. İşte bu da Alice ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için oldukça kapsamlı bir sitenin linki:

http://www.luminarium.org/contemporary/alicew/