Babalar ve kızları: Ada Byron

Posted On 25 / Şubat / 2007

Filed under Bilim, Kadın, Şiir

Comments Dropped leave a response

 Bilgisayar teknolojisinin öncü adı ve ünlü İngiliz romantik ozan Lord Byron’ın kızı Ada babasının aksine bir bilim insanıdır. Çapkınlığı, maceralı yaşamı, güzel şiirleri,  sakat ayağı ve yakışıklılığıyla ünlü babanın mesleği şiirden çok mu uzaktır matematik? Eğer öyleyse Ada Byron, sanattan çok  uzak bir dünyada kendine nasıl olmuş da yer edinmiş ve temel bir bilgisayar yazılımına adını vermişti?

Yaşamı boyunca şiirle matematiğin gelgitinde yüzen Ada 1815’de doğdu. Ada’nın annnesi Annabella, kocasının aşırılıklarından bezmişti. Bu nedenle, doğumun hemen ardından genç anne Annabella, Byron’u sokağa atıverdi. Bu olaydan sonra bir daha dönmemek üzere İngiltere’yi terk eden Lord Byron kızını tanıma olanağı bulamadı. Ancak kızıyla ilgili şiirler yazmaktan da vaz geçmedi.  Ünlü yapıtlarından Childe Harold’da kızından şöyle söz eder:

“Is thy face like thy mother’s, my fair child!/ Ada! sole daughter of my house and of my heart?/ When I last saw thy young blue eyes they smiled/ And then we parted — with a hope.”
Çevirmeye çalışırsak:

“Evimin ve kalbimin biricik kızı Ada!/ Yüzün annenin yüzüne mi benziyor, güzel çocuğum?/Senin bebek mavisi gözlerini son görüşümde gülümsüyordun ve biz umut dolu –ayrıldık birbirimizden.”

Ada ‘nın annesi kızının Byron’a benzememesi için elinden geleni yaptı. O zamanlar –belki günümüzde de- kadınlar için hiç de alışılmış bir meslek olmadığı halde kızının matematikçi olmasında direndi. Böylece kızının babasından aldığı uçarılık genlerini dizginleyebileceğini düşünüyordu. Hesap makinesini tasarlayan ilk kişi olan Charles Babbage’ın adını Ada daha yeni yetmelik çağındayken duydu. Ada Babbage’ın makinesine dayanarak yalnız tahmin değil uygulama da yapılabileceğini düşündü. Fakat 1835 yılında evlenmesi ve ardından üç çocuk sahibi olması bu tasarılarını askıya almasına yol açtı.

 

Aradan yıllar geçti. Babbage 1841’de İtalya’da Analitik Makinesi’ni tanıttı. Luigi Menabrea bu makineyle ilgili bir makale yayımladı. Ada da bu makaleyi İngilizce’ye çevirdi, fakat uzun ve kapsamlı bir yorum ekleyerek. Aslında yorumunu eklemesini isteyen bizzat Babbage’tı. Çünkü Ada’nın oldukça ilginç görüşleri vardı makineyle ilgili. Ada’nın orijinal makalenin üç katı uzunluğundaki yorumu dolayısıyla İngilizce baskı, bir çeviriden çok yepyeni bir eser olmuştu. Yorumda söz konusu makinenin programlanmasını sağlayacak kavramlar geliştirmekteydi Ada. Ona göre bu makine cebir işlemleri düzeneği hazırlayabilirdi- tıpkı dokuma makinesinin çiçek ve örgü desenleri oluşturabilmesi gibi…  Bunun için gerekli olan makineyi programlamak için mekanik bir ‘dil’ oluşturmaktı. Ada’ya göre böyle bir makine müzik bestelemek, çizim yapmak gibi pratik veya bilimsel amaçlar için de kullanılabilirdi. Söz konusu fikirler aradan yüz elli yıl geçtikten sonra bugün bile değerli ve bilgisayar hesaplamaları alanında öncü kabul ediliyor.

 

Evli ve üç çocuklu bir kadının hele o yıllarda böyle bir makineye ilgi duyması, yetmiyormuş gibi bu fikri geliştirmesi kuşkusuz içindeki yaratıcılığın ölmediğini göstermesi bakımından ilginç bana kalırsa. Ada bu makalenin yayımlanmasından kısa bir süre sonra 36 yaşında hayata gözlerini yumdu. Hiç görmediği babasının yanı başına gömüldü. Bu geniş vizyonlu kadın, kendini evine ve çocuklarına değil de bir erkek gibi matematiğe adayabilseydi bir de daha uzun yaşayabilseydi hangi noktada olurdu kim bilir…

Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından 1979’da geliştirilen Pascal-tabanlı bilgisayar yazılım dili bu öncü kadının anısına ADA adını taşır. Yapıtıyla bilgisayarların öncüsü olan hesap makineleri fikrini geliştiren bu yaratıcı kadının yaşamı 1997 yılı yapımı bir filme de konu oldu.


 

Behçet Necatigil (1916-1979)

Posted On 20 / Aralık / 2006

Filed under Güncel, Şiir

Comments Dropped 12 responses

“Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı”

13 Aralık Behçet Necatigil’in ölüm yıldönümü. Çizdiği yaşam çizgisi kısa ve alçakgönüllüdür Necatigil’in. Doğum ve ölüm tarihleri arasında kısacık bir çizgi. Bu mütevazı Türkçe ustası sade hayatların, dar gelirli küçük insanların ve İstanbul’un mütevazı semtlerinin şiirini söyler bize. Tümüyle bir burukluktur yaşadığı ve anlattığı iki yüzlü insanlar arasında. Sanki fena vurulmuş bir daktilo gibi. Arkasında mavi ince bir çizgi bırakıp gider. Ümidi korkusu sevinci ne varsa o kısa çizgidedir.

 

Kimi zaman çok soyuttur anlattıkları:

“Çoklarından düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Eğilip alıyorum

Solgun bir gül oluyor dokununca.”

 

Kimi zaman da göndermelerle dolu olsa da alabildiğine somut:

“Bir kenara yığılı

Elmaların başında

Çömelmiş dört beş kişi

Ayırıyorlardı

Biraz daha sağlamı

Biraz daha irisi.”

 

Hiç iri laflar etmeden çağının tanığı olur…

Beşiktaş’taki evinden uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptığı Kabataş Lisesi’ne her sabah o geniş, çınarlı yoldan gider. (Ne hoş sabah akşam yayan, gitmek aynı kaldırımdan. ) Giderken insanları görür: yalnız bir kız, deniz kenarına hava almaya çıkmış yoksullar, ortamın bozulduğunu gören, çocuğunun okuldan eve akşam nasıl döneceğini düşünen ana babalar…

Akşam olduğunda evin yolunu tutar. Gecelik saltanatı evdedir ne de olsa:

“Kavuştum çoluk çocuğuma,

Koltuğuma uzandım, rahatım.

Kahvem içime sindi

Başladı gecelik saltanatım.”

Çalışmaya oturur. Penceresinden sokaktaki evleri görür, dar yaşamlardan kaçmak isteyenlerin evlerini. Ev halini yazarken evde bir saadettir gördüğü:

“Evin –de hali saadet

Isınmak ocaktaki alevde

Sönmüş yıldızlara karşı

Işıklar varsa evde.” 

Düşünür yoksul evlerini, bir de evsizleri:

“Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı

Kulübeler,evler, hanlar, apartmanlar

Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı

Ama size hiçbir hisse ayrılmadı

Duvar dipleri, yangın yerleri halkı,

Külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar!”

Artık çarpık kentleşme başlamış, ahşap evlerden apartmanlara geçilmiştir. Kapı komşuları dul kadınının üç kızı vardır, durmaksızın dikiş diker. Öteki komşuları kimdir bilmez apartmanda yaşayanlar.

Misafirliklere gidenleri yazar. Rahat ve sade evlerde gece yarısına kadar oturan misafirler bir türlü anlamaz evlilikleri…

Maddi ve manevi darlıklar, sıkışıklıklar içinde yaşar Necatigil’in insanları:

“odalar dar dolap

kitaplara eşyalara kedilere

dolu taşıtlar…kendine

yer aç!”

Niçin evleri bu kadar çok yazar? Çünkü ışıkları yanan bir ev ve aile akraba yanında büyümüş bu öksüz şair için mutluluğun anahtarıdır:

“Gene de hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen

Bu korkunç boşluktan, diyorum.

Kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak

Ne avuntular dışarda.

Dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca

Evcek, evlerde yaşar yaşarsa!”

 

Kimi zaman yoksulların parkı Barbaros Meydanı’ndan denize bakar. Çocuklarının arkasına kalan ninelerin derdiyle dertlenir. Savaş meydanında ölen erleri düşünür, insanlık sevgisi lafta kaldı diye yazar.

Yaz döneminde eş ve çocuklarını yazlığa yollayan bir orta hallidir. “Eylül sonuna kadar kalın, ben istediğiniz kadar para, bin, iki bin, üç bin gönderirim”, der ozan. Doğayı sevmekte, doğayla kolayca bütünleşmektedir. Zaman zaman da kırların şiirini yazar:

“Tam otların sarardığı zamanlar

Yere yüzükoyun uzanıyorum

Toprakta bir telaş bir telaş…

Karıncalar öteden beri dostum. 

Tabiatla haşır neşir

Kırlarda geçen ikindi vakti…

Sakin,dinlenmiş,rahat,

Bir gün daha bitti.” 

Kuru çiçekler biriktirir sayfalar arasında. Onun için anlamı büyüktür kuru çiçeklerin:

“Ben oraya koymuştum almışlar,

Arasına sıkışık saatlerin.

Çıkarır bakardım kimseler yokken;

Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.” 

O içimizden biridir. Kendi halinde semtlerde, orta halli yahut yoksul hanelerde gece gündüz, yaz kış gölgesi gezinmektedir. O şimdi kitaplarda bir çizgilik yerde hapis de olsa bize seslendiği yer yüreğimizin tam içidir: 

“Dışarıyı dinleme içerdeyim

Kımıldayan perdenin şimdi az berisinde.

İnsan kimi geceler niçin uğrar dışarı?

Bir gerçeğin içinde kendini dinlediyse.”

 

***

Sevgili Necatigil, gizli bahçenizde açan nice çiçekler vardı. Vermeye az da bulsanız, vakit olmasa da aldık kabul ettik ve çok sevdik…