İzmit’te bir Macar Kraliçesi

Posted On 28 / Eylül / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji, İzmit

Comments Dropped 5 responses

NOT: Bu yazı İzmit LIFE dergisinde yayımlanmıştır.

Aşk, savaş, macera: Tekmili birden

300 yıl öncesi için bile çok değişik, ibretlik, zorlu bir hayat onunki. Nereden nereye dedirten türden… İçinde savaş da vardır aşk da, macera da. Okuyunca kendimi fantezi romanlarından birinde sandım. Imre_TököliOsmanlılara sığınan ve İzmit’te ölen Orta Macar Kralı İmre Tököli’nin karısıdır o. Bu iki insan inanılmaz bir hayat yaşamış iki soylu isyancı, iki özgürlük savaşçısıdır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu monarşisinin Macar ulusal girişimlerini bastırmaya çalıştığı bir dönemde yaşadılar. Macar topraklarını geri almak için defalarca isyan ettiler; ancak sonuç hüsran oldu ve esir düşmekten kurtulamadılar. Avrupa’nın görkemli şatolarında doğup, çocuklarını savaş alanlarında büyüttüler; sonunda İzmit’te mütevazı bir kır evinde sürgünde öldüler. Aslında sadece ikisi değil tüm aile bireyleri Macar ulusal davasının savunucularıydı.

İlona’nın ilk kocası prens I. Rakoçi Avusturya monarşisine karşı çıkan bir Macar soylusuydu. Oğlu II. Rakoçi ise şu Tekirdağ’da müzesi olan Macar ulusal kahramanı.

İlona ve İmre Tököli’ye gelince. Bu iki insanın kaderi Viyana monarklarına karşı çıkmalarıyla kesişti. Birbirlerine ilk görüşte aşık oldular. Bu aşk dillere destan oldu. Özellikle de İlona’nın aşığından 13 yaş büyük olması nedeniyle…

İlona Macar tarihinde iz bırakmış kadınlardan biridir. İmre Tököli’nin esaret döneminde o, kadın olduğunu düşünmeden askerlerinin başına geçti ve şatosunu düşmana karşı üç yıl savundu. Daha da dayanacakken içerden kapıların açılması sonucunda o da kocası gibi esir düştü. İmparator bu isyancı aileden korkuyor, anneyi esir tuttuğu gibi oğlunu da gözaltında bulunduruyordu.

Bu arada düşmanla savaşma sırası yeniden esaretten kurtulan İmre Tököli’ye gelmişti. İmre Tököli babasının da yürüttüğü Macar davasını devralmış bir savaşçıydı. İmparatordan topraklarını ve şatosunu (Orava Şatosu ki görkemiyle Dracula ve Nesferatu gibi korku filmlerine güzel bir dekor oluşturmuştu) geri almak üzere Macar isyan ordusunun başına geçtiğinde henüz 22 yaşındaydı. 15 bin adamıyla Karpat dağlarının geçilmez sanılan bir noktasından geçip de General Heisler’in ordusunu arkadan kuşatınca, büyük bir zafer kazandı ve Heisler’i esir aldı. Tököli, General Heisler’e karşılık karısı İlona’yı İmparator’un elinden kurtarmayı düşündü. Nitekim Tököli ile imparator arasındaki anlaşma uyarınca General Heisler’e karşılık İlona serbest bırakıldı. Böylece iki aşık nihayet bir araya gelebildiler. Kavuşma sahnesini Macar tarih yazıcıları özetle şöyle anlatıyor:

***
Noel tatili İlona için evlilik ve yolculuk hazırlıklarının sevinciyle birleşti. İlona Viyana’yı karlar içinde bıraktı ama aşağı Tuna’da kocasının yanına vardığında burayı ilkbahar çiçekleriyle donanmış buldu. Rüzgarla dalgalanan Tököli bayraklarının altında süvariler ona selam durmaktadır. Atlı arabadan inen İlona kocasını bir an tanıyamadı. Sakallarına ak düşmüş adamla ayrılırken bıraktığı toy delikanlı aynı kişi miydi? Ayrılık yıllarında kocası sanki iki misli yaşlanmış gibidir. Atından indiğinde kocasının ayağının aksadığı İlona’nın gözünden kaçmadı. Bundan sonra zor bir hayat onları beklemekteydi.

***
Karlofça Antlaşması sonucu bütün ülke İmparator Leopold’e kalınca Tököli çifti Osmanlılara sığındı. Osmanlı padişahı onlara çok güzel bir ev tahsis etti. Ancak onlar İzmit’teki daha mütevazı bir kır evini seçtiler. Yemyeşil çayırlar ortasındaki küçük bahçelerinde çeşit çeşit çiçekler ve meyve ağaçları arasında yaşadılar. Bir gün mutlaka anayurtlarına dönmenin hayali içindeydiler. Zaman zaman Macaristan’dan ziyaretçileri gelip onlara memleket haberleri getiriyordu. Bu haberlerden özellikle biri, İlona’nın büyük bir umuda kapılmasına neden oldu. Memlekette bıraktığı sevgili oğlu II. Rakoçi’nin (ki o da annesi gibi sonradan Osmanlılara sığınıp 22 yıl yaşadığı Tekirdağ’da ölecektir) ulusal kahraman olduğu haberi. Ancak İlona 1703 yılında 60 yaşında İzmit’te öldüğünde Macar toprağında kendi oğlunun ümitlerini yeşerteceğini biliyordu. Mezar taşına şunlar yazıldı: “Burada ülkesinin ve kadınlığın gururu yatıyor; kahramanca çektiği acılarını dinlendiriyor.” Karısından ancak iki yıl sonra henüz 44 yaşındayken ölen İmre Tököli’nin mezartaşında ise, “Hayatımız iyiyi ve güzeli umud ederek fakat kötü bir yazgıyla geçti,” yazılıydı.

Vatan hasretiyle yanan bu iki Macar konuğun mezarı uzun süre İzmit’te kaldıktan sonra Prens Rakoçi’ninkiyle birlikte 1906’da Macaristan’a nakledildi.

Kaynak : Wikipedia ve Macar tarihi dokümanları

Haydarpaşa haraç mezat

Posted On 26 / Eylül / 2006

Filed under Tarih ve Arkeoloji, İstanbul

Comments Dropped 8 responses

haydarpasa3.jpgBizim büyüklerimiz sık sık gittikleri Avrupa şehirlerinden galiba tersine ilham alıyorlar. Avrupa şehirlerinin en büyük özelliği tarihi dokunun, en küçük bir taş parçasına kadar korunmuş olmasıdır. Bizimkiler bunlara bakıp bakıp hangi tarihsel dokuyu mahvetsek diye düşünüyor olmalılar. Ya ABD diyeceksiniz? İşte bakın o olur! Tarihi olmayan Amerika’yı örnek almayı tercih ediyor etkili ve yetkililerimiz. İstanbul’da her yeri Manhattan’a çevirmeye çalışıyorlar. 50 yıldır proje Küçük Amerika olmak değil mi? Sözü iki yıl önce çıkarılan yasa ile başlatılan Haydarpaşa projesine getirmeye çalışıyorum.
Tarihi garımıza, anılarımıza, hayallerimize, çevresindeki tüm yapılara, limana, hastaneye, Selimiye kışlasına ve Haydarpaşa lisesine, topuna birden kibrit suyu… Buraya 70 katlı binalar dikeceklermiş. Tarihi dokunun ortasına yani. Dolmabahçe Sarayı’nın üst bahçesine beş yıldızlı oteller dikilmesi yetmemiş gibi!
Kınalıada’dan taşınanlarla doldurulan alanda kurulduğu söylenir Haydarpaşa’nın. Sanıldığı gibi Kınalıada’nın bir parçası değil hayallerimizin üstünde duran Haydarpaşa gitti gidiyor. Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları başlıklı uzun şiiri orada, merdivenlerde başlar:

“Haydarpaşa Garı’nda
1941 baharında
Saat onbeş.
Merdivenlerin üstünde güneş
Yorgunluk
Ve telaş

Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler
Merdivenlerden inip
Merdivenleri çıkıp
Merdivenlerde duruyorlar”

***
Askerler oradan yola çıkar. İstanbul’a ekmeğini aramaya, iş tutmaya, Anadolu’dan yüksek öğrenim yapmaya gelenler denizi ilk orada görürler.
Eskiden deniz kıyısında, yan tarafta salaş kahvehaneler vardı. Bir kuşak Kadıköylü oranın sakinliğinde gençliğini yaşadı. Artık burada denizi havası almak, oturup bir sıcak çay eşliğinde Sarayburnu’na bakmak yok. Anadolu yakasının silueti yok…
İşte o Haydarpaşa şimdi haraç mezat satılıyor. Kuşlarıyla, tarihi lokantasıyla, yoğun kolonya kokulu berber salonuyla, üst katlardaki lojmanlarıyla, yolcuların kanepeler üzerine kıvrılıp uyudukları salonlarıyla… Çoğu Yeşilçam filminde elinde tahta bavuluyla kahramanımızın oturduğu geniş mermer merdivenleriyle. Deniz kıyısına sıra sıra (yedi tepe için yedi adet!) gökdelen yakıştıran ‘kiç’ mantığını kimlere havale etsek? Unuttukları bir şey var oysa: Geçmişine kurşun atan, aslında geleceğini bombalar.

Anılarına ve tarihine sahip çıkmak isteyenler. Bir ses verin; o da olmazsa bir imza verin. İmza kampanyası devam ediyor. Proje sahiplerini ise çok beğenrdikleri yedi yıldızlı Dubai oteline yerleşmeye ve İstanbul’u rahat bırakmaya davet ediyorum.

Allianoi: Girmek Yasak, Yok etmek Serbest!

Posted On 28 / Ağustos / 2006

Filed under Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 5 responses

Ege’deyiz. Bergama antik kenti gezisinden sonra akşam üstü serinliğinde Allianoi’ye gitmeye karar veriyoruz. Yol düzlükte tarlaların arasından geçiyor. Kısa sürüyor. Fakat o da ne? Görünürde boş tarlalardan başka bir şey yok. Yine de kapıda arabayı park ediyoruz ve küçük tabelada girmek yasaktır yazısını okuyoruz. Buraya allianoitrtmayisposter0.jpgkadar gelip eli boş dönmek sevimsiz. Bu sırada içerden bir çalışan geliyor. İçeri girip gezebileceğimizi söylüyor.

Kapıyı aralayıp içeri süzülüyoruz. Ta uzakta bir aile var. Çocuklarıyla dolaşıyor. Çalışan onların bulunduğu bölümün ayrı bir kapısı olduğunu oraya buradan geçilemediğini söylüyor. Peki, orayı sonra gezeceğiz. Şimdi burada ne var? Burası daha önce gördüğümüz antik yerleşimlerin hiçbirine benzemiyor. Kendini gizler gibi bir hali var.

Bir dere kenarındayız. Ama dere kuru. Yaz mevsimi dolayısıyla mı acaba? Yatağında güzel, yuvarlak çakıl taşları var. Derenin kenarına bir takım setler kurulmuş. İnşaat iskelelerine benziyor. (Zaten kurtarma kazısı varmış. O yüzden kurulmuş olmalı bu iskeleler.) Bize yardımcı olan çalışan bu iskelelerden ilerleyip tahta merdivenlerden aşağı inmemizi söylüyor.

Dediğini yapıyoruz. Çocuklar için bir tür cesaret denemesi. Çünkü merdivenler oldukça dik. İniyoruz. Uzaktan varlığı fark edilmeyen bir hamama giriyoruz. Aman allahım! İçerisi yeryüzü cenneti gibi. İç içe birtakım salonlar var. Soğukluk, sıcaklık, dinlenme odaları. Antik hamamların bütün o bilinen bölümleri.Ortasında havuzlar bulunan bir salona giriyoruz. Havuza elimizi sokuyoruz. Sıcak su! Loş ışık altında incir ağaçları büyümüş. Havuzun içinde bir kaynak var. Hamamı besleyen şifalı kaynaklardan yalnızca biri bu.
Uzaktan bakıldığında hiçbir şey görülmeyen bu yerde, antik binalar içinde çevresini yemyeşil bitkiler sarmış sıcak havuzlar olduğu kimin aklına gelirdi? Elbette bir de önce uzaktan bir ailenin gezdiğini gördüğümüz sonra bizim de ziyaret ettiğimiz ikinci bölüm var ki orası da henüz kazıları tamamlanmamış bir yerleşim yeri.

Allianoi aslında 1800 yıllık bir hamam ve sağlık merkezi. Hala kullanılabilir durumda. Kısa bir süre için. Çünkü burası Yortanlı Barajı’nın suları altında kalmaya mahkum edildi. Çok mu şarttı atalarımızın koruyup bize emanet ettiği bu binlerce yıllık yapıyı yok etmek?

Yoksa bu ülkede taş üstünde taş bırakmamaya yemin mi ettik? Bilmiyorum. Bildiğim sadece kurtarma kazısının ödeneksizlik yüzünden durma noktasında olduğu…

***

~ Allianoi Su Perisi’ne destek için: ”Akbank Bergama Subesi DHV: 33453-012”

~ Olan bitenin ne olduğunu Prof. Türkel Minibaş köşe yazısında çok güzel özetlemiş (Cumhuriyet 21.08.2006) (www.turkelminibas.net)

http://www.arkitera.com/v1/haberler/2004/07/14/allionoi.htm (ilgili haber)

Perge: Bir su şehri

Posted On 16 / Ağustos / 2006

Filed under Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 3 responses

İki katlı bir binadan daha yüksek devasa bir çeşme düşünün. Dağdan gelen buz gibi sular buradan aşağılara akar. Çeşmenin başını nehir tanrısı heykeperge_su_kanalili süsler. Akan sular büyük bir havuza dökülür. Havuzun suları ise geniş bir kanalla ikiye bölünen sütunlu cadde boyunca şehri geçmektedir. Böylece sütunlu caddeden şehre bir serinlik yayılır. perge_hamam

Sütunlu caddedeki kanalın üstünde merdivenli üst geçitler vardır.

Şehre hayat veren bu sular sütunlu caddenin sonunda yer alan dönemin en büyük hamamlarını da besler. Bu hamamlar bir tür sayfiye yeri olduğu gibi aynı zamanda bir şifa merkezidir. Şehir halkı günün bir bölümünü hamamlarda geçirir. Hamamların sıcaklık bölümlerinin alt katında sıcak havalı ısıtma sistemi bulunur. Ateş tuğlaları ve aralarındaki hava boşlukları ile binlerce yıllık bu yapıları nasıl olduysa yok edememişiz. Bununla birlikte anıtsal çeşme ve nehir tanrısının gölgesini keçi sürülerine tahsis etmeyi başarmışız. Antik taşların arasındaki otları yiyen bu keçiler mermerlerin gölgesinde yatıp, binlerce yıllık anıtları ağıla çeviriyorlar elbette.

Dümdüz Aksu arazisinin ortasındaki tek ve tepsi gibi düz tepenin gölgesine kurulu bu şehir tüm Anadolu uygarlıkları kalıntıları gibi yalnız yabancılardan değil, Türkiyelilerden de ilgi ve sevgi bekliyor. Antik şehir gezilerinde her zaman olduğu gibi yine ve yalnızca yabancılarla dolaşmak istememekte haksız mıyım? Sizce de gelmiş geçmiş Anadolu uygarlıklarını bugünün Anadolu insanı da bilse, mermer sütunların serin gölgelerinde otursa, geçmiş zamanları hayal edebilse, onlar gibi uygar olmayı düşleyebilse fena mı olur?

Irak, Sümerler ve tarihin trajedisi

Posted On 2 / Temmuz / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 15 responses

Tektanrıcı dinlerin kaynakları

Geçen yazıda 1000 yıl önce yazılmış bir kitaptan söz etmiştim. Bu defa tarihin iyice içinden çıkılmaz derinliklerine dalıyor ve Sümerleri ziyaret ediyoruz.

.Uruk’ta bulunmuş İnanna başı (İ.Ö.3200-3000 civarına tarihleniyor)
Bağdat Ateşler İçinde bir blog adı. Yazarı Bağdatlı genç kız günde sadece dört saat elektrik alabildiklerini, savaştan önce petrolün sudan ucuz olduğu ülkede bugün petrol ürünlerinin karaborsaya düştüğünü, aldıkları Suriye ürünü sebzelerin her hafta yüzde yüz zam gördüğünü, şehirde her gün birçok ceset bulunduğunu anlatıyor. Yıldızlı çöller ülkesi Mezopotamya petrol uğruna kana bulanıyor, halk aç susuz.

Tarihin trajedisi

Oysa Sümerlerin yaşadığı İ.Ö. 3000’lerde, Irak’ın güneyi bugünkünün aksine çok uygar bir yerdi. Sümerler yazıyı icat edip kil tabletler üzerine yazdılar. Günümüzde dilleri çözüldü ve okundu. Böylece tektanrılı dinlerin kaynakları daha yakından incelenmeye başladı. Kil tabletler geçmişle ilgili şunları söylüyor:

Pek çok tanrıları vardı. 3600 kadar! Bunların çoğu başlangıçta tanrıçalar. Evet cinsiyetleri var ve anaerkil bir düzende yaşıyorlar. Fakat Sâmi etkisi altında giderek tanrıların sayısı tanrıça sayısını aşıyor. Sümerler evreni uçsuz bucaksız bir su olarak düşünüyor. Bu evreni yaratan varlık ana tanrıça. Bu büyük suyun içinden bir dağ çıkıyor. Üstü gök, altı yer olmak üzere iki parçası var. Bu iki parçanın birleşmesinden hava doğuyor. Fakat hava gök ve yerin arasını açıyor! Bu su efsanesi, tek tanrılı din kitaplarında da yaradılış efsanesi olarak yer alıyor.

3600 tanrı ve tanrıçadan biri olan Yer Tanrıçası sekiz tür bitki yetiştiriyor ve bunların yenmesini yasaklıyor. Ancak Bilgelik Tanrısı yasağı dinlemeyip bunları yiyor. Yer Tanrıçası da onu lanetliyor. Bilgelik Tanrısının yediği sekiz bitki için sekiz ayrı organı hastalanıyor. Tanrılar tanrıçadan onu affetmesini istiyorlar. Ana Tanrıça iyileştirdiği her bir organ için bir tanrı yaratıyor. Kaburga için ise bir tanrıça yaratıyor. Bu öyküye ise Adem’in kaburgasından Havva’nın yaratılması olarak rastlıyoruz din kitaplarında.

Aşk tanrıçası İnanna intikam alıyor ya da hayırlı kızkardeş

İnanna Venüs yıldızını temsil ediyor. İnanna’nın kutsal evlenme öyküsü ise İbrahim peygamberin öyküsüne benzer. İnanna Çoban (yıldızı) tanrısı ile evlenir. Merakı yüzünden yeraltına giden İnanna’nın oradan çıkmak için yerine birini göndermesi gerekir. Kocasının kendisi için yas tutmamasına ve ihanetine kızan tanrıça İnanna ceza olarak onu kendi yerine yer altına gönderir (!) Tanrının kız kardeşi Rüya Tanrıçası ise altı aylık cezayı kendi üstlenir. Böylece ilkbahar gelirken Çoban Tanrısı yeryüzüne çıkar. Karısıyla birleşmesinin sembolü olarak Sümer kralı ve Başrahibe evlilik ve şenlik törenleri yaparlar. Aynı zamanda doğa yeşerir ve hayvanlar yavrular. (Burası da Nevruz ve Paskalyayı anımsatır…)

Sümer tabletlerine göre kralın ağzından baş rahibeye açık saçık şiirler, şarkılar söylenir. (Burada da bir din kitabı olmasına rağmen Tevrat’taki Süleyman şarkılarının öylesine açık saçık olmasına kimsenin akıl erdirememesi akla geliyor hemen.)
Civi yazisi boyle bir sey…Burada anlattıklarım Sümer tabletlerinde yer alan bilgiler.

Bu tabletler (ki sayıları 3000’den fazla!) başta Muazzez İlmiye Çığ Hoca olmak üzere birkaç kişinin bir ömür verdiği titiz çalışmalarıyla günümüz diline çevrildi. Geçenlerde görüşme onuruna kavuştuğum bu dev çınar (kendisine uzun ömürler dilerim, tam 92 yaşında, ileri yaşları görürsem onun gibi çalışkan biri olarak görmek isterim doğrusu) şimdilerde 13 kitabının İngilizce’ye çevrilmesi için çaba sarf ediyor. Çünkü bu kitaplarında o, kutsal kitaplardaki bilgilerin izini sürüyor ve çok da ilginç bilgiler veriyor. İzniyle söylemek isterim ki kendisi şimdilerde çok önemli bir başka konu üzerinde daha çalışıyor: Nuh Tufanı.

Şimdiye kadar sadece bir söylenti olan ve Tevrat’ta oldukça ayrıntılı anlatılan Nuh Tufanıyla ilgili arkeolojik belgeleri sabırsızlıkla bekliyoruz kendisinden.

Tarih tekrardır derler. Bu parlak geçmişin bugüne ders olmasını, Mezopotamya topraklarına barışın en kısa zamanda gelmesini, Irak’ın yine uygarlıklar beşiği olmasını dileyerek bitireyim.

~ Bağdat Ateşler İçinde blog adresi: riverbendblog.blogspot.com

Olympos 2006

Posted On 30 / Mayıs / 2006

Filed under Doğa, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped 4 responses

Çıralının çiçek kokulu havasından selam var…

Yalçın tepeler arasına gizlenmiş Çıralı’nın üzerine dağların gölgesi düşer. 20 yıl önce birkaç yabancı turistten başka kimse uğramazdı bu geniş kumsal

olympos_tunellera. Antalyalılar burayı yerli turistlere pek anlatmak istemezdi. Sanırım o sakinliğin bozulmasından korkuyorlardı.

Sonra geleni gideni çoğaldı, elbet. Ancak Sit alanı olduğundan yeni inşaat yapılamadı, binalar yeşili ele geçiremedi.

Hala bir huzur yuvası burası…

Gerçekten görebileceğim değişikliklerden korkarak, nefesimi tutarak geldim buraya ama soğuk dere, sıcak Akdeniz, ağaçlaşmış zakkumlarıyla burası on yıl, hatta yirmi yıl önce neyse yine o. Neyse ki…

Kimera ateşlerinin yandığı dağın eteğindeki korsan yuvası Olympos harabelerinin içinde bazı yerlerde yeşil o kadar sıktır ki içine girdiğinizde akşam oldu sanırsınız. Ağaçların gizlediği duvarlar, tapınaklar, soylu mezarları… Yemyeşil tünellerde kaybolmak işten değil.

Ciralicicekli

su basinde durmusum

Öylesine gizemli bir yer ki huşu içinde dolaşıyoruz. Yüzüklerin Efendisi’ni bulmak için uzağa gitmeye gerek yok; gençlerin tutkusu fantezi romanlarının en alası burada kanlı canlı yaşıyor.

Korsan gemilerinin kaptanı burada, son limanında yatıyor yüzyıllardır. Gemisini çizmişler mezarına, yelkensiz, küreksiz… Yüzlerce yıldır sessiz ve hareketsiz…

Beni etkileyen kadınlar 4: Prof. Dr. Jale İnan

Posted On 9 / Nisan / 2006

Filed under Kadın, Tarih ve Arkeoloji

Comments Dropped leave a response

jale inan’in elleri degdiFoto: Side’de Jale İnan’ın ayağa kaldırdığı Apollon tapınağı sütunları

Onunla dostluğumuz hasbelkader komşuluğumuzla başladı. O dünyaca ünlü bir arkeoloji profesörüydü. Bense gariban bir öğrenci. Hastalığından (Parkinson) dolayı , elektrikli olmasına rağmen daktilosunu kullanamıyordu. Bu yüzden ben onun kazı raporlarını hazırlamasına yardım ederdim, bir tür sekreter olarak.

Bu topraklardaki her değer bizim değil mi?
Edebiyat Fakültesinde arkeoloji bölümü başkanı olduğu sıralardaydı. Fakültenin ünlü sağcı profesörlerinden biri ona “Bırakın bu Romalıları Jale hanım,” demiş bir gün. “İslam eserleriyle uğraşın.” Bu toprakların zenginliklerini gün ışığına çıkarmaya ömrünü adamış bu kadın bu bağnazca sözlerden çok etkilenmiş, bunları hem de bir profesörden duymak onu çok üzmüştü.

Hem çalışkan hem de becerikli
Çalışma ve meslek aşkının ne demek olduğunu ondan öğrendim. Bilenler bilir, savaş içindeki Hitler Almanyası’nda yabancı öğrenci olarak uzun yıllar geçirmişti. Çoğu öğrenci geri dönmesine rağmen o savaşın yokluklarına dayanmayı bilmişti. O günlerle ilgili anılarından biri onun binicilikte ne kadar usta olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Spor dersi zorunluymuş. O da minyon olması dolayısıyla binicilik dersleri alıyormuş. Birgün at binerken atı çok alçak bir geçide doğru ilerlemiş. Geçmeye kalksa düşüp sakatlanması işten değilmiş fakat atı geri çevirmesi de mümkün olmamış. O da aklına gelen tek çareyi uygulamış ve atın karnına inip oradan sağ salim kurtulabilmiş.

Cesaretli
Hastalığına ve ilerlemiş yaşına rağmen hayat verdiği eski Side köyünden, Perge antik kentinden ve neredeyse sadece onun bulduğu yapıtlarla dolu olan Side ve Antalya Müzeleri üzerinden esirgeyiciliğini, koruyuculuğunu, sonsuz sevgisini hiç eksiltmedi. Bana anlattığı bir başka anısı da Side’de korkunç bir kazada yüzünün yarılmasıyla ilgilidir. Yokluk yıllarında, yüzü yaralanıyor. Antalya’ya gidiyorlar ama doktorlar yokluk yılları olduğundan morfin bulamıyorlar ve yüzü morfinsiz dikiliyor! Gıkını çıkarmayan bu ufak tefek genç kadının cesaretine doktorlar hayran kalıyor.

Ödenek bulma becerisi
Kazı için ödenek bulamamak en büyük derdiydi her zaman. Side kazıları için kişisel dostluklarını kullanarak Amerikalılar kanalıyla bazı yardımlar alabiliyordu. Side’de Apollon anıtının mermer sütunlarının binlerce yıl önceki gibi tekrar ayağa kaldırılabilmesi bu sayede oldu. Bu sütunlar şimdi bütün görkemiyle güneşin her gün yeniden doğuşunu ve batışını selamlıyorlar. Amerikalı Side dostlarından Washinton Post gazetesi editörü Alfred Frindly ve eşinin Side’de bir yazlıkları vardı. (Bu Türk dostu talihsiz çiftten Alfred kanser olduğunu öğrenince intihar etmişti. Friendly’lerin salonu denizle iç içe, kapısı bacası yokmuş gibi duran bir yazevi vardı. Burada Avrupalı gazeteci, edebiyatçı dostlarını ağırlıyorlardı. Bn. Friendly o uzun, uçuşan elbiseleri içinde hep biraz Zelda’yı, Hemingway’in (Paris bir Şenliktir) grubunu, Amerika’dan kaçmış Amerikalıları hatırlatırdı insana.)

İnsancıl yanı
Günlerce gecelerce birlikte çalışır, yemek yer, sohbet eder, gene çalışırdık. Gece evime çıkarken mutlaka şekerlikte duran çikolatalardan birkaç tane avucuma sıkıştırır, gülümseyerek “zıbar-yat’lık bunlar” derdi. Çikolata yiyerek daha güzel uyuyabileceğime inanırdı. Parasız bir öğrenci için ne nimet!

2001 yılında onu kaybettiğimizi bir gazete haberinden öğrendiğimde o kadar uzaktaydım ki cenazesine bile yetişemedim. O gün herkes gittikten sonra Zincirlikuyu’ya varabildim. Eşinin yanında toprağa verilmişti. Mezarında öğrencilerinin taze çiçekleriyle.

Hoşgörü, Crash, Süleymaniye vs.

Posted On 31 / Mart / 2006

Filed under Sanat, Tarih ve Arkeoloji, İstanbul

Comments Dropped 4 responses

suleymaniyeCrash’i seyrettiniz mi? Hoşgörüsüzlük üzerine güzel bir film. Sıradan Amerikalı kendi ezikliğinin acısını kendisi gibi olmayandan çıkarıyor. Önyargılar, korkular, zaaflar. İnsan soyunun zayıflığı öyle ki dikkatsizliğiniz bir insanı öldürme kararınızı boşa çıkarabiliyor.

Öte yandan ne kadar dikkatli ve iyi niyetli olsanız da kaderden (katil damgası yemekten) kaçamayabiliyorsunuz. Erkek kadından, kadın çocuktan, WASP siyahiden, siyahi yeni gelen Asyalı göçmenden ürküyor/hıncını çıkarıyor. Hemen eklemeliyim ki, o kadar aşağıladığı Hispanic hizmetçisine sarılan Sandra Bullock, Siyam Balığı’nın oyuncularından, artık büyümüş haliyle Matt Dilon çok iyi oyunculuk çıkarıyorlar filmde.

Filmi izlerken aklıma Kürtler ve Türkler geldi. Ta apartmanımıza kadar yansıyan ayrım, internette dolaşan birbirine kin kusan mesajlar, Ermeniler, Elif Şafak’a ve onun son romanı Baba ve Piç’e (adına ve kapağına), Zaman gazetesinde yazmasına duyulan kızgınlık, ve daha neler neler… Örneğin şu türbanlı türbansız ayrımı. Semtimde türbanlı biri var. Her zaman bana selam verir, hatırımı sorar. O sadece benimle ilgili değil elbette. Onun sayesinde herkes de görüyor ki türbanlılar adam yemezler. Yine komşularımda bir ateistle türbanlı hanımın çok sıkı fıkı dostlar olduğunu da gözlemledim. Bunlar güzel örnekler…

Ya kendine benzemeyeni soğuk bulan, bu yüzden iten insanlar. Acaba bir küçük merhaba, o da olmadı bir küçük gülümseme iyi bir başlangıç değil midir? Farklı davrananları acımasızca damgalayabilen, tüm o algılama yanılgılarımız…

Fakültedeyken sınıfımda Ermeni genç kızlar vardı. İçlerine kapanık bir grup olarak yaşarladı ama kimseye bir kötülükleri dokunmayan iyi insanlardı. İlginçtir Ermenilerin Türkleri kestiğini söyleyen bir akıma inanan bir genç bunlardan birine aşık olmuştu. Ne yüce gönüllülük… Genç kız da ona aşık olsaydı çok zor bir yaşamları olurdu kuşkusuz ama en yakınlarındaki birkaç kişiyi daha hoşgörü yoluna sokamazlar mıydı dersiniz?

Aynı gencin Nevzat Atlığ konserlerine giden ince bir duyarlığı olduğunu anımsıyorum. Arkadaşlarını ulvi havasını solumak, muhteşemliğini görmek için Süleymaniye Camii’ne davet ederdi. Bu davet edilenlerden biri de bendim ama ulviyet benim o sıralar çok uzaklarımda olduğundan reddetmiştim daveti. Nihayet aradan geçen 20 yıldan sonra ilk kez Süleymaniye’yi ziyaret edebildim geçenlerde. Gerçekten 35 yıldır İstanbul’da yaşayan, yurt dışındaki büyük kiliselere, saraylara merakla koşan, hayran kalan benim gibi biri için büyük kayıp diye düşündüm. (Bu düşüncemde oğlumun “yurtdışıyla karşılaştırılacak yapıtlar bizde yok mu, niye görmüyoruz?” sorusunun etkisi olduğunu inkar edemeyeceğim.)

Muazzam kubbelerin yüksekliği baş döndürüyor, ahşap işçiliği, duvar süslemeleri olağanüstü. Bahçesi ve manzarası harikulade. Şehrin kalabalığından kurtulup başınızı dinlemek isterseniz siz de bir gidin. Japon turistlerden başka kimselerin ortada görünmediği bu yerde huzur bulacaksınız.