Küçük Arşiv

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ

Melisa Gürpınar

Değerli dostlar,

Dünya genelinde hemen herkesin paylaştığı ortak sorunları, yılda bir gün önemli bir yoğunlukta dile getirerek gündemde tutmaya çalışmak, artık geçtiğimiz yüzyılda denenmiş safça bir iyimserlik olarak düşünülmelidir. Nitekim 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü de, üzerine yüklenilen onca tarihsel acılara, kadınların karşılaştığı adeta evrenselleşmiş haksızlıklara karşın, sıradan eylemlerle geçiştirilmiş; isyan duyguları, boş vaatler, politik nutuklar ve yüzeysel erkek düşmanlığıyla güçsüzleştirilmiş, her toplumda kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik hâlâ farklı boyutlarda dipdiri dururken, bu günün takvim yaprağındaki özellikli yeri, nedense yıpratılmıştır. Günümüzde bunun neden böyle olduğunu kavrayabilmek için, farklı cinslerin daha fazla birbirine karşıt konumda durmaları ve bir alan paylaşımına girmeleri gerekmiyor. Maruz kalınan küresel dış etkenler yeterince uyarıcı. Dünya nüfusunun önemli bir bölümü, rüzgârın önüne kattığı kuru yapraklar gibi sonsuz bir tüketim fırtınasında savrulurken, bir tür şiddetten nasibini almış ve yeterince sersemletilmiş oluyor işin başında. Çağının iletişim olanaklarıyla istenilen ölçüde yönlendirilmeleri de cabası. İnsanlar gerçek sorunlarla yüzleşmeye yorgun ve yenik başlıyorlar zaten. Bu durumda 21. yüzyılın baskın gerçeklerini geniş ölçekli bir açıdan izlemek gerekiyor ki, kadın hakları, erkeklerin genlerinde mi, yoksa büyük odakların karar odalarında mı kilitli kalmış, onu iyice anlayabilelim. Tek kutuplu dünyada “biz ve öteki” kavramlarının yaygınlaşması ve toplulukların ayrıştırılma sürecini iyice kavramadan yalnızca çatışmaları, farklılıkları öne çıkararak var olan sorunların çözülebileceğini ummak hayalperestlik oluyor biraz. Biliyoruz ki içinde ister istemez yer aldığımız toplumsal tasarımlarda artık herkes kendine verilen rolü oynamak zorunda. Belki de bazı küçük şeyler karşılığında. Etnik, dinsel ve cinsiyet ayrımcılığının içindeki çelişkileri büyüterek, kültürler arası ilişkilerin ve insan haklarının korunması, dünyadaki kimi aydınlar için heyecan verici bir gelişme sayılsa da, bu arada küçük parçalara bölünerek oluşturulan ve bir anlamda her türlü etkiye de açık olan feodal yapılanmaların, küresel sermayenin elini güçlendirdiğini nasıl görmezlikten gelebiliriz? Gelişmekte olan ve dünya ekonomisinin bir ucuna eklemlenen ülkemize baktığımızda, yöneticilerin vitrininde çok önemli yerlere gelen, getirilen değerli kadınlarımız Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde elbette gururumuzdur. Ve kuşkusuz onların sorumlulukları da çok büyüktür. Çünkü aynı dönemde, milyonlarca Anadolu kadını, kentte de, köyde de, hamur tahtasının başında elinde oklavasıyla, çalı çırpı ateşinden hayatlar yaratmaya çalışmaktadır, aynı binlerce yıl önceki tarım toplumlarında olduğu gibi. Birkaç altına satılmak, ara sıra oyalanıp sandık başına götürülmek ve durmadan doğurtulmanın ötesinde bu kadınların adı hiçbir yerde anılmıyor, yok sayılıyor ve bütün üretici emekleri boşa gidiyorsa, bunun suçlusu yalnızca erkeklerimiz olabilir mi? Kahve köşelerine sığınmış, ürününü satamayan, sömürülen, sigortasız çalıştırılan ve mutlaka hudutta bekleyen bütün erkeklerimiz, eğer onlara arka çıkan yönetimsel bir erkek görüş olmasa, her anlamda kadına el kaldıracak gücü bulabilirler mi kendilerinde? Eğer töre kıskacında işlenen cinayetler; ağalık, şeyhlik ve şıhlık düzeninin temsilcileri yıllardır yüce meclisimizde susup oturmamış olsalar bir kara leke gibi yurdumuzun üzerine çökebilir miydi? Onların bu suskunluklarını gerekli kılan, kaynağını bilemediğimiz çok yönlü çıkar muslukları 364 gün akacak, biz kadınlar da yılda bir gün boşu boşuna ölülerimize ağıt yakacağız, öyle mi? Artık gözlerimizi ev içlerinden, her sınıftan kadının gündelik şikayetlerinden bir parça uzaklaştırıp, eğitim düzeyi ne olursa olsun bilinçlenmiş, uyanık, laik demokratik Cumhuriyetimize güvenen, 21. yüzyılın kadınını ve erkeğini birlikte yaratacak ciddi bir örgütlenme çabasına girişmeliyiz. Medyanın özellikle kadınlara sunduğu yalancı mutluluklara biraz ölçülü yaklaşırken, yozlaştırılan, önemsizleştirilen kültür ortamlarını ayakta tutmaya çalışmak da, çabalarımız arasındaki ayrıcalıklı yerini her zaman korumalı. Ayrıca kadınlarımız milletvekili seçilebilmek için siyasi partilerin onlara tanıyacağı kotanın peşinde koşmaktansa, gururlarını koruyarak hedeflerini büyütmeli, demokratik ve eşitlikçi ön seçimleri telaffuz etmekten çekinmemelidirler artık. Kadın – erkek dayanışmasının insani boyutlarda sürdürülebileceğini görmek hepimizin özlemidir. Örneğin bir erkek bir kadına bir gün bir çiçek aldı mı, başka bir gün de tanımadığı bir çocuğa üç – beş kurşun kalem yollamanın sevecenliğini taşımalı, uyuşturucu kıskacındaki bir gence yaklaşmalı, yalnız bir yaşlının hatırını sormalıdır. Çocuklarımız bizim yarınımızdır. Bilinmelidir ki, kalkınmamış ve borçlu ülkelere, onların kadınlarına, çocuklarına, gençlerine altın bir tabak içinde yarınlar sunmazlar. Erkekler Günü’nün olmadığı, Yaşlılar Günü’nün hiç anımsanmadığı bir dünyada artık işçi sınıfının da pek bir önemi kalmamışken, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü düşmanca kindar tavırlarla kirletme girişimlerinden uzak durarak ve acılarımıza yenilmeyerek daha sakin geçirebilmenin mümkün olduğunu sanıyorum. Çünkü çağımızın petrol savaşları, erkeklere kadınlardan fazla bir şans tanımıyor. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımı sağlık ve eğitim sorunları, iklim değişiklikleri, ezici bağnazlık, yoksulluk, sokaktaki kaba kuvvet fazla bir cinsiyet ayrımı yapamıyor doğrusu. Özellikle bulunduğumuz coğrafya, kadını ve erkeği felaket karşısında eşitleyen ve belki de insan bile saymayan bir kurtarıcının (!) kollarındayken faydasız çığlıklar atarak, kulakları daha fazla sağır etmek gibi bir lüksümüz olmamalı bence.

Umutlarımızın bol, bilincimizin açık ve ülkemizdeki bütün baharların hiçbir yıl yanıp kararmayacağı nice 8 Mart’lar dileyerek…

28 Şubat AKP’nin anasıdır. Ahmet Hakan’ın yazısı: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6018091.asp?yazarid=131 Sivil toplum ve Murat Belge: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=212244 

Cargill üzerine Umur Talu’nun yazdıkları: http://www.sabah.com.tr/2006/11/26/talu.html

Tohum yasası (Cengiz Aktar’ın değerlendirmesi): http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=89706&Categoryid=4&wid=121

27 Mayıs (Hilmi Yavuz’un bir yazısı): http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=494321#

Derin devlet üzerine (Enis Berberoğlu): http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5890218.asp?yazarid=6

Etyen Mahçupyan’dan Soros’a övgü:

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=461565#

…..

YKY’nin şiir sitelerine yasak getirmesi üzerine:

Not:Cumhuriyet gazetesi internet yayını şifreli olduğu için yazıyı tümüyle alıntılıyorum.

 Ataol Behramoğlu 20.01.2007 Cumhuriyet

İnternet Gerçeği

Teknolojinin dışında kalamazsınız. Yazı bilinmeden önce şiir zihinde oluşturuluyor, bellekten belleğe geçerek varlığını sürdürüyordu.

Yazının bulunması bu anlamda belleğin önemini azaltmıştır.

Yazı makinesinin icadı şair ya da yazarın kaleme ve kâğıda gereksinimini yok edemediyse de, eski önemlerinin azalmasına neden olmuştur.

Şiir için kâğıt, kalem bugün de önemini koruyor olsa da, şiir dışındaki yazınsal ürünlerin kâğıt, kalemle yazıya dökülmesi günümüzde ancak ya bir alışkanlık ya nostalji konusudur.

Bilgisayar teknolojisi ise hepsinin üzerine tuz biber ekerek yazı makinesinin ölümünü ilan etti.

Biz yazar çizerlerin, hepimizin evinde, bir, bazen birkaç yazı makinesi, unutuldukları köşelerde büsbütün çöpe atılacakları günü beklemekteler…

Sözü bilgisayar teknolojisinden “internet” e; günümüzün bu uçsuz bucaksız, baş döndürücü, akıl almaz, gayya kuyusu, şeytani, tanrısal, sizi bir ya da birkaç tıklamayla dilediğiniz her şeye, her bilgiye, dilerseniz en alçaklara indirip dilerseniz en yücelerde gezdirebilecek olağanüstü buluşuna getirmek istiyorum…

***

İnterneti yadsıyamazsınız.

İnternetin sağladığı sınırsız olanakların dışında kalmak, interneti küçümsemek, bu konudaki bilgisizliğin sonucu olabilir.

İnternetin olanaklarından ne ölçüde yararlanabildiğimiz ise bir başka konudur.

İnternet başında saatler geçirmekten, yararsız oyunlarla zaman öldürmekten söz etmiyorum kuşkusuz.

Bu, internetin, TV gibi, ondan da beter olumsuz yanıdır.

Bilgi edinme konusunda ise, hiçbir bilgi edinme aracı internetle yarışamaz.

İnternet önemsizleştirdi mi onları?

Bilgisayar teknolojisinin yazı makinelerini ortadan kaldırması gibi, internet olgusu da kitabın sonu mu oldu ya da olacak?

Burada sorun çatallaşıyor…

***

Kendi adıma, şiir alanında ürün veren biri olarak, şiirlerimin sayısız internet sitesinde dolaşmasına itirazım yok.

Bundan hoşlandığımı da söyleyebilirim…

İnternetteki şiir dolaşımının, şiir kitaplarının zaten sembolik satışı üzerinde olumsuz etkisi olduğunu da sanmıyorum

Tersi bile düşünülebilir.

İnternette ilk kez karşılaşıp sevdiği şiirin kitabını edinmek isteyen okurlar mutlaka olacaktır.

Fakat onlar bu kitaba büyük olasılıkla ulaşamayacaklardır.

Çünkü büyük kentler dışında kitap ve kitapçılık ülkemizde can çekişmektedir.

Ülkemizin birçok kentinde kitapçı esnafı, işyerini kapatmak zorunda kalmıştır ve bunun nedenini internete bağlamak (böyle düşünen varsa eğer) pek fazla safdillik olur.

***

İnternet sitelerinde şiirlerimin dolaşması konusunda beni tedirgin eden, bu şiirlerin bazen bozuk ya da eksik çıkması, bazen de ve daha da vahim olarak, benimle ilgisi olmayan şiir ya da yazıların bu sitelerde yer almasıdır. (Birkaç kez değindim, yeri gelmişken bir daha söyleyeyim. “Ataol Behramoğlu’nun Duası” denilen şeyle benim bir ilgim yok. Bundan başka, “Diyorum ki” – ya da belki “Düşünüyorum k i”- başlığını taşıyan uzun bir saçmalık daha var bazı sitelerde, benim şiirlerimin arasında… Onunla da ilgim yok. Bunları bu sitelere bildirsem de sonuç alamıyorum.)

Bundan başka, bir de “indirmek” diye adlandırılan olgu var ve sanıyorum ki yayınevleri en çok bundan tedirgin.

Bu anlamda “internetten indirmek”, “korsan yayın” ın bir başka çeşidi, onun internet değişkesi (versiyon) oluyor…

İnternet ve telif hakkı gerçeği de yine göz ardı edilmeyecek önemli bir sorundur.

***

Sonuç olarak ve yine kendi adıma konuşacak olursam, bağlı olduğum yayınevinin ya da herhangi bir vârisimin, ben yaşarken ya da ölümümden sonra, şiirlerimin internet sitelerinde yayınına engel olmasını istemem…

Fakat öte yandan, yasakçı olmayan bir denetimin gerekliliği, yazarın ve yayıncının haklarının korunması zorunluluğu da açık.

Son zamanlardaki bazı çabaları öyle değerlendiriyor, yasakçılığa dönüşmemesini diliyorum.

***

ÇOK ÜZGÜNÜM. ÖZ KARDEŞİM ÖLDÜRÜLMÜŞ GİBİ ÜZGÜNÜM.

TÜRKİYE’YE BUNDAN DAHA BÜYÜK BİR KÖTÜLÜK YAPILAMAZDI.

TÜRKİYE BU ALÇAKÇA CİNAYETİN ARKASINDAKİ GÜÇLERİ BULUP ÇIKARAMAZSA, DÜNYAYA TEŞHİR EDEMEZSE, HESAP SORAMAZSA, HER TÜRLÜ LANETİ HAK ETMEKTEDİR. HRANT DİNK ‘İ ANLAYAMAYAN, KORUYAMAYAN BİR ÜLKEDE YAŞADIĞIM İÇİN UTANIYORUM. HRANT DİNK’İ TÜRKİYE’NİN, TÜRKLERİN, ERMENİLERİN, BÜTÜN NAMUSLU, DEMOKRAT, UYGAR İNSANLIĞIN ŞEHİDİ OLARAK SELAMLIYORUM.

Basın:

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=63997,10,6 Oray Eğin Gazetecilik ve Evcilik Oyunu

“Solcu” Radikal’de gazeteciyi kapı önüne koyma sanatı: http://istanbul.indymedia.org/news/2006/11/158242.phpstanbul.indymedia.org/news/2006/11/158242.phphttp://www.haber.gen.tr/haberadres/haberemail.asp?4C4C733  

…..

http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=97600&Categoryid=4&wid=9 Haşmet Babaoğlu – Bu gazetecilik değil, rezalet! (Vatan)

Güray Öz’ün Yazısı:

Orhan Pamuk, İsmet Berkan Olunca

Ben iyi bir Orhan Pamuk okuruyum. Cevdet Bey ve Oğulları ‘nı büyük bir zevkle okumuş, kitaplığımda Thomas Mann ‘ın Buddenbrook Ailesi ‘nin yanına yerleştirmiştim. Sonra o unutulmaz Sessiz Ev girdi kitaplığıma. O yılların olaylarına da denk düştüğü, siyasal ortamı iyi yansıttığı, insan hikâyelerini ustaca işlediği içindi herhalde, çok sevdim. Kara Kitap ‘la ilgili okuma serüvenim biraz değişiktir. Hikmetler bulmaya eğilimli bir ruh hali ile okuduğumu, bazen bulup sık sık yitirdiğimi hatırlıyorum. Ama Galip ‘in kayıp Celal Salik ‘in yerine geçmesindeki derinliği ve hikmeti anlayamasam da birinin ötekinin yerine geçmesi hikâyelerinin postmodern bir çarpıcılığı vardı doğrusu. “Kendim olmalıyım” diye yazan Celal Salik’i unutmadım. Bir gün yeniden karşıma çıkacağı içime doğmuştu sanki. Üç gün önce Radikal’de İsmet Berkan’ın köşesinde rastlayınca Celal Salik’e, eski bir dostu görmüş gibi oldum. Ama gerçekten Celal miydi, yoksa onun yazılarını yazmaya başlamış Galip mi, anlayamadım. Orhan Pamuk ise tıpkı hikâyelerinde olduğu gibi, ama bu kez roman kahramanlarını kullanarak değil, bizzat kendisi bir başkasının yerine geçmişti. Hem Kara Kitap ‘ın görünmez kahramanı Celal ya da Celal olmak isteyen Galip, hem de Orhan Pamuk İsmet Berkan’ın yerine geçmişlerdi. İsmet Berkan’ın kimin yerine geçtiğini ise çıkaramadım. *** Orhan Pamuk’un Batılı bir eleştirmeni, Gabrille Killert, 1999 yılında Die Zeit ‘ın Edebiyat ekinde, başkası yerine geçme merakının Türklerin bir merakı olarak Pamuk’un kitaplarına yerleştiğini anlatmıştı: “Türkler” diyordu, Killert , “Batı’yı taklit edip durmuşlar ve bunun sonucunda da kimliklerini ‘esrarlarını’ yitirmişlerdir.” Gabrielle Killert Pamuk’un söyleminin bunun üzerine kurulu bir “üst söylem” olduğunda ısrarlıydı. Bilmem Pamuk’taki öteki olmak hevesinin böyle bir kökeni var mıdır, ama onun gerçekten de başkası olarak kendini bulmak istediğini, bu arada kendini yitirdiğini sık sık düşündüm. Birbirlerinin yerine geçen kahramanların en iyi resmedildiği romanlarından biri de Beyaz Kale ‘dir. Bu ilginç romanın iki kahramanının sayfalar ilerledikçe birbirinin yerine geçişini izlerken, büyük bir zevkle okuduğum romandaki kahramanlardan birinin de, bir başkası tarafından yazılmış bir başka romandaki bir kahraman olduğu iddialarını ciddiye almaz, her şeyin her şeye benzediği, parçalanıp giden dünyalara da bunun denk düştüğünü söyleyenlere hak verir, o bir başka romandak i Pedro ‘nun söyledikleriyle sonradan Hoca olan Venedikli ‘nin sözlerinin benzeşmesine hiç aldırmazdım. *** Peki ama sürekli bir başkasının yerine geçerek kendimiz olabilir miyiz? Ya da başka türlü, Kara Kitap’ta “Kendiniz olmakta güçlük çekiyor musunuz” diye soran berber gibi sorayım. Kendiniz olmakta güçlük çektiğiniz zaman bir başkası olmak zor olmuyor mu? Celal Salik olsa şöyle derdi: “Kendim olmalıyım, onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan kendim olmalıyım ben, kendim olmalıyım… Evet, berber efendi, insanın kendisi olmasına bir türlü izin vermezler, insanı bırakmazlar kendisi olsun diye, hiçbir zaman bırakmazlar.” Galiba bu kez de bırakmamışlar. Bu kez artık her şeyi bildiğini sanan, bilmediği zaman da bilmediğini bilmeyen, kendi eksik ve fazlalıklarına hoşgörüyle bakmayı bir tarafa bırakmış biri gibi olunca… İnsan pek çok şeyi unutuverir. Arşivlerden çıkartılan, bir zamanlar severek röportajlarını yayımlayan bir gazetenin, pek eski bir nüshasının üzerinde tepinerek manşet atılabilir. Şu anlamsız 301’den değil, 141-142’lerden, 146’lardan yargılanmış, işkence odalarında kalmış, devletin gazabına uğramış olanların, Nâzım ‘ı çok sevenlerin, onun gibi olmak isteyenlerin, onun için yazı yazmış olanların çalıştığı gazeteye küfredilebilir, sonra o bir günlük rol değişiminin iç huzuru ile yeni bir roman yazmanın yalnızlığına gidilebilir mi? Neden olmasın, gidiliyordur. *** Bu yazıya artık nokta koymak zorundayım. Uzadı ve bu yazı içinde ben bir başkası olmak, Orhan Pamuk okumaktan artık hoşlanmayan bir okura dönüşmek istemiyorum. Biliyorum, epey bir zamandır, Kars yolları karla tıkandığından bu yana zorlanıyorum ve Nobel de kurtaramadı Kar’da mahsur kalan sempatimi. Yine de yeni ve artık kahramanın bir başkasına dönüşmediği bir roman okumak istiyorum ben. Orhan Pamuk’un bir başkası olmak alışkanlığının giderek gazeteci olmak hevesine ulaşması, umarım ki artık bir son noktadır. Çünkü, tıpkı nasıl ressam olamayacağını anlamış, yazar olmakta karar kılmışsa Orhan Pamuk, bu deneyle birlikte gazeteci olamayacağını da anlamış olmalıdır. 10.1.2007 cumhuriyet  

….

B. Ecevit:

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=203847</a> Şairin Ölümü, Haydar Ergülen

….

Attila Yayla:

www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=207041 Son iki yılında Atatürk iktidarda değildi, Attila Yayla

….

Orhan Pamuk:

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5873 Orhan Pamuk’un konuşması nasıldı? Necmiye Alpay,15.12.2006

….

Behçet Necatigil:

http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0002424.pdf

….

Orta-Doğu ve Somali: 

Hüsnü Mahalli’nin yazısı:

http://www.nethaber.com/NewsDetails.aspx?id=8675

Reklamlar

Leave a response and help improve reader response. All your responses matter, so say whatever you want. But please refrain from spamming and shameless plugs, as well as excessive use of vulgar language.

3 Responses to “Küçük Arşiv”

  1. Serap İlerlemek(Özkuşcu)

    merhaba ben 1983 mezunu Serap Özkuşçu. Haberleşmek için silerlemek@hotmail.com

  2. 8 Mart için « Nicomedian-Şefika

    […] Küçük Arşiv Doğru, düzgün ve güzel Türkçe […]

  3. ARZU ASTEPE

    MERHABA

    Bende eski mezunlardan…. 1989

    Mezunlar gününe hiç katılmadım….. Katılmak eski arkadaşlarımı görmek isterim….
    6 MATD

    TEŞEKKÜRLER

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s