WordPress’e giriş yasağı

Posted On 19 / Ağustos / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 3 responses

Önce ekşi sözlük, sonra youtube şimdi de wordpress blogları. Türkiye’de sansürcü zihniyetin geldiği nokta bu. İki gündür Türkiye’deki wordpress blogcuları sitelerine erişemiyor. Bu kadar geniş kapsamlı bir yasağın gerekçesi bilinmiyor. Bir sitedeki (hangi site?) uygunsuz/politik içeriğin buna neden olduğu söyleniyor.

Ama tüm dünya bizi Çin gibi özgürlük özürlüsü bir ülkeyle karşılaştırıyor bu arada. Bakın wordpress’in sahibi Matt ne yazmış:

“People trying to visit WordPress.com from Turkey are seeing this message: “Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2007/195 of T.C. Fatih 2.Civil Court of First Instance.” I didn’t realize Turkey had a great firewall like China. This is really unfortunate because we have a really passionate Turkish community that gets about 12 million pageviews a month.”

Matt burada Türkiye’nin Çin’inki gibi büyük bir güvenlik duvarı olduğunu (şimdiye kadar) bilmediğini söylüyor.

Bu yazıya gelen yorumlarda ise Çin’in güvenlik duvarı konusunda Türkiye’den iyi olduğu yazıyor.  

Umarım sorunumuz geçicidir. Yoksa bu yazıya erişim de hiç kolay olmayacak.

Dipnot: Bu ülkede internet sansür yasası az sayıda insanın çığlığına karşın 23 Mayıs 2007 tarihinde yasalaştı.

 …

Ekler:

Türkiye’de sansür için bkz:

http://en.wikipedia.org/wiki/Censorship_in_Turkey

Bu da Çin’deki durum. 250 binden fazla bloga getirilen yasak söz konusu ediliyor: http://www.inthesetimes.com/article/2304/  

Datça’dan zamanı durduran öyküler

Posted On 19 / Ağustos / 2007

Filed under Edebiyat, Güncel

Comments Dropped one response

datca2.jpg

Akdeniz’e, billur suların koynuna, “bir kısrak başı gibi” uzanır Datça yarımadası. Eski Datça’da bahçelerden badem dalları sarkar. Datçalılar mevsiminde badem kırar evlerin önünde. Datça yolları kekik, bahçeleri bal kokar. İskele’de beyaz begonvil salkımları, mor begonvillere dolanır. Efsaneye göre, Datça yarımadasının tam ortasındaki dağ, buraların kralına aitmiş ve bu kral oğluyla kızının esenlik içinde ülkelerini yönetip yönetmediklerini o dağdan gözlemekteymiş. 

İşte o Datça’nın gönüllü yerel tarihçisi, araştırmacısı Nihat Akkaraca nice zamandır yaptığı çalışmaları kitaba dönüştürdü. Datça’da Zaman adını taşıyan bu kitabın en ilginç yanı kaynak kişilerden derlenmiş, daha önce yazıya geçmemiş öykülerden oluşması. Yani Akkaraca bir çeşit halkbilimci gibi davranmış; Pertev Naili Boratav’ların İlhan Başgöz’lerin izinden gitmiş. Böylece zamanın yok edici akışına bir anlamda dur demiş. Siz de benim gibi eski insanların, değerlerin yerine yenilerinin yetişmediği, güzel insanların güzel atlara binip gittiği duygusu içindeyseniz, bunu neden önemsediğimi anlarsınız.
Öyküleri anlatanlar (Hamdi Sarı -1914; Mehmet Tabak -1926 Eski Datça gibi) ve anlatılanlar (Halil Çavuş, Hamit Ağa vb.), hatta manileri yazanlar da ismiyle cismiyle gerçek kişiler. Öykülerin geçtiği dağ, ova, tarla, dere, koy hep Datça coğrafyasının, isterseniz gidip bulabileceğiniz yerleri (Gocadağ, Gızılova, Gökdere vb.)… Buraların ve kimi kahramanların fotoğraflarının da kitaba girmesiyle gerçeklik duygusu biraz daha artırılmış. Kitabın sonuna bir de Datça köy haritası eklenmesi olayların geçtiği yerleri zihninde canlandırmak isteyenler için iyi bir kaynak olmuş.
Öyküler mübadele yıllarından günümüze kadar çok uzun bir zaman dilimini kapsıyor. Datça insanları kurnazları, safları, iyilikseverleri, alaycılarıyla bir geçit resmi yapıyor bu öykülerde. Eski Datça’nın yol sorununa, jandarma dayağından, “demirkırata”, oradan köy enstitülü öğretmenlere ve imama, sonra daha yakın yıllarda halkın devlet hastanelerinde sağlık sorunlarını nasıl çözdüğüne, turistik lokantalarda garsonluk yapan Datçalı gençlere kadar birçok konuya değiniliyor. 
Halk dilinin duruluğu düpedüz yansıyor öykülere. Akkaraca o halkın içinden gelen biri olarak hem o insanları çok iyi anlıyor, hem de çok iyi dile getiriyor. Hatta kendini de onlardan ayırmadığından “İstanbul’da bir Datçalı” öyküsünde kendi başından geçen güldürücü ve düşündürücü bir olayı da anlatıyor. 
Kitabı okurken sık sık memleketim İzmit’te de halk dilinde hala yaşayan sözcüklere rastladım. Birbirine bu kadar uzak coğrafyalarda bile aynı sözcüklerin yaşaması ilginç geldi bana. Örneğin hıra sözcüğü İzmit’te zayıf, küçük anlamıyla yerel dilde mevcut.
Öykülerin çoğunu gülümseyerek, kahramanlara sempati duyarak okudum. “Emine Teyze ve Bilgisayar” öyküsünde ise bu gülümseme itiraf etmeliyim ki kahkahaya dönüştü.
Kitaba adını veren öykü, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne esin olacak cinsten. Datça’nın saatlerinin eski zamanlarda nasıl ayarlandığına ilişkin bu ilginç öykü insanı zaman üzerinde bir daha düşünmeye çağırıyor: “Datça’da zaman yekparedir.”
Kitabı bitirdiğinizde güzel bir ülkenin güzel insanlarının yaşadıklarının tadı damağınızda kalıyor. Zamanı günlere bölmeye gerek duymadan yaşamak isteyenlerin seveceği ve toprağında kök salmak isteyeceği bir yer Datça…

Datça’da Zaman, Nihat Akkaraca, Alan, Haziran 2007

Zenginleşme umudunun partisi AKP

Posted On 26 / Temmuz / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 5 responses

 “Çetin iş bu memlekette yaşamak; çetin. Sekiz millik alınteri topraktan süprülüp gitmiş, terinizle sulayın diye Tanrı’nın Kendi söylediği topraktan. Bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz. Kentlerde dükkân işletenlerdir kazananlar, terlemeden, terleyenlerin sırtından geçinenler. Çok çalışan adam değildir kazanan, çiftçi değildir hiçbir zaman. Bazen şaşıyorum, neden sürdürüyoruz bu işi diye. Yukarıda armağanımız var da ondan, otomobillerini falan götüremeyecekleri yerde onların. Herkes eşit olacak orada ve Tanrı olanlardan alıp olmayanlara verecek.”

William Faulkner, Döşeğimde Ölürken s.99, çev. M. Belge

AKP emekçinin değil umudunu bu partiye bağlayan zenginleşme heveslilerinin partisidir. Herkes zengin olmak ister, demeyin bana sakın. Bir kere herkes zengin olmak istemez. İsteyenler de kolay yoldan değil haklarıyla zengin olmak isteyebilirler. AKP kitlesi ise yarı-eğitimli yığınlardan oluşuyor. Elbette burada çoğunluktan bahsediyorum. Hepsinin eğitimsiz olduğu gibi bir iddiam olamaz zaten. İçlerinde gayet iyi eğitimli ideologlar da var. İki başkan yardımcılarını yakından tanıyorum. Biriyle aynı iş yerinde çalıştım; ötekiyle aynı sınıfta okudum. İstanbul’da oturduğum yörede herkes AKP’li. Kapı komşularım dahil. Yaşam tarzlarını, hayata bakış açılarını yakından biliyorum. Çarşaflıların bile karşı görüşlü insanlara nasıl sempatik davrandıklarını daha önce yazmıştım. AKP tabanının kimi eğitimsiz kırsal kesim halkıyla, kimi eğitimi yarım kalmış esnaflıkla uğraşan, kimi diploma sahibi olmuş ama az gelirli işlerde çalışanlarıyla, bu partide gördükleri gibi sonradan zengin olmak isteyen yığınlar olduğunu söyleyebilirim gördüklerime ve istatistiklere dayanarak. Eğitimsiz yığınlar bu partiyle zenginleşebileceklerini gördüler. Çünkü önlerinde bu partinin yöneticilerinden pek çok örnek var ve kitleye zenginlik ve kurtuluş vaat ediyorlar.

Tabii bu işten açıkça çıkarı olanlar ve bir de kendi kozalarında yaşayan tatlı su solcuları, züppe aydınlar var AKP’ye oy verenler arasında. Her zaman olduğu gibi sesleri çok çıkan ama kerameti kendinden menkul insanlar bunlar. Çoğu Kadıköy’den, Nişantaşı’ndan uzaklaşmayı, çevreye bakmayı ‘kendi insan haklarına’ aykırı bulur ama bunlar da AKP’ye oy verdiler. Sesleri çok çıkıyor çünkü seçimi kazandılar. Ve başladı vur abalıya devri. Oysa solculuk hakkı yenenin yanında olmaktır.

Ben CHP’li değilim. 77’den beri hiç sektirmeden oy kullanırım. Ama şimdiye kadar bir kere bile CHP’ye oy vermedim. Bu seçim dahil en demokrat, en toplumcu bulduğum adaylara oy verdim hep. Bu yüzden CHP’yi savunmak bana düşmez belki ama dediğim gibi solculuk hakkı yenenin yanında olmaktır. Çünkü CHP’nin yüzde 41.5’i bulduğu seçimleri de bugün gibi hatırlıyorum. O zaman herkes Ecevitçiydi. Halkçı Ecevit diye bağırıyordu herkes. O günleri şimdi CHP’ye faşist parti bu, solcu değil, her zaman halka karşı oldu diyenlerin de anımsamasını dilerim. (Televizyonda AKP ideologlarından bir profesör Onur Öymen’e ‘İsmet İnönü faşisttir’ bile dedi.) Toptan karalamalar, geçmişi unutmalar, bugünün güçlüsü kimse ondan yana olmalar mı solcu tavır oluyor yani? Kitle kuyrukçuluğu derdik biz buna eskiden.

Hayır hayır AKP’ye oy veren milyonlarca insanı küçümsemiyorum. Hatta birçoğunu (buna komşularım da dahil) gerçekten seviyorum ve ahbaplık ediyorum. Ama sadece hislerinde samimiyseler. Onların eğitimsiz insanlar olarak refahtan pay almak için AKP’yi seçmekten başka çareleri yok gerçekten. Eğitimsizlikleri kendi suçları da değil. İşte CHP’nin veya sosyal demokratlar ve de kendini aydın sanan, kendine aydın diyen, okuyup yazan insanların her kimseler onların suçu bu: Bu insanlara alternatif götürememek, eğitim olanağı sunamamak, diploma olanağı sunulsa bile bu diplomanın bir işe yaramaması… İşin tuzu biberi olarak CHP’yi, hatta sol adayları da küçümseyip gidip AKP’ye oy atmak.

Şimdi tekerlek kırıldıktan sonra CHP’ye yol gösterenlerin, Baykal’a akıl verenlerin bir de dönüp kendilerine bakması gerekiyor. İnsanları AKP’nin kollarına atmaktan başka ne yaptıklarını düşünmeleri gerekiyor. Bence çözüm AKP’yi sol parti yerine ikame etmekte değil, CHP’yi sarı güllerle donatmak hiç değil (çünkü sarının sarı sendikaların rengi olduğunu biliyoruz ve sarı bir sol istemiyoruz), sivil toplum kuruluşlarını canlandırmakta, gerçekten sosyal politikaları olan gerçekten demokrat örgütlenmeler ve sol bir kitle partisi oluşturmakta.

Çünkü sol parti, tarihsel olarak ve tanım gereği emeğiyle geçinenlerin, alnı ve vicdanı ak olanların partisidir.

Ak parti değil AKP!

Posted On 15 / Temmuz / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 7 responses

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Meclis’te kara tahta başında ders veriyor…

Tayyip Erdoğan bir daha başbakan olmamalı; haksız mal edinme davası, Albayraklar, akıllı bilet ve İgdaş soruşturmaları sonuçlanmadan. Birçok nedenle, ama en çok bunlardan aklanmadığı, ak olmadığı için. Abdullah Gül cumhurbaşkanı olmamalı. Eşi türbanlı olduğu için değil. Omuzunda Saadet Partisi’nden getirdiği kayıp trilyon davasının vebalini taşıdığı için. Yani aklanmadığı için. AKP iktidar olmamalı. Pekçok nedenle. Ama en çok da; uluslararası sermayenin , ABD’nin neo liberal politikalarının temsilcisi olduğu için. Alın teriyle temiz para kazanan kimsesizlerin kimsesi olmadığı için.

Ben şimdi AKP değil AK bir parti ve temiz adaylar istiyorum.

Radikal

Posted On 13 / Temmuz / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 8 responses

Doğan görünümlü şahinler

Bugün 14 Temmuz. Radikal gazetesini boykot günü. Çünkü bu gazete basın emekçilerini işten attı. Sendikalaşmaya çalıştıkları için. Bu gazete emeğe saygısız bir gazete. Tüm Aydın Doğan medyasını boykot edenler de var. Türk basınının ağırlıklı bölümüne sahip olan ve şimdi de Sabah grubunu alacağı söylentisi dolaşan Aydın Doğan medyasını…

Aslında ben Radikal okuru sayılmam. İsminden başka radikal bir yanı yok Radikal’in. Başındaki insan (ki Cumhuriyet gazetesinin eski sayfa sekreterlerindendir) çok önceleri sağcı olduğunu söyledi. Küreselleşmeci, özelleştirmeci, liberal piyasacı sermayenin sesi haline gelen basın gibi Radikal’de de bir iki istisna hariç köşe yazarları çoğunlukla bilgisizce ama alabildiğine cüretkar yazılar yazıyor. Sol gösterip sağ vuruyorlar. En solcu geçinenleri bile Süleyman Demirel’in tanışığı olmaktan bahtiyar görünüyor (Bkz. Perihan Mağden). Bu nedenlerle ben bu gazeteyi okumuyorum. Kitap eki günü alıyordum ama artık onu da yapmıyorum. Çünkü kitap ekinde yazanların çoğu edebiyatı bilmiyor. Çok satanları övmekten, reklamcılıktan başka bir şey yapmıyorlar. Ama hala okuyan varsa 14 Temmuz Radikal’i boykot günü. Haber merkezinde sendikalaşarak emeğin hakkını almaya çalışan tam 41 gazeteciyi işten çıkardığı için okurlar bu gazeteyi bugün almayacak.

Basında sendikalaşmaya çalışanları sindirme girişimlerinin ne ilki ne de sonuncusu bu, biliyorum. Basında tekelleşme, tek tipleşme çabaları da sürecek gibi. Yine de umarım bu boykot kimilerine birşeyler anlatır.

Sayılar neyi bilir neyi bilmez?

Posted On 24 / Haziran / 2007

Filed under Güncel, Kişisel, İzmit

Comments Dropped 6 responses

reading.gif

Can Dündar Perşembe günü yazısında ülke gerçeklerini ortaya koyan kimi sayılar vermiş: Ülkemizde 1220 hastane, 67 bin okul ve 85 bin cami varmış. Kütüphane sayımız 1435, Almanya’nınki ise 11 bin.

Sayılardan çok şey öğreniyoruz elbette ama sayılardan da önemli bir şey var aslında: Nitelik.

Evet çok az kütüphanemiz var ama olanların hali de yazık ki içler acısı.

İzmit’le ilgili kitapları araştırmayı seviyorum. Bir iki yıl önce eski baskı bir İzmit tarihi kitabını araştırırken aklıma İzmit il halk kütüphanesinde olabileceği geldi.

Hay gelmez olaydı. Çocukluğumu geçirdiğim İzmit’te o zamanlar sık sık çocuk kütüphanesine giderim. Kubbeli, kümbet gibi sevimli bir yerdi. Bana çok lezzetli gelen kitaplar okurdum orada. Doğan Kardeş’lerle orada tanışmıştım. O tadı hala unutamamış biri olarak sordum soruşturdum yıllardır gitmediğim il halk kütüphanesinin yeni yerini öğrendim. İlk şaşkınlığım da o zaman başladı. Halk kütüphanesi halkın hiç ayağını basmayacağı bir yerdeydi. Şehirden şehirlerarası (E5) yoluyla ayrılan kıyı şeridinde bir binanın arka yüzünde.

Özel arabasız biraz zor oldu ama yine de pekala gittim. Üç kat bina. Acaba aradığımı nasıl bulacağım. Eskiden kartoteksler olurdu. Onlara bakacağım veya görevliye soracağım. Heyhat kartoteks filan yoktu. Ya görevli? Görevli değil de bir iki görevsiz vardı ortalıkta. Görevsizler kendilerinin bilmem ne yüzünden geçici görevli olduklarını, neyin nerde olduğunu bilmediklerini söylediler. Ya kartoteks? Ben bakabilirdim aradıklarıma. I-ıhh. O da olmazmış. Kartoteksleri kaldırmışlar. Neden? Artık bilgisayara geçirilecekmiş her şey. Peki geçirilmiş mi? Hayır! Sonuçta ben koca kütüphanede kaderimle baş başa kaldığımı anladım. Pes etmek yok! Bulacağım aradığımı. Bu kadar yol tepmişim, zaman ayırmışım. Aradığım kitap mutlaka birkaç metre ötemde bir yerlerde olmalı. Tek tek raflara bakmaya başladım. Etiketler var. Her şey tematik ayrılmış gibi duruyor. Ben de seni çiğ çiğ yemezsem Dewey sistemi! Evet İzmit tarihi kitaplarının yerini de buldum sonunda o üç katta gide gele ama aradığım kitabı onların arasında da bulamadım. Vardı da mı bulamadım yoktu da mı bulamadım; işte bunu bilmiyorum.

Kütüphanelerimizin durumu hep böyle midir, yoksa bu İzmit’e özel bir durum mudur; bilenler parmağını kaldırsın lütfen…

Bu arada 1946 baskılı ve bir daha basılmamış o kitabı daha sonra buldum. Hem de hiç aklıma gelmeyen bir yerde, babamın kitapları arasında evimizde…

“Yedim seni ÖSS…” ve nihayet tatil

Posted On 19 / Haziran / 2007

Filed under Doğa, Güncel, Kişisel

Comments Dropped 11 responses

Zor bir yılın en zor son ayını yaşadık ailece. Büyük oğlumuz ÖSS’ye girdi. Bütün bir yıl boyunca onun telaşı vardı üzerimizde. Neyse alnının akıyla güzel bir sınav geçirdi oğlumuz. Umarım hem bizim oğlumuzun ve hem de sınava giren tüm öğrencilerin çabası en iyi karşılığını bulur. En güzel yıllarını ÖSS telaşında, ellerinden uçuran çocuklara, bu eziyeti reva görenler de umarım yaptıkları hatayı artık anlayıp düzeltir. Yani insanın Genç Parti’ye oy veresi geliyor. Şaka şaka, aman ağzımdan yel alsın. (Yine de Perihan Mağden gibi ‘Genç Parti barajı aşarsa bu ülkeden giderim’ diyemiyorum ama. Ülke bizim ülkemiz, nereye gidiyoruz? İfratı da tefriti de sevmem.)

Bu arada balkonumuzdaki yılbaşı çiçeği çılgın çingene pembeleri saçarak açtı durdu; neşeye boğdu balkonu. Zorlu yılın sonunda gelen bir armağan sayıyorum ben onu. Öyle ya şimdiye kadar hiç Haziran’da açmamıştı. Hem de İstanbul’da hava 30 derecelerde seyrederken… Serin havalarda baharda açtığını görmüştüm ama.

Gökova’nın yürüyen balıkları

Şimdi sıra tatilde. Bekle bizi Gökova Akyaka. Gökova bizim evde “yürüyen” balıklarıyla anılır en çok. Bilen bilir orada buz gibi akan kaynak suları vardır. Bu sularda yeşil başlı gövel ördekler yüzer. Eski günlerde, bunlardan birinin başındaki Halil’in yerinde yemek yiyorduk. Sık sık yaptıkları gibi birden ördekler sudan çıkıp masaların arasında dolanmaya başladılar. Bu yıl lise diploması alan oğlum henüz küçücüktü. Konuşmayı yeni başarmıştı. Biraz önce yüzen ördeklerin şimdi de yürüdüklerini görünce gözlerini kocaman açışını ve “Balık! Balık yürüdü!” deyişini hiç unutmuyoruz.

Azmakbaşı köprüsünden Akyaka plajının görünümü

Selam olsun Halil’in Yeri, Ula’lı arkadaşım Nevin, dayısı Şadan Gökovalı, Nevin’in okaliptüsleri diktiren dedesi, özel kitaplık sahibi köy enstitülü öğretmen ve tüm dostlar…

Barbarlar ne kadar içimizde?

Posted On 5 / Haziran / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped 6 responses

iran.jpg

Pek çok kez görüşlerine katılmadığım Akşam yazarı Serdar Turgut’un bugünkü (5.6.2007) yazısı cuk oturmuş. Alıntılamaktan kendimi alamadım. Bugün onun her söylediğine katılıyorum.

(Bu arada Lolita konusu bir yana, çok duyarlı ve yetenekli bir yazarın (Nabokov) çok iyi bir edebiyat yapıtı. İçinde harika tasvir bölümleri var. Zaten bir sapığın duygularını okumak kimseyi durduk yerde sapık yapacak değil. Ayrıca kitabın alt başlığından anladığım kadarıyla yasaklanan ve gizlice okunan edebiyat yapıtları arasında Gatsby, Jane Austin ve Henry James de var! 12 Eylül karanlığında bizde de Marksist yazarlar yasaktı. Yine 1980’lerde Nurcuların Risalei Nur külliyatının da ABD’de basılmış Türkçe örnekleri dolaşırdı elden ele. Neyse ki bizde yasaklar Jane Austin’e kadar gitmemişti.

Kimsenin kitabıyla, kalemiyle hatta şimdi hükümetin yaptığı yeni yasayla engellemek istediği internet özgürlüğüyle uğraşılmasına gerek yok.)

…..

 Lolita’yı Okumak

İmam hatipler dışındaki okullarda eğitim gören çocukların ahlakları üstüne laf söyleyen barbarın laflarını okurken, dini resmi ideoloji olarak benimsemiş sistemlerde özgürlüklerin durumuna ve ahlak meselelerine yaklaşımı düşündüm.Ahlak konusunda fazla konuşan insanların dinin arkasına saklanıp nasıl da büyük ahlaksızlıklar yapabildikleri çarpıcı bir gelişmedir.Bu bağlamda Azar Nafisi tarafından yazılmış olan ‘Reading Lolita In Tehran: A Memoir’ adındaki kitabını hatırladım.

Büyük bir entelektüel birikime ve zenginliğe sahip olan İran’da, din rejimi kurulduktan sonra ‘korunma’ yalanının ardına sığınılarak tüm bu entelektüel birikim ayaklar altına alınmak istenmiştir.

Büyük ölçüde başarılı da olunmuştur. Ama bazı insanlar direnişlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. “Tahran’da “Lolita” Okumak”, işte bu tür insanlar arasında yer alan bazı kadınları anlatmaktadır.

2 yıl boyunca her perşembe sabahı yasaklanmış yazarların kitaplarını okuyup tartışmak için evlerde buluşan yedi kadının yaşadıkları anlatılıyor kitapta. Bu bir roman değil, adından anlaşılacağı üzere bir memoir yani hatıra.

Kitap dört bölümden oluşuyor. Bölümlerin ismi ise şöyle: Lolita, Gatby, James ve Austen.

Lolita bölümünün ağırlık noktası cinsellik üzerine gayet tabii ki… Bu kitabın İran sosyal şartlarıyla yakından alakası var biliyorsunuz. Büyük yazar Nobokov’un kitabında, 12 yaşındaki bir kıza seksüel bağımlılık yaşayan bir orta yaşlı adamın hikayesi anlatılır.

Şimdi aranızda ‘bunun yasaklanması normal. Çünkü İslami bir rejimde kitabın konusunun rahatsızlık yaratması doğaldır’ diyenler çıkacaktır. Ancak bu tür rejimlerde kural koyanlar çoğu zaman kendileri hakkında yalan söylerler. İslami rejimlerin bir tür trajedisidir bu. Lolita kitabı, 1979 yılında İslami rejimin kurulmasıyla kızlar için evlilik yaşının dörde indirildiği bir Tahran’da yasaklanmıştır. Bunu da hatırlamak gerekiyor. (abç)

Bu tür çifte standartlar, cinselliğe ve kadına bakışta da kendisini sıkça gösterir. Güya bu sistemler kadını korumak gerekçesiyle onu kıyafetin arkasına saklar, ama bir yandan da bir günlük hatta saatlik evlilik gibi bir tuhaflığın gelişmesine izin verirler. Böylece güya kadının iffetini korurken, ilişkilerin yaşanması için gerekli ortamı sağlarlar.

Bu yalancılık ve çifte standart gerçek yaşamda sıkça ortaya çıkar ve yedi kadın gizlice buluşmalarında yaşanmış olayları da tartışırlar.

“Batı’ya özgü davranışlar” sergilediği iddiasıyla tutuklanıp bakirelik testine zorla sokulan ve sonra da Devrim Muhafızlarınca defalarca tecavüz edilen genç kadının hikayesi de vardır yaşanmışlar arasında.

Kadını korumak genel ilkesi doğrultusunda, bir kadına yapılabilecek akla gelebilecek her türlü iğrençliği yapacaksın, bunun adı da namus, iffet olacak öyle mi?..

Üzerinde düşündüğümüz kitabın adı “Lolita’yı okumak” olmasına bakmayın siz. Bugün Tahran’da Lolita’yı bulup da okuyabilmek mümkün değil tabii. Çünkü medeniyetler dışı rejime göre, klasik ‘Madame Bovary’ kitabında yer alan evlilik dışı ilişkiler bölümleri bile tehlikeli ve yasaklanmış durumda.

Bu tür bir rejimle, bilgi birikimi ve düşünme gücü hayli güçlü olan İran gibi bir medeniyet, geleceğe yürümeye çalışıyor. Bu imkansız tabii… Başta, içleri dolu olan insanlar buna izin vermeyecekler. Düşündüğümüz kitabın kapağında iki kız başlarını eğmiş bir şeyler okuyor.

Siz Lolita kitabını okuduklarını sanıyorsunuz ama fotoğrafın orijinalini bulup görünce aslında okuduklarının ‘Mosharekat gazetesi’ olduğunu görüyorsunuz. Bu, İran’a demokrasi getirmek isteyenlerin görüşlerini yansıtan ve başta gelen reformist gazete.

Yani İran halkı tekrar kendi geleceğine sahip çıkacak ve işin ilginç yanı bunu yine kadınları tarafından yapacak.

İşin acı yönü, bütün bu insanlara örnek olabilecek konumdaki Türkiye’de, ülkeyi bu tür ülkelerin bile gerisine düşürebilecek kafadaki insanların son dönemde çok arttığını görüyoruz. (abç)

Bugünkü hayatımızın temelini atmış bulunan büyük Atatürk’e, düşmanlık almış başını yürümüş durumda.

Ben eminim; İran halkının bir bölümü bile bazı Türklerden daha fazla seviyordur Atatürk’ü ve yaptıklarını.

İran’da çanak antenler yasaklanıyor. Çünkü halkın Türk toplumunun yaşam biçimini görmeleri istenmiyor. Bizim içimizde ülkeyi Vahabilerin Suudi Arabistan’ından bile geri götürmek isteyenler var.Bu insanlar ne yazık ki güçlü pozisyonlardalar da… (abç)İran halkı rejimin baskısından kurtulmaya çalışıyor. Suudi Arabistan’da halkın talebi üzerine sistem yumuşatılıyor.

Atatürk’ün Türkiye’sinde bunun tersini yapıp ülkeyi bu ülkelerin bile arkasına düşürmek isteyen insanlar var.

Ne ayıp ne büyük trajedi bu…

ANZAC bisküvileri ve biraz mutfak tarihi

Posted On 24 / Mayıs / 2007

Filed under Mutfak

Comments Dropped 6 responses

Bizim kurabiyeler asker yolluğu çıktı :-))

Birkaç gün önce Berceste yemek şenliği kapsamında İngiliz usulü yulaflı bir kurabiye tarifi yapınca benim aklıma başka bir yulaflı tarif geldi. Uzun süredir evimizde severek yapıp yediğimiz bu kurabiyenin adı elimdeki nota göre Anzak bisküvisiydi. Tarifi bir Avustralyalı’dan almıştım evet ama yine de bu bisküvinin adında bundan öte bir şeyler var gibiydi. Bu nedenle interneti açtım ve şu bizim Çanakkale savaşı için gelen Anzac’ların (Avustralya ve Yeni Zelanda ordusu) kurabiyesi olduğunu öğrendim. Orada hala askerlerin anısına özel günlerde bu kurabiyelerden pişirilip yardım toplanıyormuş meğer.

Doğrusu, bizim kurabiyenin 1915’de Çanakkale topraklarında tüketilmiş olması bana epeyce heyecan verici geldi. Benim tarifimin en belirgin özelliği Hindistan ceviziydi. Öğrendiğime göre bu kurabiye çok dayanıklı olduğu için ordu erleri yanlarında Çanakkale’ye getirmiş. İyice kurumuş kurabiyeleri ezip toz haline getiriyor, sonra da su ilave edip ısıtıyor, reçel vb. karıştırıp kendilerine bir tür sıcak içecek yapıyorlarmış.

Zor koşulların kurabiyesiymiş yani. Wikipedia bunların Çanakkale’ye savaşmaya giden erkeklere Avustralyalı kadınlar tarafından yolluk olarak hazırlandığını yazıyor. Yulaflı kurabiye reçetesi işte o günlerde Avustralya’dan Çanakkale’ye yapılan uzun deniz yolculuğuna dayanacak şekilde değişime uğramış, hindistan cevizi eklenerek. Anglo saksonların (galiba İskoçların) daha önceki yulaflı tariflerinde ise hindistan cevizi yok. Yeni Zelanda’da bir profesör bu kurabiyelerin tarihini araştırmış ve yemek kitaplarında bu adın ilk kez 1921’de yani Çanakkale savaşlarından altı yıl sonra yer aldığını görmüş. Artık bu kurabiyeleri her yapışımda Çanakkale ve Gelibolu savaşlarını anımsayacağım herhalde. Sevdiklerinden uzakta şehit düşen ANZAC askerlerini anarak, onları buralara sürükleyen emperyalist devletleri lanetleyerek… Ve elbette bizim çıplak ayakla vatan uğruna ölmeye giden dedelerimize rahmet okuyarak…

Tarifi de yazayım. (Dikkat! Alışkanlık yapabilir…)Yapımı çok kolay ve kısa süren bu kurabiyelerin malzemesi şunlar:

  • 1 su bardağı Hindistan cevizi rendesi
  • 1 su bardağı yulaf ezmesi
  • 1 su bardağı un
  • Yarım bardak toz şeker
  • Bir dolu çay kaşığı kabartma tozu
  • Yarım bardak kuru üzüm (veya kuş üzümü -benim tercihim)
  • Yarım bardak tereyağı (veya eşiti sıvıyağ -bu da benim tercihim)
  • Bir buçuk yemek kaşığı golden syrup (olmasa da oluyor)

Tereyağı kullanıyorsak önce eritiyoruz. Sonra bütün malzemeyi halledip yağlanmış tepsiye kaşık kaşık yerleştiriyoruz. Tabii aralarında kabarma payı bırakarak.Pişme süresi 180 derecede (350F) 15-20 dakika. Savaşsız bir dünyada yemeniz dileğiyle afiyet olsun.

Yine solaklık üzerine

Posted On 17 / Mayıs / 2007

Filed under Kişisel

Comments Dropped 2 responses

Bazen farklı düşünme biçimlerinin insanlar arasındaki görüş ayrılıklarının asli sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü farklı düşünme biçimi bakış açısı farklılığına yol açıyor. Belki çok fazla tümevarım gibi duracak ama bunun bir kademe üstüne sıçrarsak, Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında da bu tür bir yaklaşım ve düşünme biçimi farkı olduğunu sanıyorum hatta gözlüyorum ben. 

 

Doğu-Batı ile sağ-sol ilişkisi

 

Bir genelleme yapacak olursak Doğu felsefedir, Batı bilim. Doğu ülkeleri yani Asya toplumları felsefi bilgiye değer verir. Doğu tıbbı bile bilimsel (scientific) değil, felsefidir.

Batı ise bugünkü düzeyini bilimsel gelişmelere borçludur. Bilimsel çıkarsamaları önemser.

Beynin sol yarımküresi batıdır, yani bilimi önceler. Kabaca söylersek ayrıntılarla düşünür, yani tümdengelim yöntemine yatkındır.

Sağ yarımküre ise doğudur; yani felsefi düşünüşü, genellemeleri önemser: Doğu ezoterizmi, İslam tasavvufu gibi…

Sol, mantık, analitik düşünce ve ayrıntılara odaklanır. Buna karşılık tüm resmi anlamada güçlük çeker.

Sağ bütünü gören yaratıcı taraftır. Yap bozun parçalarını bir araya getiren sağ beynimizdir.

Tabii burada unutulmaması gereken nokta şu ki her insanda her iki beyin yarıküresi de işlev görüyor. Ancak kişiler arası farklar bağlamında, bazı insanlarda sol bazılarında ise sağ yarı küre daha baskın, daha etkili oluyor.

Bakıyorum da her işimiz tamam gibi gereksiz konularda ve gereksiz zamanlarda kavga etmekten hiç çekinmiyoruz. Bana öyle geliyor ki kopan gürültülerin çoğu da bakış açısı farklılıkları yüzünden. Filin tanımı gibi herkes konunun farklı bir ucundan tutup kendi tuttuğunun tek  gerçek olduğunu iddia ediyor. Sağcılığı, solculuğu, milliyetçiliği, vatanseverliği, Atatürkçülüğü, liberalizmi, İslami solu, Orhan Pamuk’u hep böyle değerlendiriyoruz. Peki tüm resmi gören tarafa mı inanacağız. Yani solaksa bir insan daha mı iyi görüyor demektir? Hayır; ayrıntılar da önemlidir. Ayrıntıları, yap-bozun parçalarını kendi içinde incelemek de gereklidir. Orhan Pamuk’un hem edebiyatını hem politikasını bir arada değerlendirmek kadar edebiyatını politikadan bağımsız edebiyat olarak da değerlendirmek zorundayız. Bakış açısı farklılıkları yüzünden kavga etmeden önce bu tür biyolojik nedenleri de göz önünde bulundurarak karşımızdakine bir şans tanısak daha kavgasız gürültüsüz yaşamak mümkün olabilir belki.  

 

 

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »