1 Mayıs 1977

Posted On 1 / Mayıs / 2007

Filed under Güncel

Comments Dropped 8 responses

merhabagt-094.jpg

Merhaba İşçi Tiyatrosu grubundan tiyatrocu arkadaşım Hacer İpek bundan tam 30 yıl önce, 1Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda katledildi. Tek suçu her türlü izni alınmış olarak yasal ve o zamanlar resmi tatil olan işçi ve emekçi bayramını kutlayan kitlenin arasında yer almaktı. Sular İdaresi’nin üstünden, toplanan kitleye açılan ateşle öldürüldü. Hacer İpek sizin benim gibi biriydi. Onun ölümü karanlık güçlerin ne kadar içimizde olduğunu gösterdi. Panik çıkacağını bilerek o büyük kitleye ateş açan karanlık güçlerin kimliği ise, aradan geçen 30 yıla rağmen ortaya çıkarılamadı… Bu olay Taksim’in 1 Mayıs’lara kapatılmasının da bahanesi oldu. Bugün 1 Mayıs 2007’de aradan geçen 30 yıl boyunca olduğu gibi onların, o günahsızca katledilenlerin anısını yad etmek ve olayın olduğu yere karanfil bırakmak isteyenler yine Taksim Meydanı’na sokulmadı…

Karanlık güçlere karşı karanfilden yanayım.

Anılarına saygıyla…

Reklamlar

Erenköy Kız Lisesi’nde 2007 mezunlar günü

Posted On 29 / Nisan / 2007

Filed under Erenköy Kız Lisesi

Comments Dropped 53 responses

EKL 2007 mezunlar gününden görüntüler… Üstte kapıdaki ünlü mor salkım.

İki İsmail Bey Leyla ve Nuray’la. Biri müdür yardımcısı, öteki müzik öğretmenimizdi. Ne mutlu biz öğrencilerine ki her ikisi de Köy Enstitüsü çıkışlı.

Bizim dönemin müdür baş muavini ve disiplin kurulu başkanı! sanat tarihi öğretmeni Turgut (Erdoğan) Bey’leyim.

Mezunlardan bir grup töreni izliyor.

 ***

Bu yıl lisenin Atatürkçü kızlarının çoğu Çağlayan’daydı ama yine de harika bir mezunlar günü oldu. Geri kalanlardan günü Çağlayan’la okul arasında ikiye bölenler de oldu. Havanın güzel olmasının da katkısıyla çok güzel bir gün geçirildi. Yemekler yendi. Törende 50 yıllık mezunlara madalyaları takıldı. Okul korosu ve öğrencilerinin özel gösterileri izlendi.

Benim en çok dikkatimi çeken bu yıl ki mezunlar gününe çok özenle hazırlanılmış olduğuydu. Okul pırıl pırıl ve düzenliydi. Her tarafa eski fotoğraflardan oluşturulan panolar asılmış, özel baskılı okul kupası satışa sunulmuştu.

Okulun içinde eski zemini kaplayan (hani o mazot kokulu) tahtalar tümüyle kaldırılmış ve yenilenmişti. Uzun zamandır yıkık dökük duran bahçe duvarları  ise ta tren yoluna kadar yeniden yapılıyor. Bu duvarlar bitince okul sokaktan bakınca da adına yaraşır hale gelecek.

Eh öyleyse gelecek yıl gelmeyenleri de bekliyoruz…

3×3 oyunu

Posted On 26 / Nisan / 2007

Filed under Kişisel

Comments Dropped 5 responses

Sevgili Dilek beni 3×3 oyununa davet etmiş, fes rengi menekşeler eşliğinde. (Menekşelerin o belli belirsiz kokusunu sever misiniz? Ben bayılırım.) Oyun kelimesinin sihrine ve çiçeklerin davetine karşı koyamayıp ben de kabul ettim. Cevaplar aşağıda. Ancak önce Dilek’e küçük bir armağanım var.

 

Sevgili Dilek, 

Bu resim geçen yaz Büyükada’da daha yukardaki ise Antalya’da çekildi. Türkiye ve İstanbul özlemini ve doğa sevgini bildiğim için buraya kondu. Deniz köpüklerini ve hercai menekşelerin uçucu kokusunu anımsatan Amalia Rodrigues şarkısı eşliğinde izlemen dileğiyle.  (Com que Voz albümünden HavemosHerşey gönlünce olsun…

Soruların cevaplarına gelince:

1. Uzun süre yaşadığım iki şehir var: On bir yaşına kadar oturduğumuz İzmit ve sonrasında hiç ayrıl(a)madığım İstanbul. 

2. Çok beğendiğim yerleri kimseyle paylaşmak istemiyorum aslında:-)) Çünkü tenhalıkları yüzünden seviyorum oraları en çok. Bir zamanlar portakal kokulu bir Olimpos vardı örneğin. Yalnızca Antalyalılar ve yabancılar olurdu bir zamanlar orada. Eskiden araba yolu bile olmadığı için yerli turistin ilgi alanında değildi. Neyse. Hala güzelliğini koruması ise yeni yapıya izin verilmemesi sayesinde. İki yer adı daha vermem gerekiyorsa Bozburun ve Mardin derim. Yurdışında Barcelona ve Prag güzel kentler. Açıklanamaz, garip bir duyguyla bağlı olduğum yer ise Paris. Ta lise yıllarından gelen bir bağlılığım var oraya. 2000 yılına kadar görmemiş olmama rağmen… Görmeden önce sevmemin nedenini sorsanız açıklayamam. 

3. Yaşamak istediğim yer her zaman İstanbul.

4. Görmek istediğim yerler başta İran olmak üzere doğuda. Işık doğudan yükselir sözüne inanıyorum. Bir de Maçu Piçu var ama ben oranın yerlilerini de Asya kökenli insanlar sayıyorum. Türkiye’de Ani harabeleri var görmek istediğim. Bir arkeolog (onunla ilgili bir blog yazısı yazmıştım: Jale İnan) Ani harabelerini mutlaka görmelisin, muhteşemdir, demişti. Tanıdığım kimi insanların sözleri hep kulağıma küpe olmuştur.)

5. Mesleğimi yazdım zaten çevirmenim. Daha önce yaptığım işleri de yazdım ama biraz daha ayrıntı vereyim: bankacılık (dış işlemler ki o da yabancı dille ilgiliydi) gazetecilik (dış haberler, ekonomi)

6. Dünyaya yeniden gelsem yine çevirmenlik yapmak isterim. İşimi severek seçtim. Filoloji uğruna mühendislik fakültesini terk ettim.

7.Bankacılık yapmayı asla düşünmeyeceğim bir işti ama beş sene dirençle devam ettim. Benden en uzak işti. Oysa şartlar gerektirince onu bile yaptım. Demek ki böyle bir kategori yok benim için.

 8.Her işte bir hayır vardır sevdiğim bir sözdür. Bir de bulutlar yüzünden göremesek de güneşin yukarda her zaman mevcut olduğunu anlatan o İngilizce deyim. Hadi aslını da yazayım: Every cloud has a silver lining.  

9. Sevdiğim bir alıntı:

“Söylediklerinize dikkat edin düşüncelerinize dönüşür
Düşüncelerinize dikkat edin  duygularınıza dönüşür
Duygularınıza  dikkat edin  davranışlarınıza dönüşür
Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür
Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür
Değerlerinize dikkat edin  karakterinize dönüşür
Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür”
 
                                              Mahatma Gandi

10. Sevdiğim şairlerden Tanpınar’dan birkaç dize:

Sen annen güneşe git, nur ol

Ben toprakta dağılacağım.

Bir akşam üstü ormanı tek bir saz yapan en son dalda

Son ışık ol, gel beni bul.

Şiirin tümü çok güzeldir. Şimdi, aklımda kalan ve zaten en sevdiğim bölümünü yazdım ben. Ormanı tek bir saz yapan o dalı ağaçlar arasında çok aramışlığım vardır. 

Son bir not: Mızıkçılık gibi olmasın ama yemek resimli 3×3 kısmını atlamak istiyorum. Buraya pek yemek konusunu sokmak istemediğim için…Şimdi de herkese benden kucak dolusu çiçek. Kimseyi ebelemiyorum. Herkes beğendiğini alsın…

Duyuru

Posted On 25 / Nisan / 2007

Filed under Erenköy Kız Lisesi

Comments Dropped 2 responses

EKL Mezunlar Günü bu Pazar (29 Nisan) saat 12’de okul bahçesinde…

Köy Enstitüleri üzerine

Posted On 16 / Nisan / 2007

Filed under Güncel, Köy Enstitüleri, Kişisel

Comments Dropped 29 responses

Bu resimde Aşık Veysel’in köy enstitüsündeki öğrencileri var. Kendisi enstitülerde halk müziği öğretmeniydi. 

 

17 Nisan Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümü. Köy Enstitüleri’nin fikirsel temeli, 1935 yılında Büyük Kurultay’da “planlı sanayileşme” ve “planlı köy kalkınması” modelinin onaylanmasıyla atıldı. Köy Enstitüleri dönemi ise 1936 yılında ilk eğitmen kursunun açılmasıyla başladı. 1938’den başlayarak İstanbul’daki okumuş yazmış elit çevre köy enstitülerinde, Tercüme Bürosu’nda ve konservatuarda görev almak üzere Ankara’nın yolunu tuttu. Aralarında Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi aydınlanmacılar, Nurullah Ataç, Melih Cevdet ve Orhan Veli gibi yazarlar, o yıllar (Hitler’in yükseliş yılları) netameli sayılabilecek Yahudiler (Erol Güney) ile toplumcular (Sabahattin Ali) vardı. Hepsi de Hasan Ali Yücel’in koruması altındaydı. Böylece bu seçkin aydınlar Ankara’da bir Türk Rönesansı yaratmayı başardılar. Enstitüler bu Türk Rönesansı’nın önemli parçalarından biriydi.  Enstitülerin resmi kuruluş yılı 1940’dır. Fakat bu kadar etkili bir eğitim modelinin ömrü inanılmayacak kadar kısa sürdü. Bunda CHP’nin farklı görüşlere kapalı bir parti olması etkili oldu. Okulların açılışından altı yıl sonra, henüz 1946 yılında Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç görevden alındı. Bu ikilinin ardından tüm yapılanlar iskambil kuleleri gibi devrildi. 1947’de bir yönetmelikle üretim içinde demokratik eğitime son verildi. Bu okullarda köy önderleri yetişmesi özellikle büyük toprak sahiplerinin hiç işine gelmiyordu. Onları ışıktan, aydınlıktan korkan örümcek kafalı Ortaçağ artıkları da destekledi. Bir oldubittiyle 1954 yılında enstitülerin adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirildi ve bunlar kapatıldı. Eğitimimizin bu parlak sayfaları böylece yırtılıp atıldı. Belki o günkü hareket devam etseydi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik kalkınması gerçekleşebilecekti. Hatta belki bugün ülkenin bu bölümlerinde büyük bir yara olan işsizlik ve yoksulluğun önüne bile geçilebilecekti. Köy Enstitüleri ile ilgili çok konuşuldu, yazıldı. Üzerinden 50 yıldan uzun süre geçmesine rağmen hala konuşuluyorsa, yabancı araştırmacıların incelemesine konu olabiliyorsa bunun bir nedeni olmalı… Öyleyse biz de Orhan Veli’nin dediği gibi “Yarına o gün ümitle yürüyenlere, bir selam uçuralım”. 

Yukarıdaki fotoğrafta 1940’lı yıllarda Arifiye Köy Enstitüsü öğrencileri görülüyor. Hepsinin gözleri pırıl pırıl… Ön sırada soldan üçüncü babam…

***

Biliyorsunuz bu ay Punto babasının Beşikdüzü Köy Enstitüsü anılarına yer veriyor. Bu ibretlik anıları özellikle bugünkü eğitimcilerin ve eğitime yön verenler başta olmak üzere herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Ne kadar gerilediğimizi görmek için.

Köy Enstitüleri konusunda geçen yıl üç yazı yazmıştım. Bunların ilkinde  geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez fikrinden yola çıkarak enstitüleri anlatıyorum; burada ise bir köy enstitüsü öğrencisinin (babamın) 1944 yılında okulda tuttuğu günlüğünden pasajlar var. O yıl okuduğu kitapları kaydetmiş. Şimdi niçin kitap okunmuyor? 

*** KİMİ GÖRÜŞLER

Hasan Bülent Kahraman: “Mavi Anadolucular’ın klasik Kemalizmin “halka rağmen halkçılık” anlayışını “halk ile birlikte halkçılık”a dönüştürmeye çalıştırma gayretinin bir ürünüdür Köy Enstitüleri. İlerlemenin, ya da kalkınmanın halk tabanından oluşacak motive ile olması gerektiğine inanan grubun, köylünün eğitiminin bu süreçte şart olduğuna olan inancının bir ürünüdür. Bu özelliğiyle fazlasıyla elitist olan klasik Kemalizme referansla değerlendirecek olursak, ideolojinin sonucunda değil yönteminde gerekli görülen bu değişiklik ile bu akım bir nevi Neo-Kemalizm özelliği taşır.”

Füruzan: “Keşke bu alışkanlığın sağlanabilmesi için Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki projelerin hayata geçmesinin önü kesilmeseydi. Yeniden hatırlarsak Köy Enstitüleri ve halk evleri, okumanın yaygınlaşması için çok akıllı projelerdi. Çocuklar ve gençler arasında bir eğitim eşitliği sağlamayı amaçlıyordu. Almanya’da Ruhr Havzası’nda maden işçileriyle ilgili yaptığım çalışmada birçok soru yöneltildi bana. Onlara Köy Enstitüleri projesini anlattım. Çok heyecanlandılar. Bu çok size ait zekice bir proje, niçin vazgeçildi diye sordular. Verdiğim yanıtı tahmin edersiniz.
Tabii bütün bunlara M.E.B’nin o yıllardaki benzersiz yayınlarını da katabiliriz. Fakat önleri kesildi. Eğer devam etseydi Türkiye şu anda okuma alışkanlığı açısından çok başka bir noktada olurdu. ” 
     24.2.2006, Milliyet 

 

 

Abbas Güçlü: “Köy Enstitüleri’nin gücü, “ulusal” oluşundan ve gerçeklerimizin zorlanmasından doğdu. Ulusal kültürün yaratılmasında, halkoyunları ve türkülerin ilk kez ve her gün okullara girmesinde, halk sanatının keşfedilmesinde Köy Enstitüleri öncü oldu. O yüzden Türkiye dışında-UNESCO çevrelerinde, dünya pedagoji literatüründe ve bugün aktif eğitime geçen üniversitelerimizde programı ve uygulayımı büyük hayranlık yaratıyor, yaratmaya devam ediyor.”          6.1.2006,Milliyet

VE BİR LİNK: Can Dündar’ın bugünkü (17.4.2007) yazısı.

Solaklık üzerine I

Posted On 11 / Nisan / 2007

Filed under Bilim, Kişisel, Nöroloji

Comments Dropped 27 responses

   

Bu resme bakarken size garip gelebilir ama benim içim daralıyor, kendimi kötü hissediyorum. Alttaki resim ise rahatlama duygusu veriyor. Neden mi? Çünkü ben bir solağım..   

 

İki resim arasındaki fark şu: Birinci resimde herkesin kullandığı sıradan bir makasla çizgilerin üzerinden giderek kağıt kesiliyor. Çizgiyi görmek imkansız. Çünkü makasın kalın kenarı üstte. Bu yüzden körlemesine kesiyor ve başarısız oluyoruz. Üstelik başparmağınızın acıması ve kağıdın katlanması da cabası… Bunu denemek için siz de sol elinizle makası ters tutarak kağıdı kesmeye çalışabilirsiniz (empati niyetine :o)) Sağ elini kullanan şanslılardansanız makasın bir tarafının ince bir tarafının kalın olduğuna dikkat etme gereği bile duymamış olabilirsiniz… İkinci resimde ise makasın dar tarafı üstte olduğundan neyi kestiğimizi rahatlıkla görebiliyoruz. Neyse ki…Solak insanlar için makas, kalem ucu, kupa gibi eşyalar eskiden yurt dışından getirilirdi; artık bizde de satılıyor. Solak olmayanlar bu gibi eşyalara neden gerek olduğunu sorabiliyorlar. Ancak benim gibi çocuğu ve kendisi solak olanlar, bunların insanı ne çok sıkıntıdan kurtardığını gözleriyle görür, deneyimleriyle bilir zaten. İş tabii eşyalarla bitmiyor. Solaklık sadece eşya kullanımını değil insanın tüm düşünce biçimini etkileyen bir özellik. Bu konudaki okumalarımdan çıkardığım sonuç bu. Bunun da nedeni beynin sağ yarımküresi ile sol yarımküresinin işlevsel açıdan farklı olması. Bilindiği gibi solaklarda baskın olan taraf, beynin sağ yarımküresidir. Çünkü sol eli ve genel olarak vücudun sol yanını sağ beyin yarımküresi kontrol eder. Buna göre sağ beyin yarım küresinin işlevsel özellikleri, solakların tüm düşünme ve iş yapma biçimini de belirliyor. Nöroloji çalışmaları sağ beyin yarım küresinin tümevarımsal düşündüğünü gösteriyor. Solaklar dolayısıyla benim şurada yapmaya çalıştığım gibi parçalardan bütüne doğru bir sentez yaparak düşünmeyi severler. Aslında her iki yarımküre de vazgeçilmezdir elbette. Ancak yine de bireyler arasında yarıküreleri kullanma bakımından önemli farklar var. Okul çocukların yaratıcılığını öldürüyor diyoruz. Bunun nedeni okul öncesi çocukların sol beyin yarıkürelerinin henüz fazla işlenmemiş oluşudur. Sanatsal ifade ise sağ yarımkürenin fonksiyonudur. Okul eğitimi özellikle düzen ve sıralama gibi özellikler üzerinde durarak sol beyni geliştirir. “Söyleyebilmiş olsaydım, dansla ifade etmek zorunda kalmazdım” demiş Isadora Duncan. Beyin yarıküreleri arasındaki işlev farkını çok iyi gösteriyor bu söz bana kalırsa.

**

Bazen farklı düşünme biçimlerinin insanlar arasındaki görüş ayrılıklarının asli sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü farklı düşünme biçimi bakış açısı farklılığına yol açıyor. Belki çok fazla tümevarım gibi duracak ama bunun bir kademe üstüne sıçrarsak, Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında da bu tür bir yaklaşım ve düşünme biçimi farkı olduğunu sanıyorum hatta gözlüyorum ben.  Bu konuyu da bu yazının ikinci bölümünde ele almak istiyorum.

TÜRKÇE’NİN YARALARI

ddd1.png 

-Türkçe gibi görünüp de aslında Türkçe olmayan ifadeler-  

Öncelikle belirtmeliyim ki ben bir Türkçe uzmanı değilim. Eğitimim İngiliz Dili ve Edebiyatı. Yaptığım iş (çeviri) gereği yazarken, okurken -ve olabildiğince konuşurken de- dili doğru ve güzel kullanmaya çalışıyorum. Artık ne kadar olabilirse… Öte yandan okurken, konuşurken ve başkalarını dinlerken, ister istemez nelerin çeviri yanlışı olabileceğine odaklanıyorum. Belki bu da bir tür mesleki ‘deformasyon’. Aşağıdaki yazı bu yöndeki seçici algımın sonucudur. Elbette bilimsel bir iddiası yoktur. 

***

Konfüçyüs’e sormuşlar:– Devletin en yetkili kişisi siz olsanız, ilk yapacağınız iş ne olurdu?– Ülkedeki bütün dil bilginlerini toplar, dili gözden geçirmelerini isterdim.– Peki ama sağlık, ekonomi, eğitim ve adalet gibi sorunlar ne olacak?– Bir ulus dilini doğru bilmiyor ve kullanmıyorsa hiçbir kurum görevini yerine getiremez! Konfüçyüs’ün anlayışı doğrultusunda, özellikle yazan insanların anadillerini sevdiğine ve sevmesi gerektiğine inanıyorum. Sade yazan değil okuyan, konuşan insanların da elbette. Burada benim üzerinde durmak istediğim konu, Türkçe gibi görünüp de Türkçe olmayan ifadeler. Bunlar genellikle Türkçe’de doğru karşılıkları varken ve kullanımdayken çeviri yanlışı olarak Türkçe’ye geçip yerleşen kullanım biçimleri. Bunlara ben TAKLİT diyorum, yabancı dillerin taklidi… Bunları zaman zaman hepimiz kullanıyoruz. Çünkü özellikle konuşurken doğrusunu bilsek bile karşımızdakinin konuşmasını taklit edebiliyoruz. O yanlış kullandıysa biz de aynı yanlışı tekrar edebiliyoruz. Bu da taklidin taklidi oluyor. Bu yazıda bu konuya dikkat çekerek en azından yazarken daha dikkatli olmamızı önermek istedim. Aşağıda öncelikle bu gibi kullanımlara örnekler vererek konuyu somutlaştırmak istiyorum. Sonra da bunları özünde neden yanlış bulduğumu, ‘kendine iyi bak’ kalıbı bağlamında ele alacağım.  

“TAKLİTLERİNDEN SAKININIZ”! 

Şimdi örneklere geçelim (kalın siyahlar bence yanlış olanlar; benim önerilerim ise italikler): Bu türden insana batı dillerini hatırlatan o kadar çok örnek var ki. Örneğin (beni) geri ara demek… Ya da doğrudan gibi güzelim bir kelime varken, direkt hatta direkman demek… Bir başka yanlış kullanım da almak yardımcı fiili. Örneğin banyo/duş almak çok yerleşmiş olmakla birlikte aslında banyo/duş yapmak demeli. Yine ayrılırken kullanılan ve çok yaygınlaşmış bir örnek de kendine iyi bak. Bunun yerine hoşça kal, görüşmek üzere, sağlıcakla kal gibi ifadelerden birini kullanabiliriz pekala. ‘Kendine iyi bak’ derken biz, karşımızdaki de içinden ‘Kendime bakayım da aynada mı? Nerede? diyebilir pekala… Daha neler neler… Gelene de gidene de hoşça kal demek örneğin. Halbuki ayrılan hoşça kal, geride kalan, gideni yolcu eden ise güle güle der bizim dilimizde. Bu ayrım İngilizce’de olmadığı için (bye bye) onlar ayrım yapmadan kullanıyorlar. Biz de bunu benimseyip dilimizi eksiltiyoruz. 
Türkçe’yi yaralayan başka örnekler de var. Örneğin sık sık karşısındakine hayret bi’şeysin diyenler; olurun pekalanın suyu çıkmış gibi bütün konuşmaları okey ile bitenler. Telefona beni geri ara şeklinde not bırakanlar. Off the record konuşanlar. En sonunda bye bye diyerek yanınızdan ayrılanlar var. Biliyorum bütün bunlar çok trendy ama anlaşmak için de ortak bir dilde buluşmamız gerekiyor. Herkes kendine göre konuşur, yazarsa birbirimizi anlamamız güçleşmez mi? Farkına varmadan benimsediğimiz yanlışlar arasında sevgili Tijen İnaltong’un grupta dikkatimizi çektiği  ‘kutlama gerçekleştirmek’ ‘birlikte paylaşmak’, ‘sohbet gerçekleştirmek’ bildiğim kadarıyla yine İngilizce’den birebir çeviri yaparak dilimize musallat ettiğimiz kötü örnekler. Biz bunları Türkçe’de böyle söylemiyoruz; kutlamak veya kutlama yapmak diyoruz. Paylaşmak diyoruz ‘Paylaşmak’ zaten içinde ‘birlikte’ anlamını da taşıyor. ( Tek kelimeyle de ifade edebiliyoruz. Öyleyse İngilizce’nin deyimsel ifadeli/iki kelimeli fiilini kullanmaya ne gerek var?) Sohbet etmek diyoruz. Gerçekleştirmek bu tür kelimelerle birlikte pek de kullanmadığımız ve yine çeviri kokan, üstelik ifadeyi ağırlaştıran bir kelime. Yine bazı ‘tv’ şahsiyetlerinin kullandıkları ‘enerjinize sağlık’ ifadesi karşısında ise insan gülsün mü ağlasın mı bilemiyor. Bu ifade ne kadar da yapay duruyor öyle değil mi? Son olarak birkaç örnek daha vereyim: (Önce yanlışı, sonra doğrusunu veriyorum. Siyah yazdıklarım sorunlu/yanlış kullanılmış kelimeler.)-Arkadaşımdan telefon aldım: Arkadaşım telefon etti.Vavvv çok müthiş!: Oooo çok müthiş!-Saat bir gibi (like one o’clock): Saat bir civarı, saat bir sularında-Nasıl gidiyor?(how is it going?): Nasılsın? Ne haber? -Üzgünüm (I’m sorry): Türkçede böyle bir kalıp da yok. Onun yerine ‘özür dilerim’ veya affedersin’ diyebiliriz pekala.Bin milyon: Milyar (Evet hiç şaşırmayın. Bu tamamen çeviri söyleyiş biçimini bile kullananlar var!) 

TÜRKÇE Mİ BULAMAÇ MI? 

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi yabancı diller Türkçe’yi sessiz sedasız kuşatıyor ve yıpratıyor. Böylece dilimiz bulamaç haline geliyor. Bunları yanlış yapan asıl neden, bunların başka bir kültürden alınma, o kültürü yansıtan bir içeriği olması. Şimdi bir örnek üzerinde ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım.Kendine iyi bak’ tamamen İngilizce taklidi, yani yanlış çevrilip yerleşmiş bir kelime öbeği. Evet Amerikalılar kendine iyi bak, yani take (good) care (of yourself) diyorlar. Ama bu onların kültürüne, yaşam biçimine özgü, yerleşmiş, kalıplaşmış ve orada anlaşılır bir şey. Kelime kelime çeviri yapınca ‘olmuyor’. Bizde böyle bir düşünüş biçimi (zihniyet, mantalite) yok. Amerikan kültürüyle Türk kültürünü bir tutanlar veya öyle sananlar mı var aramızda? Amerikan Kültürü dersinde Prof. Sencer Tonguç hocamız sakız çiğneyen bir arkadaşı dersten atmıştı. Sakız çiğnemenin bir Kızılderili geleneği olduğunu anlatmıştı sonra. ‘Biz Amerikan Kızılderilileri değiliz’ demişti. Öyleyse derste sakız çiğnenemezdi. Hocamın eleştirisine ister katılın ister katılmayın yine de bu örnek iki kültür arasında çok büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu farklar öyle ha deyince aşılacak gibi değil ne yazık ki. O yüzdendir ki hiçbir aklı başında çevirmen kelime kelime çeviri yapmaz. Konuyu dağıtmak pahasına bir başka örnek vermek istiyorum.

“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen “                                                     Şeyh Galip  (zübde:öz)

İnsana kendini hoş tutmasını öğütlerken sen alemin özüsün diyor Şeyh Galip. Ancak o burada Sufi geleneğin bütün bir değerler silsilesine gönderme yapıyor. O gelenek içinde ‘hoşça bak zatına’ demekle Amerikalının take care’i arasında hiçbir anlamsal bağlantı yok. Şeyh Galip’in  arkasında bütün bir Mevlevi geleneğinin değerler silsilesi var; take care yalnız kendi toplumunda bir anlam taşıyor; ‘kendine iyi bak’ ise ne olduğu belirsiz, anlamsız bir kelime yığını. Eğer ‘kendine iyi bak’ derken arkasına ‘çünkü sen alemin özüsün’ ifadesini getirebiliyorsanız buyurun ‘kendine iyi bak’ deyin. Yok olmuyorsa anlamsız bir kelime yığını halinde ‘kendine iyi bak’ demekten vazgeçmek en iyisi.  Yoksa tavuk çevirme yerine tavuk tercüme/chicken translate demiş oluyoruz…

***

Konfüçyüs bir ulusun var olma koşullarının en başında anadil bilincini sayıyordu. Bir ülkenin bütünlüğünü yıkmanın en kestirme yolu da anadiline saldırmaktır. Güzel ve zengin anadilimiz bizden özen bekliyor. Kısırlaşıp yok olmasını istemiyorsak elbette.   

Bir Savaş Hemşiresinin Çanakkale Anıları

Posted On 18 / Mart / 2007

Filed under Güncel, Kadın

Comments Dropped 5 responses

Aşağıda alıntıladığım yazı birkaç bakımdan önemli:

1. Bugün 18 Mart Çanakkale Şehitleri günü. O günleri yaşamış birinin ağzından dinlemenin çok aydınlatıcı olduğunu sanıyorum.

2. Savaşa bir kadının penceresinden bakıyor. Oysa savaş hep erkeklere ait bir alan olarak bilinir.

3. Yüzyılımızın insanı bireyciliğin doruklarında yaşıyor. 1915’de hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Bugün bir vatan savunmasına ihtiyaç duyulsa acaba sonuç ne olurdu?

***

Savaş hemşiresi olmak ölümden korkmamak demektir. Safiye Hüseyin Çanakkale Savaşları’nda gönüllü hemşire olarak görev yapmış bir Osmanlı kızı. Safiye Hemşire Çanakkale Savaşları’nı Hikmet Feridun ES’e şöyle anlatmış:

Evet savaşa iştirak ettim Çanakkale’de uzun müddet kaldım. Çanakkale’de savaş başladığında Alman Salibiahmer (Alman Kızılhaçı) ile bizim Hilal-i Ahmer Cemiyeti birleşmiş, Reşit Paşa vapurunu hastane gemisi yapmıştık. Ben bu geminin hasta bakıcısı olmuştum. Reşit Paşa vapuru Çanakkale’ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti. ….Vaziyet tehlikeli dediler… Ne vapuru olursa olsun… İster hastane vapuru ister Kızılay ister Salibiahmer, İngilizler —- tutuyorlar.
Reşit Paşa’ya bindik. Çanakkale’ye geldik, Akbaş Mevkii’nde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının…
********************Yaralıkları aldık, dönüyorduk… Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık. Süvari müthiş bir haber verdi:

– İngiliz uçağı…

Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Reşit Paşa gemisinin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafına da kızıl bir salip (haç) vardı. Belli ki hastane vapuru… İçimizden “dünyada bize ateş edemezler” diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, ve üstümüze dehşetli gürlemeler oldu…

Yine bir gün yaralıları aldık dönüyorduk. Etrafımızda müthiş gürlemeler oldu dehşetli gülle yağmurunun altında kaldık. Reşit Paşa ’nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz.

Yaralı gaziler vapurlara taşınırken…

Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyorlardı. Ameliyat edecek, yaraları sarılacak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk.

Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit Paşa vapurunu görseler tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikesi geçiriyorduk.

Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a “Reşit Paşa vapuru battı” diye haberler gitmiş. İstanbul’a döndük ki, herkes vapur batmış zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten dönüş faslı vardır.

En tesirli kelime: Su, su…

Bir gün bir İngiliz yaralısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlıydı. Başından aldığı bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah uzun bir sargı sarmıştık. Ağzına damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları en tesirli kelimelerden biri de budur. Su…

Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derce dikkat ederdik. Bir İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü, İngilizce mütemadiyen “öleceğim” diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için aklıma getirmeyerek kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim:

– Katiyen ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek. İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…

Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…

Biz öleceğini bildiğimiz bütün umutsuz hastaları böyle teselli ederdik.

Ölmeyeceksin daha çok yaşayacaksın diye diye kendilerini bazen buna inandırırdık. Adeta yaşayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi.

Gördüğüm en müthiş yaralılar gözlerini kaybedenler. Bunların halleri pek feci oluyor. İçin için eriyorlar… Günden güne sönüyorlar.

Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa kendilerini kurtulamıyorlar… Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur.

Biz bu Reşit Paşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde aç kaldık, bite boğulduk. Kömürümüz bitti. Soğukta kaldık.

Son sözleri: Anne !!!

Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi, bu sözü sayıklayarak, “Anne ” diyerek öldüler.

Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız… Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklardı,

— Anne !…

Bir hastabakıcı arkadaşım…

Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturyalı iyi bir hastabakıcı kadın. Bir gün Reşit Paşa vapurunun üstüne gülle yağmuru yağarken:

— Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum.

Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastaneydi. Bir müddet sonra haber aldık ki, hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombaların altında can vermişti. Bizden de 8 şehit vardı.

İşte bu benim en acı hatırlarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da… Gitseydim muhakkak ki bugün bulunamayacaktım.

Bekir Çavuş: Kumandanım emrinizi yapamadım!…

Reşit Paşa vapuruna bir gün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onun cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit Paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık.

Ayağını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk.

O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses:

Çanakkale Menzil Hastanesi’ndeki Türk yaralıları…

— Başhemşire… Başhemşire… diye bağırıyordu….

Hemen giyinip fırladım, genç bir Alman hastabakıcısı:

— Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu?

— Bekir Çavuş mu?

— Evet.

— Ne oldu peki?

— Kendisine bir hal geldi hemşire, tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.

Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum. Bileğinden tuttum, müthiş ateşi vardı.

— Aman Bekir Çavuş dedim, Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?

Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi.

— Aman dedi, Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım.. Tabii kalkacağım.

Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımız arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu.

Kansız beyaz dudaklarından çıkan en son cümle:

— Emri yapamadım, oldu.

Fakat ben ona kani idim ki Bekir Çavuş vazifesini son derece yapmıştı.

Safiye Hüseyin Anafartalar’da…

… Maydos’a (Eceabat) gittim. Sonra Anafartalar’a doğru ilerledik. Tepemize iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk.

Ölüm muhakkaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca gözümün iliştiği bir sıçan deliğine girdik. Üzerimizde epey dolaştıktan sonra gittiler. Biz de karargâha geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor. O zaman geçirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için işte bu görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi… 

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/1496-canakkale-destani-10.html

Erenköy Kız Lisesi’nde eski günler…

Posted On 16 / Mart / 2007

Filed under Erenköy Kız Lisesi

Comments Dropped 95 responses

 

Bugün eski fotoğraflara bakarken elime bunlar geçti. Bu yukardaki resim Erenköy Kız Lisesi’nde bir kış günü çekilmiş. 1970’li yılların sonuna doğru… Bol kar yağmış… Teneffüste bahçeye çıkılmış. Neşeli bir kartopu savaşı yaşanmış. Ardından bu neşeli kış gününün anısına resim çekilmiş. Resimde kimler yok ki? O günün neşeli gençlerinden biri bugünün piyanist Mehru Berumend Ensari’si. Çocuk doktoru Elmas Özkan önde sağdan ikinci. Bankacı Feyhan Özçetin önde ortada. Lale uzaktan bakıyor. Şimdi bir kolejin dil bölüm başkanı olan Nazan ayakta. Matematik öğretmeni Nermin ve yakın arkadaşım Mine Sayın da oradalar… Nereden nereye…

 

Karlar erimiş; İstanbul’a bahar gelmiş. Bahçe şahane. Güller açmış, ağaçlar yapraklarla donanmış. Öyle olunca dersleri sermişiz. Hepimiz ‘beni bu güzel havalar mahvetti’ modundayız. Arka sırada Mehru’nun ‘çetesi’! Ön sırada üç silahşörler: Ben, Feyhan ve Mine Sayın. Bir de bugünün Prof.u Lerzan Yılmaz.

 

Bu resimde ise sevgili öğretmenimiz Nahit Güçlü ile birlikteyiz. Mantık derslerimize gelirdi. Okulun felsefe grubu öğretmeniydi. Çok sağlam bir kitaplığı ve kültürü vardı. Beni ütopyalarla ve çok etkilendiğim Campanella’nın Güneş Ülkesi kitabıyla tanıştıran kişi. Bu resimde ayrıca geleceğin profesör adayı bir başka arkadaşımız var: Prof. Dr. Berin Çetinarslan. Benim bildiğim en az üç prof. dr var bu şanlı fen C sınıfında :)) Ne doktor sıkıntımız var ne avukat! Resimdekilerden iki kişi hariç hepsi yatılı. Eski yatakhane güzel sanatlar lisesi yapılıncaya kadar okulumuz yatılıydı…

Benim siyah beyaz lise anılarımdan bir bölümü böyle işte. İster siyah beyaz olsun isterse renkli anılar değerli; anılar paylaşıldıkça güzel. Böyle düşündüğüm için paylaşmak istedim…

Sevgilerimle.

Not: 2007 mezunlar gününden anılar şurada.

Akşit Göktürk

Posted On 10 / Mart / 2007

Filed under Edebiyat, Güncel

Comments Dropped 2 responses

Eleştirmen, dilbilimci ve çevirmen Prof. Akşit Göktürk her yıl olduğu gibi bu yıl da ölüm yıldönümü dolayısıyla (8-9 Mart günlerinde) edebiyat ve çeviri toplantıları ile anıldı. Bu seneki toplantılarda sanat ve sanatçı teması ele alındı.

Akşit Göktürk, Robinson Crusoe’nun 1 ve 2. ciltlerinin Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 yılı TDK çeviri ödülünü kazanmıştı. Ne yazık ki bu ödüllü çevirinin başkaları tarafından çalındığını yine bu günlerde okuyoruz. Bu ayki (Mart 2007) Varlık dergisinde yer alan bir yazıya göre (Özge Çelik sayfa 20) bu kitabın birden çok intihali yapılmış; yani aynı çeviri sahte çevirmen adlarıyla basılmış. Saygı toplantılarıyla bu araştırma yazısının aynı günlere gelmesi ne hazin.

Öğrencisi olmakla gurur duyduğum çeviri ve eleştiri dersleri  hocamın anısı önünde saygı ile eğilirim.

“Kızım Deniz, öğrencilerim, çocuklarımız, sevgi içinde erdemi, hoşgörüyü, içtenliği, açıkyürekliliği, inançla yüceltsinler isterim. İnsana saygı, her türlü yapmacığı, çıkarcılığı , ikiyüzlü buyurganlığı kovsun. Gönlümde üstüne titreyerek büyüttüğüm umut budur.”                                                                                              Akşit Göktürk (1934-1988)

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »